İki farklı yaklaşımı sergileyen Kürt ve Zazalara bakıldığında bu iki yaklaşımın sahipleri arasında da hem demografik olarak hem de başka bazı konulara bakışlarında da oldukça farklılıklar gözlenmektedir.
Kürt kimliğini öne çıkaranlar: Kürtlerin arasında net tutum gösteren ve kanaat sahibi olanlar arasında erkekler daha ağırlıklı (% 59'u erkek) ve yaşları gençleştikçe, eğitimleri yükseldikçe tutumları daha da belirginleşiyor. Bu tutumu gösterenlerin gelirleri de diğerlerine kıyasla biraz daha yüksek. Aralarında çalışan oranı da öğrenci ve işsiz oranı da yine diğer yaklaşım sahiplerine göre daha yüksek.
Bu grubun tümü Kürtlerden oluşuyor, Zazalar esas olarak bu grubun içinde hiç yoklar. Kürt Alevileri ve Şafiileri de net tutum alanlar arasında yüksek. "Damadın ya da gelinin başka ırktan, dinden ve ülkeden olabilmesi" sorularında daha hoşgörülü tutum alıyorlar. Kendi kimliklerini tanımlamak için öncelikle etnik kökenlerini vurgulamayı tercih ediyorlar, daha sonra dini aidiyetleri ve doğdukları yer geliyor. Kendilerinin de diğerlerinin de kimliklerini yaşayabilmeleri konusunda oldukça yüksek oranda sorunları olduğunu düşünüyorlar.
Siyasi tercihleri oldukça ağırlıklı olarak DTP, yarın seçim olsa DTP'ye oy vereceğini söyleyenler bu kümenin üçte ikisi iken beşte biri de AKP cevabı veriyorlar.
Müslüman kimliğini öne çıkaranlar: Bu kümede kadınlar erkeklere göre daha fazla (% 53), yaş ortalaması diğer gruba göre biraz daha yüksek ve ortalama eğitim yılları ile aylık hane geliri ortalaması da daha düşük.
Zazaların neredeyse tümü ve Sünni Hanefi Kürtlerin önemli bir kısmı bu grupta yer alıyorlar. Gelin veya damadın başka etnik kökenden olmasını daha hoşgörülü karşılarlarken başka dinden olmasına oldukça hoşgörüsüz bakıyorlar.
Kimlik tanımlarını dinleri ve doğdukları kent üzerinden yapmayı tercih ediyorlar. Yarıdan fazlası kimliklerini yaşayabildikleri kanaatine sahipler. Siyasi tercihleri de diğer grubun tam tersi, % 59'u AKP derken % 18'i DTP cevabı veriyor.
Bu iki farklı yaklaşıma bakıldığında Kürtlerin, Kürt sorunun nedenlerine ve çözüm önerilerine yaklaşımlarındaki farklılığı, "etnik kökeni kimlik tanımında" öne koyanlar ile "dini inancı kimlik tanımında öne koyanlar" olarak da tanımlamak mümkün görünüyor. Dini inancını öne koyanlar, gelir, eğitim gibi demografik göstergelerde daha yoksul ve yoksunlar fakat kimliklerini daha rahat yaşadıklarını düşünüyorlar, siyasi tercihlerinde de ağırlık AKP'den yana. Diğerleri ise, etnik kökeni daha çok önemsiyorlar, sorunu Kürt kimliği ve sorunları olarak görüyorlar, çözüm önerileri de daha ağırlıklı olarak Kürt kimliği ve Kürt sorunu etrafında, siyasi tercihleri de ağırlıklı olarak DTP etrafında oluşuyor.
Kürtlerde kimlik ve vatandaşlık tanımları
Deneklere Eylül 2006 araştırmasında kimlik ve vatandaşlık tanımları da soruldu. Sekiz ayrı kimlik tanım unsuru tek tek sorulduktan sonra, deneklere ayrıca bu sekiz tanım unsurundan hangi iki tanesi ile kendi kimliklerini tanımlamak istedikleri soruldu.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için nelerin şart olup olmadığı da dört soru şeklinde soruldu.
Kimlik tanımlarında Kürt kimliğini öne çıkaranlar, "siz kimliğinizi hangi iki unsurla (sorulan 8 ayrı unsur arasından) tanımlamak istersiniz" şeklindeki soruya % 50 oranında etnik köken, % 46 dini inanç, % 43 doğduğu yer cevabı vermektedirler. Müslüman kimliğini öne çıkaranlar ise aynı soruda % 54 din, % 43 doğduğu yer, % 32 etnik köken tercihinde bulunmaktadır.
