Basın Açıklamaları

MAZLUMDER 2008 İnsan Hakları Raporunu Açıkladı

MAZLUMDER Düzenlediği bir basın toplantısıyla 2008 yılı Türkiye İnsan Hakları Raporunu basın mensuplarına ve kamuoyuna açıkladı

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, Mola Otel'de düzenlenen basın toplantısında "2008 Yılı Türkiye İnsan Hakları Raporu"nu açıkladı.

Türkiye'de 2008 yılı içinde gelişen olayları izlediklerini ve sınıflandırarak değerlendirmelere tabi tuttuklarını belirten Gergerlioğlu, "Ergenekon" soruşturmasının 2008 yılının en önemli olayı olduğunu söyledi. Gergerlioğlu, "Yakın tarihimizin birçok karanlık ilişkilerini, faili meçhul olayları ve ölümünü aydınlatması muhtemel olan davanın Türkiye demokrasisinin istikbali hakkında önemli sonuçlar doğurabileceğini düşünüyoruz. Hukuk devleti olma yolunda önemli bir kilometre taşı olan bu davanın gerçek anlamda adil bir yargılama ile devam ettirilmesi ve delillerin karartılmaması gerektiğine inanıyoruz" diye konuştu.

MAZLUMDER 2008 YILI TÜRKİYE İNSAN HAKLARI DEĞERLENDİRME RAPORU

Türkiye'de 2008 yılı içinde gelişen olayları izleyerek tüm hak kategorilerinde sınıflandırarak değerlendirmelere tabi tutmaya bu sene de devam ettik.

Ergenekon davasının açılmasını 2008 yılının en önemli olayı olarak görüyoruz.Yakın tarihimizin birçok karanlık ilişkilerini, fail-i meçhul olaylarını ve ölümünü aydınlatması muhtemel olan davanın Türkiye demokrasisinin istikbali hakkında önemli sonuçlar doğurabileceğini düşünüyoruz. Hukuk devleti olma yolunda önemli bir kilometre taşı olan bu davanın gerçek anlamda adil bir yargılama ile devam ettirilmesi ve delillerin karartılmaması gerektiğine inanıyoruz.

2008 yılının en olumsuz olayı olarak da, yüksek öğrenimde öğrencilere kılık kıyafet serbestliği getiren ve 411 milletvekilinin oyları ile kabul edilmiş olan Anayasanın 10. ve 42. maddelerindeki değişikliğin Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmesini görüyoruz. Toplumun büyük bir kesimi tarafından çözülmesi istenen bu uzun süreli hak ihlalinin hukuken izah edilemeyecek gerekçeler ileri sürülerek ve yetki tecavüzü yapılarak iptal edilmiştir. Meclisin Anayasa'yı değiştirme yetkisini de büyük ölçüde tartışmalı getiren bu karar ile sivil anayasa çalışmaları da askıya alınmıştır. Başörtülü öğrencilerin eğitim haklarını kullanamamaları şeklindeki hak ihlali de bu şekilde çözümsüzlüğe sürüklenmiştir. Yıl içinde yaptığımız açıklamalarımızda Anayasa Mahkemesinin gerekçelerin tutarsızlığını ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuş olmamıza rağmen halen bu yasağın devam ettirilmesinin halkın iradesine ve hukuka vurulan büyük bir darbe olduğuna inanıyoruz.

YAŞAM HAKKI

2008 yılı genel olarak yaşam hakkı ihlallerinin önceki yıllara oranla artış gösterdiği bir yıl oldu. Çatışmalar ve bombalama eylemleri, yaşam hakkı ihlallerinde istatistiki olarak ilk iki sırada yer almaktadır. 2007 yılı itibariyle de yaşam hakkı ihlalleri yoğunlukla bu iki nedenden kaynaklanmaktaydı. Ancak 2007 yılı raporumuza göre çatışmalar ve bombalama eylemlerinden kaynaklanan yaşam hakkı ihlalleri, 615 olarak tespit edilmişken 2008 yılı içerisinde her iki nedenden kaynaklanan yaşam hakkı ihlali 1103'dür.

Çatışmalar ve bombalama eylemlerinden kaynaklanan yaşam hakkı ihlalleri, 1980'lerden sonraki seyriyle uyumlu olarak yoğunlukla ordu ve silahlı muhalif güç PKK arasındaki karşılıklı şiddet uygulamalarından kaynaklanmaktadır. Yaşam hakkı ihlalleri, çoğunlukla, çatışma alanı olan ve Kürt nüfusun yoğunlukla yaşadığı, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde gerçekleşmiştir.

Çatışmalar ve bombalama eylemlerinden kaynaklı yaşam hakkı ihlalleri ve 2008 yılı içerisinde bu ihlallerde meydana gelen artış spontane bir durum değildir. Bahse konu yaşam hakkı ihlalleri, 2007 yılı, Ekim ayında, parlamento tarafından hükümete verilen sınır ötesi harekat için izin tezkeresi ve 2008 yılı, Şubat ayında gerçekleşen sınır ötesi operasyonun öngörülebilen bir sonucudur. Hükümetin, Kürt sorununa yaklaşımda ordu ve güvenlik merkezli bir çözüm stratejisi uygulaması ve buna karşılık silahlı muhalif güç PKK'nın şiddetin düzeyini artırması, beraberinde yaşam hakkı ihlallerindeki artışı getirmiştir.

Faili meçhul ve şüpheli ölümler şeklinde gerçekleşen yaşam hakkı ihlalleri ise 2007 yılı için 376 olarak tespit edilmişken, 2008 yılı içerisinde 343 olarak tespit edilmiştir. Faili meçhul ve şüpheli ölüm kapsamında gerçekleşen ihlaller, ülke geneline yaygın bir tablo ortaya koymaktadır. Ayrıca bu kapsama giren yaşam hakkı ihlallerinde, maktulün kişiliği, statüsü, ölüm nedeni gibi faktörler de dikkate alındığında, devlet otoritesinden bireylere yönelik muhtemel bir şiddet uygulamasından ziyade, yoğunlukla çıkar amaçlı çete ve gruplardan ya da bireylerden bireylere yönelen bir şiddet uygulaması izlenimini edinmek mümkündür.

2008 yılında yerinde infaz ve işkence kapsamına giren, askerin ve yoğunlukla polisin faili ya da aktif öznesi olduğu olaylarda gerçekleşen yaşam hakkı ihlali 29'dur. Özellikle 02.06.2007 tarih ve 5681 sayılı, Polis Vazife ve Salâhiyet Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun yürürlüğe girmesinden bu yana, arama ve durdurma yetkileri genişleyen polis, ölçüsüz ve keyfi şiddet uygulamalarıyla yaşam hakkı ihlali başta olmak üzere ciddi hak ihlallerine yol açmaktadır. 2007'de işkence ,işkence iddiası ve kötü muamele olayları 163 olay iken, 2008 de 207 olay olmuştur. 2008 yılı içinde de bu artış oranı dikkat çekmiştir. 2008 Ocak ayında işkence ,işkence iddiası ve kötü muamele olayları 9 iken Aralık ayında 25 olmuştur. Başbakan'ın "işkenceye sıfır tolerans göstereceğiz" yünündeki defalarca yaptığı açıklamasına rağmen birçok işkence vakası kaydedilmiştir. Polisin yetkilerinin genişlemesiyle doğru orantılı olarak giderek artan yaşam hakkı ihlallerini netice veren işkence ve yargısız infaz uygulamaları, kamuoyunda 1990'lı yıllar Türkiye'sine mi dönüyoruz endişesi uyandırmaktadır.

Karakolda ve Metris cezaevinde uygulanan şiddetten dolayı ölen Engin Çeber olayı artan vakaların gündemin zirvesine çıkan son örneği olmuştur. PVSK'da yasal değişikliğin olmasına yasa değişikliği zamanında yoğun bir şekilde itiraz eden insan hakları kuruluşları dinlenmiş olsa ne bu kadar artan ölüm ve işkence vakaları ne de özür dileyen bir Adalet bakanı olacaktı. Halen değiştirilmeyen PVSK'yı eleştiren mağdur yakını Mehmet Tursun hakında TCK 277. maddeden açılan dava devam etmektedir. 2007 Kasım ayında polis kurşunuyla öldürülen Baran Tursun ile ilgili açılan dava ise halen sonuçlanmamıştır.
1 Mayıs olaylarında polisin aşırı ve orantısız güç kullandığı MAZLUMDER'in aynı gün alanda yapmış olduğu 1 Mayıs Taksim olayları gözlem raporu ile de tespit edilmiştir.

