Kadına yönelik şiddet insanlığın geçmişinden bu güne kadını ezen, haklarını gasp eden, onurunu ayaklar altına alan insan hakları ihlallerinin başında gelmektedir. Kadın, toplumda onu hep bir alt seviyede tutmaya zorlayan bu eylemler karşısında kendini yeterince ifade edememiş ve toplum içerisindeki rolü de bu eylemler neticesinde şekillenmiştir.
İnsanlık her alanda geldiği nokta konusunda kendini övmekten geri durmamakta, ancak kadının hak ettiği “nokta” yadsınarak ona reva görülen muamele olması gerekenden çok farklı yerlerde duruyor. Eril zihniyet kadına her türlü şiddeti layık görüyor. Kadının yaşamda metalaştırılması, dinsel tercihlerinde ve onu yaşama biçimlerinde baskılanması, kimi zaman ailenin kendisini ifade edebileceği alan olmasına rağmen kimi zamanda aile mekanizması onun üzerinde baskı aracı olarak kullanılmaktadır.
Günlük yaşamda da özellikle medya aracılığı ile kadınlar metalaştırılmakta, bu yolla doğal ve ilahi hukuktan gelen hakları unutturulmaya çalışılmaktadır. Bu hususta temel yükümlü olan devletin ve ilgili bakanlığın konu ile ilgili yeterli ve önleyici politikalar geliştirememesi son yıllarda medya şiddeti yoluyla bu anlamda artan yozlaşmayı derinleştirmektedir. Altını çizdiğimiz bu hususun bir yansıması olarak ve özellikle aile içi şiddete maruz kalanlara yeterli koruma ve güvenlik tedbirleri konusunda yeterli hassasiyet gösterilmediği için neredeyse her gün bir kadın sokak ortasında herkesin gözü önünde hunharca katledilmektedir
Kadınların maruz kaldığı ve hatta yüzyıllardır her zaman daha yaralayıcı ve yok edici olan devlet ve iktidarların uyguladığı şiddet ise oldukça yıkıcıdır. Bazı radikal islamcı ve seküler örgütlerin eylemleri bunu destekler niteliktedir.
Bugün geldiğimiz noktada Kürdistan’da kadının maruz kaldığı siyasal şiddet ise had safhadadır. Günlük hayattaki ezilmişlikler, vatansızlık, anadil sömürüsü, kadına toplumsal faaliyetlerde yer vermeme hali kadınların fiili ifade özgürlüklerinin önündeki en temek engeller olarak durmaktadır. Bu zor şatlar yetmezmiş gibi coğrafyamızın onurlu kadınları Rojava’da ve özelde Kobanî’de savaşın en çetin şartlarıyla baş başa kalmak zorunda bırakılmışlardır.
Türkiye’nin mültecilerle ilgili 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince ile Avrupa dışındaki ülkelerden gelenlere mülteci statüsünü tanımaması da Ortadoğu’da yaşanan savaşlar ve denge değişiklikleri nedeniyle Türkiye’ye gelenlerin insanların bilhassa kadınların hayata tutunma mücadelelerini iyice zorlaştıran bir tutum olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriyeli ve Rojavalı savaş mağduru kadınlar, onurlarını kıracak her türlü muameleye maruz kalarak şiddetin her türlüsüyle burun buruna yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.
Devletler ve iktidarlar kendi geleceklerini inşa ederken sonuçları hakkında pervasız tavır takınmaları neticesinde bu durumdan kadınlar tecavüz, zorla din değiştirtme, savaş esiri muamelesi görme gibi sayılamayacak kadar birçok ihlal ile baş başa bırakılmışlardır.
Biz MAZLUMDER olarak kadına yönelik her türlü şiddetin karşısında olduğumuzu belirtiyor ve hak ihlallerinin başında gelen bu eylemleri kınıyoruz. Devletlerin başta kadınlara uyguladığı dayatmacı, yok sayıcı, sistematik kadın kırımına yol açacak her türlü şiddetinin takipçisi olup bununla mücadele edeceğimizi deklare ediyoruz. Aile ve sosyal Politikalar Bakanlığı aile içi şiddet başta olmak üzere kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesine ilişkin yasalarda ve uygulamalarda yer alan eksiklikleri ivedilikle gidermelidir. Türkiye’nin sığınmacıların yaşam koşullarının iyileştirilmesi için Cenevre Sözleşmesi’ndeki çekincesini kaldırmasını talep ediyoruz.