Kendi tanımladıkları şekliyle kimliklerini özgürce yaşayıp yaşayamadıkları sorulduğunda, Müslüman kimliğini öne çıkaranların yarıdan fazlası yaşayabildiğini söylemektedirler. "Diğerleri yaşayabiliyor mu" sorusuna ise üçte birinden fazlası evet derken üçte ikisi diğerlerinin sorunlarına işaret etmektedirler.
Kürt kimliğini öne çıkaranların üçte ikisi ise kimliklerini yaşayamadıklarını söylemektedirler. Diğerlerinin kimliklerini yaşayabilmeleri konusunda ise % 80 oranında sorun olduğuna işaret etmektedirler.
Kürt kimliğini öne çıkaran Kürtlere göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için şarttır denen unsurlar, % 45 Türkiye'yi sevmek, % 43 Müslüman olmak, % 33 Türkiyeliyim demek şarttır. Müslüman kimliğini öne çıkaranlar için ise aynı sıralama farklı oranlarda geçerlidir ve Türkiye'yi sevmek % 59, Müslüman olmak % 54, Türkiyeliyim demek % 44 oranında şarttır. Fakat her iki tutumda da Türkiye'yi sevmek şarttır cevabı ağırlıklıdır.
Türkiye, 1984 yılından bu yana sorunu yönetemiyor
3. Sorunun niteliği değişiyor ve gelişiyor
Kürt sorunu başlangıcından itibaren farklı boyutlar taşımaktaydı. İnsan hakları ve demokrasi boyutu, yönetim sorunları boyutu, ekonomik sorunlar ve geri kalmışlık boyutu, dış politika boyutu, terör boyutu.
Sorun ile ilgili söylenebilecek en önemli şeylerden birisi sorunun başladığı gün ve nedenleri ile bugünkü sorunun karakterinin değişmekte oluşudur. Sorunu çözemediğimiz her gün, sorunun kendi iç dinamikleri ve karakteri değişmektedir. Sorun terör meselesinden bağımsız var olmakla beraber ülke gündemine bu kadar yoğun gelişi terörle birlikte olduğu da açıktır. Terörün başladığı 1984 yılından bu yana Türkiye sorunu yönetemiyor, aksine terör gündemi belirliyor. Sorunu yönetecek olan siyaset ise hep olayın dışında veya arkasında kalıyor.
1983 seçimlerinden 2002 seçimlerine kadar geçen 18 yılda 7 Başbakan (Özal, Akbulut, Yılmaz, Demirel, Çiller, Erbakan, Ecevit) göreve geldi, 14 hükümet kuruldu. Hükümetlerin ortalama süresi bir yıl dört ay. Bu hükümetlerin hiçbirisi Kürt sorununu terör sorunundan ayırarak bir çözüm projesi üretmemiş aksine hepsi sorunu ve askeri ortada bırakmayı tercih etmiştir. Kaldı ki böylesi bir iktidar alışverişinin yalnızca Kürt sorununu değil ülkenin hiçbir sorununu çözemeyeceği de açıktır. 2002 Seçimleri ve AKP iktidarı 2005 sonuna kadar olan dönemde (belki de Avrupa Birliği yolundaki reformların belirleyici olduğu dönem) umut vaat ettiyse de özellikle 22 Temmuz seçimlerinden bugüne kadar olan dönem göstermiştir ki Onun da bir çözüm projesi yoktur. Yirmi yıla yakın zamandır bazı liderlerin ya da Başbakanların aradaki çok nadir ve bireysel bazı açıklamaları ve kabulleri siyasetin sorunu çözümsüzlüğe terk ettiği gerçeğini değiştirmemektedir.