Hükümetin, yaşanan olaylarda, emniyet bürokrasisini denetleyici, kamuoyunu rahatlatıcı bir siyasi irade sergilememesi, yargının adaleti gerçekleştirici etkin bir kovuşturma ve soruşturma yürüttüğü konusundaki şüpheler, polis kaynaklı yaşam hakkı ihlallerini besleyici bir motivasyon unsuru olmaktadır. Hükümet, özür beyanlarıyla yetinmemeli, derhal gereken yasal değişiklikleri gerçekleştirmeli, önleyici siyasi iradesini ortaya koymalı ve polis kaynaklı yaşam hakkı ihlallerine son vermek istediği mesajını açıkça vermelidir.

Medya, hükümet ve sivil toplumun bütün ilgi ve gayretlerine karşın Türkiye'de "namus" ve "kan davası" gibi gerekçelerle işlenen töre cinayetleri bir yaşam hakkı ihlali olarak varlığını sürdürmektedir. 2008 yılında töre cinayeti kapsamına giren 20 olayda, 25 kişi yaşamını yitirmiştir. 2007 yılında 44 olay, 53 ölüm olan töre cinayetleri 2008 yılında 20 olay, 25 ölüm 8 yaralı olarak azalma kaydetmiştir.

Önceki yıllarda görülebilen boşaltılan, yakılan köy vakasına 2008 de rastlanmamıştır.

Cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinde artış görülmüştür. Kapasitenin üstünde tutuklu ve mahkumun cezaevlerinde olması, mevzuat ve idari işlemlerdeki yanlışlık ve eksiklikten kaynaklanan nedenlerden dolayı ihlallerde artış olmuştur. Cezaevlerinde sağlık nedenleriyle tahliye edilmesi gereken birçok mahkum cezaevinde yaşamını yitirmiştir veya cezaevlerindeki yetersiz tetkik ve tedavi koşullarından dolayı teşhisde gecikmeler olmuştur. 2007de cezaevlerinde 80 olay 5 ölüm olmuşken, 2008'de 101 olay 10 ölüm olmuştur. Ölüm sayılarındaki artış dikkat çekicidir. Cezaevlerinde Kürtçe konuşma yasağı devam etmiştir. Bu konuda yoğun şikayetler devam etmiştir.

Temel haklar kategorisinin en başat unsuru olan yaşam hakkı ihlalini içeren olaylarda doğası gereği devlet gücü genelde değişmeyen taraftır. Yaşam hakkı ihlallerinin varlığı, niteliği ve sayısal yoğunluğu temelde devlet gücü ve bu gücün kullanım biçimiyle ilişkilidir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti, otoritesini kuruluş sürecinden bugüne iç ve dış düşman fobisinin egemen olduğu bir milli güvenlik konsepti üzerinden inşa etti. Siyasi, idari ve hukuksal sistem, anayasa metinlerinin kılavuzluğunda lafzı ve ruhuyla, özgürlük ve güvenlik paradoksunda "güvenlik" öncelikli tasarlandı.

Milli güvenlik odaklı kurucu ideoloji, tabiatıyla devlet otoritesinin kullanımında da güvenliğe ve güvenlik bürokrasisine imtiyaz ve serbestlik tanıdı, askeri vesayeti kurumsallaştırdı. Yaşam hakkı ihlallerinin büyük bir kısmı, nicelik olarak değişkenlik göstermekle birlikte istikrarlı bir seyir halinde, güvenlik bürokrasisi ve muhalif güçler arasındaki karşılıklı şiddet uygulamalarından ileri gelmektedir. Cari devlet sistemi, şiddet aygıtlarını kullanarak muhalif şiddeti üretmiş ve ürettiği sorunu yine şiddet ve güvenlik konseptiyle çözmeye çalışmıştır. Bu ise sorunun parçası olan ve muhalif şiddeti süreklileştiren bir netice vermiştir. Bu durum güvenlik merkezli otoriter devlet sisteminin yapısal dönüşümünü zorunlu kılmaktadır. Bu noktada da temel öncelik, zaruri hale gelen yasal değişikliklerin aciliyetle yapılması gereğine ek olarak, hükümetin rafa kaldırdığı yeni anayasa girişimini tekrar gündemleştirmesi, parlamentonun bireyleri ve toplumu önceleyen, hak ve özgürlükleri temel alan sivil bir anayasa yapımını gerçekleştirmesidir.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

YARGI, İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE KARŞI DİRENİYOR
Türkiye Cumhuriyeti devleti atmış olduğu imza ile Avrupa İnsan Hakları sözleşmesiyle teminat altına alınmış bulunan haklara riayet edeceğini ulusal ve uluslar arası kamuoyuna taahhüt etmiştir. Türkiye bu taahhüdün yanında Avrupa konseyinin bir organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu sözleşme çerçevesindeki yargılama yetkisini kabul etmiştir.
Avrupa Birliği ve demokratikleşme sürecinde bir dizi adımlar atılmış ve o adımlardan en önemlisi de anayasanın 90/fıkra sona eklenen cümle olmuştur. Bu cümlede " usulune göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklerine ilişkin andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletler arası andlaşma hükümleri uygulanır" denilerek temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye'nin taraf olmuş olduğu sözleşmeleri en üst norm haline getirmiştir.
AİHS. 10
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 10 da ifade özgürlüğünü şöyle düzenlemiştir."Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu Madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.
2 Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir. Sözleşmede teminat altına alınmış bulunan haklar çerçevesinde yetkili ve görevli mahkeme olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sözleşmenin onuncu maddesinde düzenlemiş bulunan ifade özgürlüğü hakkını Avrupa İnsan Hakları mahkemesi onuncu maddenin ilk fıkrasını geniş bir şekilde yorumlayarak ifade özgürlüğün sınırlarını genişletmiştir. Adalet Bakanlığın resmi web sitesinde yayınlanan ARSLAN/Türkiye Davası'na ilişkin AİHM Kararında İfade özgürlüğünü; "demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin öz-güveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. Madde'nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya zararsız veya kayıtsızlık içeren "bilgiler" veya "fikirler" için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir "demokratik toplumun" olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir." Şeklinde tanımlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti AİHS'e imza koyup onaylamasına ve AİHM'inde yargılama yetkisini kabul ederek hukuken bir sorumluluk üzerine almışsa da gerek iç mevzuatta ve gerekse de uygulamada bu sorumluluğu yerine getirmediğini görmekteyiz. Zira 5237 sayılı yasada halı hazırda ifade özgürlüğünü tehdit eden otuza aşkın suç ve suç tanımı bulunmaktadır. Bu şuç tanımları, belli bir felsefi temele dayanmadığı gibi, kendi içinde bütünlüğü olmayan, sistematiği bozuk, cezaları ölçüsüz ve keyfiliğe açık bir yasa niteliğindedir. Oysa kanunilik ilkesi uyarınca, kişi hak ve özgürlüklerinin korunabilmesi için, suçların ve temel kavramların yalnızca yasada gösterilmiş olması yetmez. Ayrıca, bunların farklı anlayış ve yorumlara yol açmayacak biçimde, doğru, açık ve net olarak tanımlanmaları gerekir. Ama, salt ifade özgürlüğü açısından ele aldığımız maddelerde vurgulamaya çalıştığımız gibi, çok belirsiz tanımlar yapılmıştır. Dolayısıyla, bunlar değişik biçimde anlaşılıp yorumlanmakta ve keyfi biçimde uygulanabilmektedir. Anayasanın 90/fıkra son cümlesi böyle durumlarda uluslar arası sözleşmenin hükümleri uygulanır diyorsa da savcıların ve hakimlerin önemli bir kısmı uluslararası sözleşmenin hükümleri yerine iç mevzuattaki hükümleri uygulayarak vatandaşı mağdur ettiği gibi Turkiye devletinin Avrupa konseyindeki sicilinin bozulmasına ve devletin ağır miktarda tazminat ödemesine de sebep olmuşlardır. Türkiye de evrensel demokrasinin standartlarına uygun bir modernizasyon faaliyeti olmadığı sürece yargının evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde davranarak hüküm tesis etmesi mümkün görünmemektedir. Adalet ve hakkaniyet dağıtması gereken Türkiye yargısı gelinen nokta itibariyle tarafsızlığını yitirerek ideolojik davranmaktadır. Türkiye yargısının 2008 sonunda geldiği nokta ile Alman yargısının 1900 lu yıllardaki durumunu andırmaktadır. Hükümet demokratik kurumların oluşmasına hız vermediği müddetçe bu sorunun mevcut yapı içerisinde çözmek mümkün değildir. Evrensel hukuktan uzaklaşmış, ideolojik karar vermekten çekinmeyen bir yargının Türkiye toplumuna fayda getirmeyeceği gibi vereceği zararda büyük olmuş/olacaktır. Türkiye devletinin AİHM kararlarından dolayı yıllık ödemiş olduğu tazminat miktarı(2008 yılında 1.536.124 €) bu düşüncemizi doğrulamaktadır.
Yukarıda belirtmeye çalıştığımız AİHS madde 10 ve AİHM'in bu madde ile vermiş olduğu ve Adalet bakanlığının resmi web sitesinde bulunan kararlara göre ifade özgürlüğü olarak kabul gören düşünceler Türkiye de, önemli bir savcı ve hakim tarafından suç olarak değerlendirilmektedir. Bu anlayışla hareket eden savcıların 2008 yılı içerisinde 363 vakadan dolayı vatandaş için istemiş olduğu ceza miktarı 1.325 yıl 8 ay 19 gün hapis cezası ve
1 kişiye müebbet hapis cezası olmuştur. Bu sayı MAZLUMDER'in yazılı basında yapmış olduğu tarama neticesinde tespit edilen sayıdır. Bu sayı MAZLUMDER 2007 yılı raporuna göre 324 vakadan dolayı 735 yıl, bir kişiye de müebbet hapis cezası olmuştur.

2008 yılı içerisinde düşüncesini ifade ettiğinden dolayı mahkeme tarafından vatandaşa verilen ceza miktarı 556 yıl 8 ay 24 gün hapis cezası, 3 kişiye müebbet hapis cezası, 23 bin 744 olmuştur.2007 yılında Onanan ceza Cezaevine giren düşünce suçlusu13 yıl, 6 ay hapis cezası
9 kişi iken 2008 de artarak 66 yıl, 5 ay hapis cezası olmuştur. Dikkat çeken bir kararda 'Türk, işte karşında düşman, öldürülen her şehide karşılık bir DTP'li öldürülmeli " diyerek DTP'li leri hedef gösteren Yerel Bolu Expres gazetesinin yazarlarından Işın Erşen isimli şahıs için yapılan suç duyurusuna Bolu Cumhuriyet Savcılığı altı ay süren soruşturmanın ardından yazıda suç unsuru bulunmadığını gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi Dikkat çeken bir başka dava sonucu da İzmir 8. Asliye Ceza Mahkemesi, bir konuşmasında Atatürk'ten "adam" diye söz ettiği gerekçesiyle Prof. Dr. Atilla Yayla'yı ertelemeli 15 ay hapisle cezalandırdı. Cezayı erteleyerek iki yıl denetime hükmetti. Ceza ertelenerek iki yıl denetime hükmedilmiştir.

Avrupa birliği uyum sürecinin devam ettiği ve siyasi mekanizmalarını evrensel demokrasinin ölçüleriyle modernize etmeyi topluma vaad etmiş bir hükümetin varlığına rağmen, adalet ve hakkaniyet dağıtmayı beklerken korku ve tehdit savuran yargı mekanizmasının sergilemiş olduğu fotoğraf Türkiye toplumuna bir fayda getirmemektedir.
2008 yılı içerisinden yapılan bir değişiklikle Hrant Dink'in katledilme sürecinin başlamasına sebep olan TCK 301. maddeden dava açılmasını Adalet bakanın iznine bağlanmışsa da bu düzenleme mevcut yarayı iyileştirmemiş, kısmi pansuman görevini ifa etmiştir. 301. maddenin iptal edilmesi düşünce özgürlüğü açısından büyük bir zorunluluktur.

AİHM'in ifade özgürlüğü olarak nitelendirdiği ama 5237 sayılı ceza yasasının suç olarak tanımlayarak savcıların soruşturma açtıkları suçların başında 215. madde gelmektedir. Bir kısım Kürt kökenli vatandaşlarımızın Abdullah Öcalan'a yönelik kullanmış olduğu "sayın" kelimesi savcılarca suç olarak değerlendirilmiş ve bu kişiler hakkında TCK 215. maddesinden dolayı dava açılmıştır. 301. maddeden soruşturma izne bağlanmış olmasına rağmen bu maddeden yargılanan vatandaşlarımız bulunmaktadır.Yine "Halkı askerlikten soğutma, Atatürk'ün manevi şahsiyetine hakaret, Türk harflerini koruma kanununa muhalefet" 2008 yılında ifade özgürlüğüne karşı kullanılan bariyerlerden bir kısmı olmuştur.

Basın özgürlüğü alanında ise kapatılan/toplatılan/yasaklanan yayın ve etkinliklerle ilgili 2007 de 23 olay varken 2008 de artarak 42 olay olmuştur. 2007 de Gözaltına alınan gazeteciler 27 olay, 38 gözaltı olmuşken bu 2008 de artarak 39 olay, 48 gözaltı olarak kaydedilmiştir. Gazeteci ve yayın organlarına yönelik baskılar/kısıtlamalar 67 olay olarak kaydedilmiştir. Halkın haber alma hakkının demokratik bir toplum yapısına ulaşmada önemli bir unsur olduğu düşünüldüğünde bu rakamların endişe verici olduğu ortadadır. Birçok internet sitesine erişim yasaklanmıştır. Ayrıca Youtube paylaşım sitesine erişim yasaklanmıştır. Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi,05.05.2008 tarih ve 2008/402 nolu kararı gereği bu siteye erişim Telekomünikasyon iletişim başkanlığı'nca engellenmiştir.
Genelkurmay başkanlığının bazı basın yayın organlarına yönelik akreditasyon uygulaması devam etmiştir. Basın özgürlüğü önündeki bir engel olarak görüşen bu uygulamanın bir baskı unsuru olmaya devam ettiği gözlenmiştir. Genelkurmay başkanı ve Taraf gazetesi arasındaki karşılıklı sert ithamlara yol açan ithamlar sırasında Orgeneral İlker Başbuğ'un "Herkes durduğu yeri bilsin" şeklindeki ifadeleri dikkat çekmiştir. Ayrıca Genelkurmay'dan Taraf'a Baskın Tehdidi yapılmıştır. Hatırlanacağı üzere yaptığı haberlerle askerlerin tepkisini çeken Taraf gazetesine Genelkurmay askeri savcısı tarafından gönderilen yazıda, Dağlıca baskınıyla ilgili belgelerin 7 Temmuz tarihine kadar Genelkurmay'a teslim edilmesi istendi, aksi takdirde bu tür belgelere el konulacağı bildirilmişti.
BASININ YOL AÇTIĞI İHLALLER
Basının yol açtığı 18 ihlal vakası tespit edilmiştir.Örnek olarak Doğan Grubu'na ait Vatan ve Hürriyet Milliyet gazetelerinin internet siteleri, Kütahya'daki bir okul açılışına katılan yöresel kıyafetli kadınlara 'çağdışı' diyerek hakaret etmesi verilebilir . Milliyet gazetesi hiçbir araştırma yapmadan İstanbul Tuzla Halil Türkkan Anadolu İmam-Hatip Lisesi öğrencilerinin uygulamalı dersleri görmek amacıyla yanı başındaki Tuzla İçmeler Merkez Camii'ne kolaylıkla gidip gelmelerini sağlayan bağlantı geçişinin yasadışı olduğunu haber yapmıştır.Konu ile ilgili açıklama yapan Tuzla İlçe Milli Eğitim Müdürü Nazmi Yekrek uygulamanın tamamen yasalara uygun olduğun vurgulayarak "Uygulama İmam Hatip Liseleri gelişim modeli izleme formuna ve bakanlığın emirlerine göre düzenlenmiş.'' dediği basına yansıyan haberlerden anlaşılmıştır.

Türkiye bir taraftan taraf olduğu sözleşmelerden doğan yükümlülüğünü yerine getireceğini ulusal ve uluslar arası kamu oyuna taahhüt etmeye devam ederken diğer taraftan AİHM, Türkiye devletini AİHS'i ihlal ettiğinden dolayı ağır tazminat ödemeye mahkum etmektedir.
2008 yılında Türkiye'nin yargı mekanizması eliyle mağdur edilen vatandaşa vermek zorunda olduğu tazminat miktarı 1.536.124 € olmuştur. Bu paralar bu haksız uygulamaya sebep olan memurlara rucu edilmediği sürece ve yargı mekanizması evrensel demokrasinin standartlarıyla yeniden yapılandırılmadığı sürece bu mekanizma ihlal üretmeye devam edecektir.