Sorunun çözümsüzlük içinde sürdürülmesi toplumsal psikoloji bakımından iki önemli sonuç doğurmaktadır. Birincisi sorunun doğrudan muhatabı olmayan daha doğrusu olmadığını düşünen toplumsal kesimlerde ve aydınlar başta olmak üzere kişilerde bıkkınlık halinin doğmaya başlamış olmasıdır. Bıkkınlık halinin en önemli sonucu da çözüme giden süreçte aklın, yeni enerjilerin çözüme katkılarının en aza iniyor olmasıdır. Kaldı ki sorunun doğrudan tarafı olan Kürtlerin gerçeklikleri, sorunları, yoksullukları aynen sürmektedir. Dolayısıyla Kürtlerde de yalnız bırakılmışlık, çaresizlik duygusunun yayılması ve bu duygunun doğuracağı başka sonuçlar vardır. Toplumsal psikoloji açısından ikinci önemli sonuç ise sorunun bu kadar yıldır aynen sürüşü giderek bu sorunun hep var olacağı ve çözülemeyeceği duygusunu ve beklentisini körüklemekte, giderek sorunun varlığı gelecek beklentilerimizin içinde bir ana unsur olmakta, bu ruh hali de ülke ve kişisel geleceğimize dair tüm tasavvurlarımızı ve iddialarımızı biçimlemektedir. Geldiğimiz noktada sorun mu bu ruh halini yaratıyor, bu ruh hali mi sorunu çözümsüz kılıyor artık birbirine karışmaktadır.
Bu noktada daha da önemli nokta somut problemlerden, reel politiğin sorunlarından kaynaklanan ve beslenen temel sorun giderek duygusal sorun haline dönüşmektedir. Ülkenin geri kalanındaki duygusal hal de önemlidir ama özellikle Kürtlerde, özellikle gençlerindeki duygusal soruna dönüşme hali yani sorunlarının hiç değişmeyeceği ve umutsuzluk, çaresizlik ruh halinin çoğalması ve gündelik hayattaki davranışlarını etkiler hale dönüşmesi yarın çok daha derin sorunlara gebe olacaktır.
Sorunun karakterindeki bir başka önemli değişiklik sorunun katman değiştirmiş oluşudur. Kürt sorunu devlet-birey ilişkisindeki bir sorun iken ve bu eksen üzerindeki sorunlar üzerinden bir terör sorunu üremiş iken bugün geldiğimiz noktada sorun giderek toplumun iç sorunu haline gelmektedir. Her gün şu ilde bu ilçede küçük veya büyük görülmekte olan olaylar hem bu karakterindeki değişikliği göstermektedir hem de daha büyük ve daha belalı bir başka soruna işaret etmektedir. Kürt sorunun bu karakter değişikliği de kendi başına sorunun çözümünü gederek zorlaştırıcı bir karakter taşımaktadır. Çünkü daha önceki devlet-birey sorunu halini çözümü belki yalnızca TBMM'de bazı yasa değişiklikleri ile yönetilebilecekken, bugün tüm toplumun yeni bir mutabakat yaratması gerekliliğine doğru dönmektedir. Açıktır ki yeni bir toplumsal mutabakat birkaç yasa değişikliğinden daha zor olacaktır. Üstelik ülke neredeyse her şeyi ile bir siyasi kutuplaşmaya sürüklenmiş ve bu kutuplaşmayı aşamıyor iken. En önemlisi de giderek toplumdaki ortak yaşama iradesi aşınmaktadır.
Kürt sorununda bir başka karakter değişikliği dış dinamikler veya dünya açısından bakışta görülmektedir. Bu sorun bizim, ülkemizin sorunudur. Fakat biz bu sorunla beraber yaşamayı tercih ederken dünyanın politik dengeleri değişmektedir. Dünyanın yeni denge arayışları, enerji ve enerji güvenliği sorunları, çok kutupluluktan tek kutupluluğa dönüş ve bunun yarattığı yeni sorunlar içinde, artık Kürt sorunu giderek uluslararası sorun haline gelmektedir. Yalnızca Avrupa Birliği veya ABD ile ilişkilerimiz açısından değil ilişkimizden bağımsız olarak da sorun doğrudan bu aktörleri de etkiler hale gelmektedir.
Tüm sorunlarına rağmen Türkiye ekonomisi dünyaya entegrasyon yolunda önemli mesafeler almıştır. Türkiye'nin geleneksel stratejik avantajları (veya dezavantajları) yanında gelinen bu entegrasyon noktasını da dikkate aldığımızda, biz bu sorunla yaşamayı sürdürmeye razı olsak bile dünyanın bu sorunun çözümsüzlüğünün devamını nasıl karşılayacağı, dünyanın veya bölgenin barışı yolunda bu yaranın handikaplarını nasıl göğüsleyeceği meçhuldür. Kısaca bizim olan sorun giderek dünyanın sorunu haline dönüşmektedir.