ADİL YARGILAMA :

2008 yılı adil yargılama açısından önceki yıllarda yaşanılan sorunların artarak devam ettiği bir yıl olmuştur. Yeni sivil bir anayasa hazırlığı sürecinde, yargıda bazı reform niteliğinde değişiklikler beklentisi kamuoyunu heyecanlandırmış, ancak anayasa hazırlığının rafa kaldırılması ile yargı reformu da tamamen unutulmuştur.
Adil yargılama konusunda yaşanılan en çok ihlal, yargılamanın makul süre içerisinde tamamlanmaması olmuştur. Basit ve seri yargılama usulüne tabi muhakemelerin sonuçlanması ve kararların kesinleşmesi dahi çoğu zaman iki yıla yakın bir süreç içerisine de ancak tamamlanabilmektedir. Diğer yargılamalar için ise daha uzun süreçler geçmektedir. Yargıtay ve Danıştay'da dosya yoğunluğu olduğu belirtilerek, inceleme aşamasına 3-4 yıl sonra ancak sıra gelebilen dosyalar bulunmaktadır. Makul süre içerisinde yargılama yapılamaması nedeni ile AİHM'de Türkiye'yi birçok dosyada mahkûm etmiştir.
Ceza Muhakemesinde tutuklama tedbiri uygulanan kişilerin en kısa sürede mahkemeye çıkarılarak yargılamasına başlanması konusunda ağır ihlallerin olduğu edilmiştir. Tutuklanan kişilerin yargılamasına çoğu zaman bir yılı aşkın bir süre sonra ancak başlanabildiği ve bu süre zarfında tutuklama tedbirinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu durumda açık bir ihlal oluşturmaktadır. Cezaevlerinde bulunan tutuklu sayısının mahkûmlardan fazla oluşu, yargılamanın makul süre içinde olmadığının ve tutuklama tedbirinin ceza niteliğine dönüştüğünü göstermektedir.
Ceza soruşturma evresini yürüten ve Cumhuriyet Savcılarına bağlı olan adli kolluk birimlerinin arama ve gözaltı işlemlerini haklı bir gerekçe olmasa dahi, gece yarısı operasyon şeklinde bu işlemi gerçekleştirdikleri, eve yapılan baskınlarda çocukların da bulunduğu gözetilmeksizin ağır silahlarla ve çok sayıda kolluk görevlisi ile içeri girildiği tespit edilmiştir. Masumluk karinesine aykırı bu durum da ihlal oluşturmaktadır.
Askeri ve adli yargının ayrımı ve birbirinden farklı usul ve esaslara göre muhakeme yapmaları da adil yargılama ihlalinin devam ettiğinin göstergesidir. Özellikle askeri ceza mahkemelerinde hukukçu olmayan askerlerde yargılama yetkisinin bulunması, adil yargılama ihlali niteliğini korumaktadır.
Anayasa Mahkemesinin, Anayasa ile açık bir şekilde açıklanan görev ve yetkilerini aşarak, anayasa değişikliklerinde esastan inceleme yetkisini kendisinin de görmesi ve yapılan bir değişikliği esastan iptal etmesi Anayasa Mahkemesinin de anayasaya aykırı karar verebildiğini göstermiştir. Bu karar karşısında, kesin nitelik taşıyan karara karşı hiçbir şey yapılamaması da açık bir ihlaldir. Danıştay ve Yargıtay'ın başkan ve üyelerinin, siyasi konularda açıklamada bulunması ihsası rey niteliğinde bulunduğundan ötürü yargının tarafsızlığını gölgeleyen başka bir ihlal olmuştur.
Yargının içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulması ancak geniş bir yargı reformu ile mümkün olabilecektir. Bu sebeple gecikmeden bu reformu anayasal güvence altına alınarak hazırlanması ve yürürlüğe konulması gereklidir.

DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜGÜ

Türkiye'de en temel sorunlardan olan Din ve Vicdan özgürlüğü alanındaki ihlaller devam etmektedir. Müslüman Sünniler, Aleviler, Gayrimüslim cemaatler bazı alanlarda halen sorunlar yaşamaktadır.2007 yılı içinde din özgürlüğü ile ilgili 68 olay kaydedilmişken 2008 yılında 112 olay ile ihlallerde artış gözlenmiştir.

Türkiye'deki ideolojik devlet yapısı, katı laiklik anlayışının temelde kaynaklık ettiği ihlaller yanında, kamu görevlileri ile bazı vatandaşların hak ihlalleri de söz konusudur.

Katı laik anlayıştan dolayı devletin dini kontrolü, dinin -yasal olarak tanınmayan- cemaatlere bırakılmayıp, Diyanet işleri başkanlığı aracılığıyla dini alanda tekel sayılabilecek çalışmalar ve müdahaleler yapılması ihlaller oluşturmaktadır.

Eğitim hakları engellenen Üniversite öğrencilerinin sorunların çözümü yönünde TBMM'de ciddi bir destekle çıkarılan Anayasa değişikliği, Anayasa mahkemesi tarafından haksız bir şekilde iptal edilmiştir. Halkın başörtüsü sorununun çözümü yönündeki talepleri karşılanmamıştır.

Başörtüsü'ne özgürlük talepleri; Kocaeli, Sakarya, Ankara, Van, Akyazı illeri başta olmak üzere Türkiye'nin birçok yerindeki çalışmalar, Anayasa mahkemesi, Askeri bürokrasi ve CHP'nin engelleyici tavrı nedeniyle çözümsüzlüğe bırakılmıştır.

Başörtülü öğrencilerin eğitim haklarının engellenmesine bu yılda yurt genelinde devam edilmiştir.
Akdeniz, Trakya, Zonguldak Karaelmas, Samsun Ondokuz Mayıs, Amasya, Pamukkale, Yıldız Teknik, Ankara'da Gazi, Süleyman Demirel, ODTÜ, Dicle, Bursa Uludağ, Marmara, İnönü, Mustafa Kemal, Karadeniz Teknik, Niğde, Tekirdağ Namık Kemal, Rize, Gaziantep, Harran, Erciyes, Karamanoğlu Mehmet Bey, Aksaray, Mersin, Ankara, Van Yüzüncü Yıl, Konya Selçuk, Hacettepe, Sakarya, Kocaeli, Çukurova, Kahramanmaraş Sütçü İmam, Boğaziçi ve Ege Üniversitesinde başörtülü öğrenciler okullara alınmadı. Eğitim haklarının engellenmesine devam edildi. Başörtüsü karşıtı açıklamalarıyla gündeme gelen İstanbul Üniversitesi (İÜ) Rektörü Mesut Parlak, başörtülü öğrencilerin üniversiteye girmeleri halinde onlara hak ettikleri notu veremeyeceklerini söyledi.

Daha çok ev hanımlarının ve 15 yaşını bitirmiş kızların ilköğretim diploması almak amacıyla başvurdukları bir eğitim kurumu olan Açık ilköğretim okulu sınavlarında; Denizli, Erzurum, Ankara, Konya illeri başta olmak üzere başörtülüler alınmadılar. Bu okulların yönetmeliğinde yasa ile düzenlenmiş bir yasaklama hali de mevcut değildi. Bazı resmi törenler, mezuniyet ve yemin törenlerinde öğrenci velileri ile katılımcılar başörtülü oldukları gerekçesiyle tören alanına alınmadı veya çıkarılarak mağdur edildiler. Başörtülü kadınların kamu kurumlarında çalıştırılmamalarına devam edildi. Bu nedenlerle Türkiye'de başörtüsü yasağı ile Din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve kadına karşı ayrımcılık yapılmaya devam edilmiştir.

Başörtüsü yasağı konusunda 2008 de çok uç örnekler sergilenmiştir. Ayvalık'taki "Cumhuriyet Bayramı" töreninde Garnizon Komutanı Albay G.Işık, düzenlenen yarışmada dereceye girerek kürsüye çıkan öğrencilerden lise mezunu Nuriye Memiş'e "başörtülü" diye ödülünü vermemiştir. Işık, basın mensuplarına ''yaptığımdan dolayı pişmanlık duymam mümkün değil" demiştir. Yine Manisa'da asker çocuklarının yemin törenine katılmak isteyen 40 yaş altı başörtülü anneler kışlaya alınmayarak tel örgüler arkasından töreni seyretmek zorunda bırakılmıştır. Abdi İbrahim ilaç firmasına başörtülü olarak girmek isteyen başörtülü bir bayan görevliler tarafından içeriye alınmamıştır.
Adalet ve Kalkınma partisi hakkında soyut ve hukuka aykırı bir tanım olan "Laikliğe aykırı fiillerin odağı olmak" iddiasıyla açılan kapatma davası, kapatılmama yönünde sonuçlandırılmış ancak, soyut laikliğe aykırılık gerekçesiyle hazine yardımının kısmi kesilmesi şeklinde suçlanmıştır.
Düzce'de, izinsiz kuran kursu açıp ders verdikleri iddiasıyla gözaltına alınanlar olmuş, Aralık ayında Rize'de, "misyonerlik faaliyetinde bulunmak" suçundan gözaltına alınmalar gerçekleşmiş, Yüksek Askeri Şura kararı ile irtica gerekçesiyle TSK mensubu 5 kişinin görevine son verilmesi şeklinde bazı fiiller gerçekleşmiştir.

Malatya'da Zirve Yayınevi'nin basılıp üç Hıristiyan'ın öldürülmesiyle ilgili dava ile Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin yakalanan sanıklar hakkındaki davalar sürdürülmüştür. Bu olayların asıl azmettiricilerinin tam olarak yakalanamayışı, koruma görevi olan yetkililerin gereken tedbirleri almama yönündeki negatif duruşları ve bazı üst yetkililerin mahkemeye çıkarılamayışı ile yargılama esnasında delillerin karartılması yönündeki beyanlar, adil yargılamaya gölge düşürmüştür.

Sünni Müslümanlar yönünde genel ihlal alanları mağduriyet oluşturmuştur. Türkiye'de Devletin dine Laiklik adına müdahalesi devam etmektedir. Tekke, medrese ve zaviyeler halen kapalıdır. Dini cemaatler halen yasal olarak tanınmamakta, devlet memurları mesai saatleri içinde de Cuma namazı kılmak için uygun bir yasal izin bulunmamaktadır. Kurban derilerinin THK'na verilme zorunluluğu, anne ve babanın çocuklarının almasını istedikleri dini eğitimi seçememesi, Kur'an Kurslarında devlet adına Diyanet İşleri başkanlığınca açılabilme tekeli devam etmektedir. 28 Şubat post modern darbesinden kalma; 8 yıllık kesintisiz eğitimle, İmam Hatip okullarının orta kısmını kapattırılması, İmam hatip liselerine uygulanan "Katsayı Adaletsizliği", Kur'an kurslarına katılım yaşını devletin belirlemesi ve daha birçok müdahale ile din ve vicdan özgürlüğü ihlal edilmektedir

Alevilere yönelik ihlaller mağduriyet oluşturmaya devam etmiştir. Devletin yasal olarak Alevileri tanımaması, Alevilerin inancına, devlet müdahalesi, bazı alevi gurupların katılmak istemediği Din kültürü ve ahlak bilgisi dersine katılım zorunluluğu sürmektedir. Alevilerin toplanma, ibadet mekânları olan Cemevlerinin inşası, izin, cemevlerinin tanınmaması gibi sorunları devam etmektedir. Cemevlerinin, ibadethanelerin faydalandığı desteklerden faydalanamamıştır.Eğitimde anne babanın çocuğuna tercih ettiği dini eğitimi verememe sorunu ve diğer bazı sorunlar aleviler açısından da devam etmiştir.

Ayrıca devletin Caferileri yasal olarak tanımaması, zorunlu Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde Sünni ağırlıklı vurgu, Diyanet işleri başkanlığında Caferilerin yasal temsil haklarının olmaması, İlahiyat fakültesi açamama ve diğer sorunları devam etmektedir.

Gayrimüslim yurttaşlara yönelik ihlaller de devam etmiştir. Gayrimüslim kimliklere devletin bakış ve müdahalesi ile Lozan antlaşması ve tüm gayrimüslim azınlıkların tanınması sorunu devam etmektedir. Rum, Ermeni ve Museviler dışında kalan; Süryani, Türk Protestan, Yezidi, Bahai, Yehova şahidi ve diğer sayısal olarak az olan cemaatler yasal olarak tanınmamaktadır. Gayrimüslim kimliklere karşı yapılan tehdit, şiddet ve baskıya dair bazı uygulamalar yer yer devam etmektedir. Yeni Vakıflar kanunu ile gayrimüslimlerin el konulan mallarının iadesi sorunu tam olarak çözülememiştir. Heybeliada ruhban okulu açılmamakta, Ekümenik sıfatının kullanımına izin verilmemekte, gayrimüslimlerin din insanı, ruhban yetiştirememe sorunu devam etmektedir. Gayrimüslim azınlığın uğradığı mağduriyetlerde, etkin soruşturmama ve cezasızlık sorunu bulunmaktadır. Zorunlu din dersi, Misyonerlik faaliyetlerinin engellenmesi, Gayrimüslimlerin siyasi temsil sorunu ile yasal olarak tanınmayan Gayrimüslimlere ait ibadethanelerin yapımı, kuruluşu ve izin sorunu ile farklı alanlarda da mağduriyetler yaşanmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye'de yaşayan dini inanç gurupları; devletin ideolojik yapısı, dini inanç ve inanç guruplarına devletin müdahale etme eğilimi, bize özgü laikliğin açıkça sınırlarının belirlenmemiş olması ile yasal mevzuattan kaynaklı ihlaller mağduriyet oluşturmaya devam etmektedir.


KÜRT SORUNU

Kürt sorunu 2008 yılında da önemli insan hakları ihlalleri üretmeye devam etmiştir. Sorunun tamamen güvenlik eksenli olarak ele alınmaya devam edilmesi çözümsüzlüğü de beraberinde getirmiştir. Yıl içinde önemli çatışmalar yaşanmış ve çok sayıda örgüt elemanı ve asker yaşamını yitirmiştir.
Yıl içinde ülkenin doğu, güneydoğu bölgeleri dışında da Kürt sorunu konusunda önemli gerginlikler ve olaylar yaşanmıştır. Sorunun çözülememiş olması kamuoyunun gündemine gelmese de raporlarımıza yansıyan birçok olayın varlığı ile batı il ve ilçelerinde de önemini göstermiştir. Balıkesir, Ayvalık, Altınova beldesinde asayiş olayı ile başlayan ve daha sonra kürt kökenli vatandaşlarımızın ev ve işyerlerine yönelik toplumsal lince varan taşkınlıklar ve olaylar yaşanmıştır. Altınova'da ki olaylar sonrası bölgeye MAZLUMDER olarak gidip, inceleme ve görüşmeler yaptık. MAZLUMDER Altınova olayları gözlem raporu düzenleyerek ilgililerin dikkatine sunduk. Ayrıca birçok üniversitede kürt kökenli öğrencilere yönelik artan ihlalleri de İHD ile ortak yaptığımız çalışmalarla raporlaştırarak kamuoyunun ve ilgili makamların dikkatine sunduk. 2008 Newroz olaylarında polisin aşırı ve orantısız güç kullandığı Van, Hakkari Yüksekova raporumuzdaki incelemeler sonucuyla da doğrulanarak tespit edilmiştir.

DTP'ye karşı açılan kapatma davası halen devam etmektedir. Kürt sorununun örgütlenme özgürlüğü ihlal edilmeden çözümlenmesinin önemine inanıyoruz. Kürt sorununun çözümü konusunda atılan demokratikleşme adımlarının engellenmemesi gerektiğine inanıyoruz.

Yıl içinde üst düzeyde toplanan hükümet yetkilileri ve askeri erkan "terörle mücadele" bağlamında önemli açılımlar yapacağının sinyallerini vermiştir. İmralı F Tipi Cezaevinde hükümlü bulunan Abdullah ÖCALAN'a kötü muamele yapıldığı iddiasıyla bölgede başlayan gösteriler üzerine gerginleşen ortam içinde Başbakan bölgeye ziyaretler gerçekleştirmiş ve Hakkari'de yaptığı konuşmada "ya sev ya terk et" anlamına gelebilecek sözler sarf etmiştir. Ancak bu sözlerin devletin yıllardır uyguladığı Kürt Politikasında olumsuz anlamda ciddi bir değişiklik anlamına geldiği söylenmese bile psikolojik alt yapısı itibariyle bir realiteye işaret ettiği söylenebilir.

1 Ocak 2009 itibariyle TRT Şeş adı altında yayına başlayan Kürtçe Televizyon yayını önemlidir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri inkâr edilen Kürtçenin tanınması açısından kırılma noktasıdır. Üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılma çalışmaları ise söylenti düzeyinde kalmamalı ve 2009 yılı içinde mutlaka hayata geçirilmelidir. Aksi taktirde Televizyon açılımının beklenen sonuçları doğurması zorlaşmaktadır.

Bir yandan Kürtçe Televizyon açılımı yapılırken öte yandan DTP kongresinde Kürtçe konuştuğu için bazı yöneticiler hakkında soruşturma başlatılmış olması (Ocak 2008 Adana-Ceyhan) Kürtçe açılımı ile çelişkili bir durum arz etmiştir. Aynı şekilde Kürtçe şarkı söyleyen koroya mensup çocukların da ifadesi alınmıştır.Camilerde Kürtçe vaaz verilmesi yasak olup farklı birçok dilde levhalarda ayet asılabilirken Kürtçe levhalara yer verilmemektedir.

Söylenti şeklinde bile olsa 2009 baharından itibaren gerginliğin artacağı belirtilmektedir. Bölgede yaşanan şiddet ortamına kalıcı bir çözüm getirilmediği taktirde hak ihlallerinin minimize edilmesi mümkün görünmemektedir. Kürtçe Televizyon yayınının başlatılması ve Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılması ile yetinilmemeli ve öncelikle dağa çıkmış militanların onurlarını da kırmadan eve dönmelerine imkan verebilecek yasal düzenlemelere gidilmelidir. Abdullah ÖCALAN'ın tek kişilik hücrede kalması şeklinde devam etmekte olan hükümlülük haline yıl içinde mutlaka bir çözüm getirilmelidir.

Kürtçe Televizyon açılımı insan hakları savunucularını ciddi anlamda ümitlendirmiştir. Bunun devamının getirilmemesi tam anlamıyla bir hayal kırıklığı yaratacaktır. 2009 yılı için Kürt sorunu konusunda en ciddi beklenti silahlı çatışmaların bitirilmesine yönelik adım atılmasıdır. 85 yıllık Kürtçenin ve Kürtlerin inkarı ve 30 yıllık silahlı çatışma süreci birlikte değerlendirildiğinde 2009 yılının sorunun kalıcı çözümü açısından kilit bir role sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu fırsatın iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

Kürt sorununun çözümü hususunda; öncelikle şiddet ortamını oluşturan şartlar ortadan kaldırıldıktan sonra düşünce özgürlüğü kapsamında yerine göre ayrılıkçılık dahil her türlü düşüncenin özgürce tartışılabildiği şiddetsiz bir ortam yaratılmalıdır.
EĞİTİM HAKKI
Bireylerin kişiliğinin tüm yönleriyle gelişmesi, hak ve özgürlükler kuramını kavrayarak insan hakları alanında gerekli bilince ulaşması sağlıklı bir eğitim sürecinden geçmektedir. Bu sebepledir ki eğitim hakkı evrensel ölçekte kabul edilmekte ve bir takım uluslar arası sözleşmeler ile iç hukuk düzenlemelerine konu olmaktadır.
Eğitimin temel bir insan hakkı olması devlete bir takım kamusal sorumluluklar yüklemektedir. Bu nedenle devlet, herhangi bir ayrım gözetmeden herkese, nitelikli eğitimi parasız olarak sunmak zorundadır. Ayrıca sunulan eğitim; sınıf, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik görüş, ulus, etnik köken gibi ayrımlar yapılmadan herkese sağlanmalıdır. Ana dilde eğitim hakkı sağlanmalıdır. Türkiye bu bağlamda eğitim hakkıyla ilgili ve eğitimde ayrımcılığın önlenmesine ilişkin uluslararası anlaşmalara taraf olmuş ve Anayasa ile ilgili yasalarda eğitim hakkına ilişkin birçok düzenleme yapmıştır. Anılan sözleşmeler ve yasal hükümler gereği Türkiye, eğitim hakkının kullanımının önündeki engelleri aşmak üzere etkin çalışmalar yürütmek zorundadır.
Bahsettiğimiz birçok sözleşme ve iç hukuk hükümlerinin korumalarına rağmen 2008 yılı Eğitim Hakkı açısından pek çok ihlalin yaşandığı bir yıl olmuştur. Yıl içerisinde 540 olay tespit edilmiş ve bu olayların salt eğitim hakkını değil, eğitim hakkıyla beraber pek çok özgürlüğü de beraberinde ihlal ettiği gözlemlenmiştir.
540 olaydan 87'si doğrudan doğruya kişilerin öğrenim hakkını engelleyen olaylardır. Öğrenci olayları ve okulda şiddet 124, öğrencilere açılan soruşturma 237, okuldan atma 11, kınama cezası 2, okuldan uzaklaştırma sayısı 86'dır.
Yaşanan bu ihlallerin ülkedeki eğitim hakkı sorununu daha da içselleştirerek içinden çıkılmaz hale getirdiği açıktır.
Söz konusu ihlallerin pek çok sebebi olmakla beraber ülkedeki eğitim sisteminin genel ve tek tipleştirici yapısı var olan sorunların ana unsurudur. Katı egemenlik ve laiklik anlayışına dayalı bu sistem, başörtülü, gayrimüslim, alevi, Kürt ve diğer gruplardan olan öğrencilerin eğitim hakkını ihlal etmekte ve başta pek çok uluslararası sözleşme olmak üzere anayasal ve yasal hak ihlalleri doğurmaktadır.
Başörtüsü yasağı pek çok özgürlükleri ihlal etmekle birlikte, niceliksel olarak en çok eğitim hakkı ihlallerinde karşımıza çıkmaya devam etmektedir.
MAZLUMDER ayırımcılık raporunda da belirtildiği gibi Azınlık okullarına Türk müdür başyardımcısı atama geleneği halen devam etmektedir. Söz konusu uygulamanın altında yatan ideolojik ve psikolojik baskı, azınlık okullarının eğitim hakkı ve Lozan antlaşmasında yer alan özel haklarını ihlal etmektedir. Ayrıca tatil uygulamalarının sadece belli etnik ve veya dinsel gruplara değil bütün dinsel ve mezhepsel yapılara eşit olarak uygulanması gerekmektedir.
Alevi vatandaşlara ilişkin dışlayıcı ve baskıcı tutumlar 2008 yılında da bir takım olaylarda gözlemlenmiştir. Ayrıca zorunlu din dersi uygulamalarına son verilerek mağdur öğrencilerin talepleri göz önüne alınmalıdır.
Kürt sorununa ve özelde Kürtçe diline ilişkin her türlü hak talepleri ve tartışma ortamlarında öğrenciler, okul veya üniversite idareleri tarafından soruşturma ve bir takım disiplin tedbirlerine maruz kalmaktadır.
12 Eylül istisnai rejiminin ürünü olan ve üniversitelerdeki bilimsel özerkliğin engelleyicisi YÖK kurumunun varlığı halen devam etmektedir. En iyi uygulayıcıların, en özgürlükçü düşüncelerin sahipçilerinin dahi YÖK kurumunun başına geçmesi halinde, mevcut sistemi iyileştirebilmesi mümkün değildir. Bu durumun sebebi mevcut yükseköğrenim düzeninin ideolojik, baskıcı ve dışlayıcı düşünceler üzerine bina edilmiş olmasıdır. Yükseköğrenimin sahip olduğu bu sistem YÖK ilga edilmedikçe etkisini sürdürmeye devam edecektir.
Son yıllarda artan öğrenci olaylarının önüne geçilmesi için, üniversitelerde ve diğer eğitim kurumlarında serbest düşüncenin hakim kılınarak özgür bir ortam sağlanması gerekmektedir.
Yine okullarda artan şiddet, uyuşturucu kullanımı ve cinsel taciz olaylarının önlenmesi açısından gerekli sosyal tedbirlerin alınarak şiddet ve ahlak çöküntüsünün önüne geçilmelidir.
Eğitimin parasız yapılması gerektiği bütün hukuksal güvencelerle belirtilmesine rağmen okullarda kayıt parası, üniversitelerde harç parası adı altında öğrenim hakkını zora sokan uygulamalar devam etmektedir.
Eğitim sisteminin ve özellikle müfredatının bizatihi insan hakları ihlali doğuran kısımlarının temizlenmesi aciliyet arz ediyor. Ülkedeki çok kültürlü yapıya uygun, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir yapıya kavuşmuş ve her türlü ideolojik içerikten arındırılmış bir eğitim sisteminin varlığı şarttır.
Bu anlamda MAZLUMDER olarak eğitim hakkı önündeki, ideolojik dayatmaların, şiddet ve ahlak çöküntüsünün ve diğer bütün engellerin kaldırılması gerektiğini düşünüyor, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile iç hukuk düzenlemelerine uygun davranmasını bekliyoruz.
SIĞINMA HAKKI -MÜLTECİLER

2008 yılı sığınma hakkı ihlalleri açısından önceki seneleri aratmayacak kadar yoğun geçmiştir. Sığınmacılar için hem bir geçiş hem bir hedef ülke haline gelen Türkiye, 1951 Mültecilerin Hukukuna Dair Cenevre Sözleşmesini coğrafi çekince ile imzalamıştır. Türkiye neredeyse tamamı Avrupa dışından gelen sığınmacıları mülteci olarak kabul etmemektedir. İltica mevzuatımız bizatihi sığınma hakkını ihlal edecek kurallar içerdiğinden bu mevzuat hakların korunması yönünde yenilenmelidir.

Sığınmacılara yönelik olarak yaşanan gözaltılar, kötü muamele, kayıplar , sınır dışı etme gibi durumlar bu konuda yasal düzenlemelerin yetersizliği kadar uygulamaya da geçirilememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye ulusal eylem programını AB üyeliği için bir pazarlık konusu haline getirmek yerine bunu tam da kendi coğrafi konumu nedeniyle bir an önce yürürlüğe koymalıdır. Aksi takdirde yaşanan hak ihlalleri her geçen gün artacaktır.

2008 yılı içinde sığınma hakkı ihlalleri çok belirgin bir yükseliş göstererek sık sık çok sayıda ölüm olayları ile kamuoyunun da dikkatini çok çeken bir sorun halini almıştır. Her ay üçbini aşkın sığınmacı, kaçak yollarla ülke içinde yakalanmakta ve çoğuna sığınma hakkı tanınmadan sınır dışı işlemi yapılmaktadır.

Havaalanlarında transit geçiş alanlarında sığınma başvurusu yapma hakkı ve yasal temsilci olan avukatlarla görüştürülmeden sınır dışı işlemlerinin yapılması mağduriyet oluşturmaya devam etmektedir.

2008 yılı içinde dikkatimizi çeken konuların başında sığınmacıların alıkonulduğu misafirhanelerdir. Misafirhanelerde tutulan sığınmacılar zaman zaman kötü muamele ile karşı karşıya kaldıklarını ileri sürmektedirler. Kırklareli, Kumkapı misafirhanelerinde çok sayıda kişinin bir arada bulundurulması, ailelerin ayrı bölümlerde tutulması, sağlıksız ve hijyenik olmayan ortamlar nedeniyle sıkıntılar doğmaktadır. 2008 yılı içinde bu koşullar mülteci misafirhanelerinde önemli asayiş olaylarının olmasına yol açmıştır.

İnsan hakları savunucularına, bazı misafirhaneler taleplerine rağmen denetim açısından açılmamakta ve ihlallerin tespitine olanak tanınmamaktadır. Tüm misafirhanelerin/gözaltı merkezlerinin sivil toplum kuruluşlarının denetimine açılmalıdır.

Bunun yanı sıra Eylül 2008'de Van ilinde 25 Özbek Mültecinin sınır dışı edilmesi de "geri gönderilmeme" ilkesinin açıkça ihlalini gözler önüne sermiştir. Özbek Mülteciler kendilerine yönelik olarak işkence, kötü muamele iddialarında bulunmuşlardır. Konu ile ilgili olarak STK'lar resmi kurumlarla temasa geçmiştir ancak sınır dışı edilmelerin önüne geçilmemiştir. Özbek mültecilerin sınırdışı edilmeleri olayı iki kez tekrar edilmiştir. Son derece kaba ve keyfi muameleler yapılarak sınır dışına bırakılan mülteciler ile ilgili insan hakları örgütlerinin ortak raporları hakkında kamu idarecilerinin gerekli incelemeleri yaptıklarını beyan etseler de, tatminkar cevaplar alınamamıştır. Bir politika olarak sınır dışılar halen devam etmektedir.
BMMYK Türkiye temsilciliğinin sığınmacılara daha fazla etkin koruyucu tedbirler alması gerekmektedir. Sığınma başvuruları üzerine 6-8 ay sonrasına verilen ilk görüşme günü, 3. ülkeye yerleştirmenin yılları alması, ekonomik ve sosyal sorunlar hususunda sığınmacılar sorunları devam etmektedir. BMMYK'nın kapasite geliştirmesi faydalı olacaktır. Ayrıca BMMYK temsilciliği, Emniyet'in yabancılar şubesi ile misafirhaneleri haberli, habersiz denetleyebilmeli ve yetkililerin engel çıkarmaması gerekmektedir.

Türkiye Ege kıyılarında her gün pek çok sığınmacının tekne kazaları sonucu ölümüne de tanık olmaktadır. Dicle nehrinde boğulan mültecilerinde yaşam hakkı ihlal edilmiştir. Yazılı ve görsel medyanın kendilerinden "kaçak" veya "kaçak göçmen" şeklinde bahsettiği sığınmacılar konusunda da duyarlı hale gelinmeli ve yük paylaşımı konusunda üzerine düşeni yapmak durumundadır. Sonuç olarak İltica Mevzuatı yapılandırılmalı ve uluslar arası standartlara uygun etkin tedbirler almalıdır.



KADIN HAKLARI

2008 yılında tespit edilebilen 155 kadın hakları ihlali hadisesi meydana gelmiştir. Ancak kadın haklarının ihlali bunlardan ibaret değildir.
Kadın kimliğinin çeşitli alanlarda bir meta olarak kullanılması ve siyaset malzemesi yapılmasına devam edilmiştir. Seçme ve seçilme hakkının kadına uzun zaman önce verildiği söylemine rağmen bazı nedenlerle seçilme hakları engellenmektedir. Kadınlar hala hem belediye meclislerine hem de büyük millet meclisine başörtülü oldukları için girememektedirler.
Anayasa mahkemesinin verdiği kararla başörtülü kadınlar eğitim haklarından ve kamuda çalışma haklarından mahrum edilmişlerdir. Böylece kadınların bir kısmı sosyal hayattan tecrid edilmek suretiyle sağlıklı bir toplum oluşumuna mani olunmaktadır.

Fuhşa Zorlamak
Bugün bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de en önemli kadın hakları ihlallerinden biri kadınların para karşılığı fuhşa zorlanmasıdır. Hergün televizyonlarda izlediğimiz özellikle yurtdışından kandırılarak getirilen kadınların çeteler tarafından fuhşa zorlanması önlenemez bir suç halini almıştır. Bahsi geçen çeteler yurt içinde de özellikle yaşı 18 den küçük kız çocuklarını tuzaklarına düşürmektedirler.
En büyük insanlık suçlarından biri sayılması gereken fuhşa zorlamanın cezai müeyyidesinin hafif olması suçun giderek yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle meclisin bu suça verilecek cezayı ağırlaştırarak yeniden belirlemesi gerekmektedir.

Aile İçi Şiddet.
Aile içi şiddet konusunda 140 hadise tespit edilmiştir. Bu hadiselerin çoğunluğunda şiddet kadınların eşleri tarafından uygulanmıştır. Kıskançlık, alkol kullanımı, işsizlik sonucu bunalıma girme, doğacak çocuğun cinsiyeti ve hatta yemeğin beğenilmemesi gibi sudan bahaneler kadın hakları ihlallerinin nedeni olarak gösterilmektedir. Sözü edilen sudan bahaneler ile kadınlar dayak, işkence, yaralama ve ölüme maruz kalmışlardır. CBÜ Doğum ve Kadın Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı Başkanı öğretim görevlisi Emre Yanıkkerem Uçum, Türkiye'de her yüz kadından 85'inin dayak, kötü söz, aşağılanma, taciz ve hor görme yoluyla şiddete maruz kaldığını ifade etmesi raporumuzda ayrıntısı ile yer alan dikkat çekici bir iddiadır.
Toplumun her kesiminin insan hak ve hürriyetleri konusunda bilinçlenmesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için yapılan düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Aile içi şiddetin engellenmesi için aile fertlerine rehberlik, danışmanlık hizmeti verilmelidir. Şiddete uğramış kadınların o ortamdan uzaklaştırılmaları ve kadın konuk evlerinin sayısı çoğaltılmalıdır. Kadınlar küçük yaşta zorla evlendirilmemeli dayağa şiddete maruz kaldıklarında ve boşanma talepleri olduğunda aileler kızlarına destek olmalıdır.

Cinsel Taciz ve Tecavüz
Cinsel taciz ve tecavüz konusunda 28 olay tespit edilmiştir. 2007ye göre cinsel taciz ve tecavüz olaylarında azalma görülmesine rağmen kadınların birçoğunun çeşitli nedenlerle cinsel taciz ve tecavüzü dillendiremedikleri gözönünde bulundurulduğu takdirde gerçek sayının tespit edilemediği dile getirilebilir.

Töre Cinayetleri
2008'de töre cinayetlerinde 20 olayda 25 ölüm 8 yaralama tespit edilmiştir. 2007'de 44 olayda 53 ölüm meydana gelmişti. Bu, töre cinayetlerinde azalma olduğunu göstermektedir. Ancak faili meçhul kadın cinayetleri, ölüm vakıalarının bildirilmemesi ve intihar süsü verilen cinayetler ve intihara zorlanan kadınlar hesaba katıldığında bu rakamların daha yüksek olduğu varsayılabilir.
Cemiyet töre adı altında işlenen suçların ortadan kaldırılması için gayret göstermeli başta devlet kurumları olmak üzere sivil toplum örgütleri ve kanaat önderleri halkı bilinçlendirmek için özel gayret göstermelidir.

ÇALIŞMA YAŞAMINA YÖNELİK İHLALLER

Çalışma yaşamına yönelik ihlallerde belirgin artış gözlenmiştir.Son yıllarda belirgin bir şekilde artan hak ihlali kategorisi Çalışma hayatıdır. 2006 da 215, 2007 de 451 olan ihlaller 2008 de 631 olay olarak kaydedilmiştir. İşten atılanlarda büyük bir artış gözlenmiştir. 2007'de 3974 kişi olarak yansıyan rakamlar 2008'de 107.321 olarak yansımıştır. Tuzla tersanelerinde kamuoyunun gündemini sık sık işgal eden ve yeterli önlemler alınmadığı iddiasıyla gündeme gelen ölümler derneğimiz tarafından da araştırılarak bir gözlem raporu düzenlenmiştir. MAZLUMDER'in 2008 Tuzla tersaneler bölgesi gözlem ve değerlendirme raporuyla da tespit edilen eksiklikler ve ihlaler öneriler sunularak kamuoyuna açıklanmıştır.
Kot taşlama işçilerinde görülen ölüm olaylarında belirgin bir artış görülmüştür. Gerekli yasal düzenlemelerin yapılmaması ve işverenlerin gereken iş güvenliği ve sağlık önlemlerini ve sağlık ve iş güvenliğinin sağlanması için gereken her türlü tedbiri almaması nedeniyle oluşan silikozis hastalığı halen can almaya devam etmektedir. Uygun olmayan çalışma koşulları dolayısıyla oluşan silikozis hastası kot işçilerinin sayısı 4 bin civarındadır.

Anayasada tanımlanan Sosyal Devlet ilkesi gereği sunulan Sosyal Güvenlik Hakkı, meslek hastalığı sigortası vasıtasıyla, tehlike ile karşılaşan bireye, ekonomik açıdan tehlikelere açık kalmaması için koruma sunma, 'kot taşlama işçileri' ise büyük kot firmaları tarafından, merdiven altı olarak tabir edilen alt işverenler tarafından, kayıt dışı olarak çalıştırılan işçiler olmaktadır. Yani kot taşlama işçileri çalışma hayatında, üretim sürecinde olmalarına rağmen, kayıt dışı tutulmaları gereği sigortalı sıfatını alamamakta ve bu çerçevede sunulan sosyal güvencelere de sahip olamamaktadırlar. Ancak çalıştırılan işçilerin, sigortalı girişleri yapılmamış olsa bile, bu durumun sonradan tespiti halinde, tespit edildiği tarihten önce meydana gelen meslek hastalığı sonucu, ilgililer nezdinde sosyal güvenlik hakkı çerçevesinde doğan haklar, devlet tarafından sunulmaktadır.
Kot taşlama işçilerinin sosyal güvenlik haklarına ulaşmaları için öncelikle tespit Davası açarak davalı işyerinde çalıştıklarını ispatlamaları gerekmektedir. İşçilerin taşeronlar tarafından çalıştırıldığı düşünüldüğünde davanın neticelenmesi ve işçilerin meslek hastalığı nedeniyle malulen emekli olmalarının güçlüğü çözüm bekleyen bir sorundur.
Devletin bu konuda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemesi, sosyal devlet olgusuyla bağdaştırılamayacağı gibi, tarafı olunan pek çok uluslararası sözleşmeye de aykırılık teşkil etmektedir.


Fındık işçilerinin uğradığı büyük mağduriyetler ve haksızlıklar MAZLUMDER'in yıl içinde düzenlediği raporlarla da tespit edilmiştir. Mevsimsel ve geçici işçi durumundaki bu işçilere insan onuruna layık çalışma ortamların oluşturulması konusunda gerekli tedbirler alınmalıdır.

ÇOCUK HAKLARI

2008 yılı içinde çocuk hakları ile olaylarda artış olmuştur. 207 olay tespiti vardır. Çocukların uğradığı şiddet olaylarında belirgin bir artış vardır. Aile ve okul ortamlarında çocuğun uğradığı şiddet olayları ile ilgili artan şiddet olayları kaydedilmiştir. Doğduktan sonra cami veya hastane önüne bırakılan bebek veya doğduktan sonra yakınları tarafından öldürülen bebek vakaları kayıtlarımızda sık sık gözlenmiştir.

SAĞLIK HAKKI

Sağlık hakkı alanında da ihlallerde artış gözlenmiştir. 2007 yılı içinde 149 olay kaydedilmişken, 2008 de 181 olay raporlarımıza yansımıştır.

Dikkat çeken bazı olaylardan örnek vererek ihlallerin yaşam hakkı ihlali de doğurduğunu belirtmek istiyoruz. Şanlıurfa'da 1 yaşındaki bir çocuğa, Devlet Hastanesi Kan Bankası'nda alınan kanla bağışıklık sistemini yok eden HIV virüsü bulaştığı ortaya çıktı.
Kocaeli Gebze'de ikamet eden Özal ve Sevil Karagöz'ün 8 aylık kızları Rabia Karagöz isimli bebek kazayla kaynar su dökülmesi sonucu yandı. 6 saat boyunca hastane hastane dolaştırıldı. Götürüldüğü 4 hastaneye de kabul edilmeyen Rabia bebek sonunda bir özel hastanede yoğun bakıma alındı. Sağlık Bakanlığı, Gebze'de üzerine kaynar su dökülen ve 6 saat boyunca hastanelerde dolaştırıldığı iddia edilen Rabia Karagöz olayı ile ilgili soruşturma başlattı.

Konya Numune Hastanesinde, Gülizar Durmaz (57) adlı kadının tümör tespit edilen böbreğinin yerine yanlışlıkla sağlam böbreğinin alındığı iddia edildi. Hastane yönetimi, ameliyatı yapan doktor hakkında ön inceleme başlattı. Konya Numune Hastanesi yetkilileri, ameliyatı yapan doktor hakkında ön inceleme başlatıldığını, söz konusu doktorun bugünden geçerli olmak üzere bir hafta izne ayrıldığını ifade etti

İzmir'de bebek ölümleri: İzmir'de Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hastalıkları Kliniği'nde, Yeni Doğan Ünitesi'nde geçen eylül ayında, 24 saat içinde 13 bebek yaşamını yitirmişti. Konuyla ilgili araştırmasını tamamlayan İzmir Adli Tıp Kurumu, ölümlere bağırsaklara yerleşmiş 'entero bakteriyel kloseye'nin neden olduğunu tespit etti. Uzmanlar bunun mamadan bulaştığının kesinleştiğini, 1 litre halinde steril olarak fabrikadan hastanelere gönderilen mamanın, klinikte 200'er gram olarak bölünürken bakterinin bulaşmış olma ihtimalinin de çok yüksek olduğunu belirttiler. Ayrıca,konuyla ilgili raporda, hastanenin kusurlu olduğu da belirtildi. Bu vb. olaylar sağlık alanında kamu idarecilerinin çok daha fazla dikkatli olmak zorunda olduğunu ve geri dönüşümsüz hataları engellemek zorunda olduğunu göstermektedir.

Sağlık alanında hasta hakları kurullarının devlet hastanelerinde olması olumlu bir durum olarak değerlendirilmiştir. Özel hastanelerde hasta hakları kurullarının oluşturulmamış olması ise önemli bir eksikliktir. Yıl içinde özel tıp kuruluşlarında meydana gelen hasta hakları ihlallerinin ancak medyaya yansıması ile müdahale edildiği gözlenmiştir. Özel sağlık kuruluşlarındaki hasta hakları ihlallerinin önlenmesi için hasta hakları kurulları buralarda da kurulmalı ve etkin bir şekilde çalıştırılmalıdır.

ENGELLİ HAKLARI

Engelli hakları alanında 21 ihlal tespit edilmiştir. Türkiye nüfusunun %15'i engellidir. İstihdam edilmesi gereken engelli işçi oranı % 3 iken resmi ve gayri resmi kuruluşlarda bu oranın sağlanmadığını veya sağlansa da, engellilik oranı az olanların istihdam edildiğini görmekteyiz. Zaman zaman engelliler ayrımcılığa , kötü muameleye tabi tutulmakta ve sürgün edilmektedir. Engellilere negatif değil pozitif ayrımcılık yapılmalı ve işten çıktıktan sonra belediyenin tahsis ettiği özel engelli araçlarıyla evlerine bırakılmalıdır. Büyükşehir belediyeleri tarafından kurulması ön görülen "özürlüler koordinasyon merkezleri" bir an önce hayata geçirilmeli ve bu komisyonlar Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde tahüd edilen 2012 yılına kadar kamuya açık binaların engellilere uygun hale getirilmesi hedefini bir an evvel hayata geçirmelidir. Bilindiği gibi bazı suiistimaller bahane edilerek engelli rehabilitasyon merkezlerine aylık 400 YTL olarak yapılan yardım kesilmiştir. Bu konuda suiistimaller var diye bu yardımların kesilmesi kabul edilemez. Engelli ailelerin en büyük korkusu öldükleri zaman engelli çocuklarını bırakabilecekleri kimse olmayışıdır.Bununla ilgili sosyal devlet yapısının bir gereği olarak, kurumlar oluşturulmalı ve özürlü ailelerinin , çocuklarının geleceği ile ilgili endişeleri giderilmelidir.