islamianaliz.com haber sitesi, MAZLUMDER Cezaevi Komisyonu Başkanı Av. Kaya Kartal'la cezaevleri, mahpuslar, F Tipi cezaevlerinde yaşananlar üzerine aşağıdaki röportajı gerçekleştirmiştir.
Av. Kaya Kartal: “Türkiye’de 350’yi aşkın mahpus İslami içerikli davalar sebebiyle cezaevlerinde”
İslâmî Analiz/Haber Merkezi
Öncelikle röportaj teklifimizi kabul edip vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?
Konuya hassasiyetiniz dolayısıyla ben teşekkür ederim. Erzurum doğumluyum. Liseyi Erzurum’da bitirip, 2001 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırdım. 2007 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapıyorum. Öğrencilik yıllarından beri MAZLUMDER çalışmalarına katılıyorum. 2008 yılından beri İstanbul Şube ve Genel Merkez’de çeşitli görevler üstlendim. Şu an İstanbul Şube Yönetim Kurulu ve Genel Merkez Yönetim Kurulu’nda görev yapıyorum. 2012 Yılında MAZLUMDER Cezaevi Komisyonu adıyla bir komisyon oluşturduk ve daha ziyade bu komisyon çalışmalarını organize ediyoruz.
“Amacımız İslami Camia’nın ilgisini cezaevlerine çekmek”
MAZLUMDER Cezaevi Komisyonu'ndan biraz bahseder misiniz? Komisyon hangi amaçla kuruldu? Çalışmalarını nasıl bir ekiple yürütüyor?
Komisyonu cezaevlerinde yaşanan sıkıntıları ve hak ihlallerini ortaya koymak, gücümüz oranında hak ihlallerinin sona ermesi için çalışmak, bir cezalandırma amacı olarak cezaevinin niteliği ve meşruluğunu tartışmaya açmak, özellikle İslami Camia’nın ilgisini cezaevlerine çekmek, mahpusların ve ailelerinin seslerini kamuoyuna duyurmak amacıyla kurduk. Temel amacımız içerideki mahpuslarla bir şekilde iletişim kurabilmek ve tecridi bir nebze olsun giderebilmek adına onların motivasyonunu olumlu anlamda etkilemekti. Hukukçulardan oluşan bir ekibimiz var.
“23 söyleşi düzenledik, geniş bir mektuplaşma ağımız oluştu”
Cezaevi komisyonu olarak neler yapıyorsunuz? Ne tip çalışmalar yürütüyorsunuz?
Çalışmalarımızı çeşitli başlıklarda yürütüyoruz. Bunların en önemlisini “Cezaevi Ziyaretleri” oluşturuyor. Bu kapsamda; Bolu, Kandıra/Kocaeli, Edirne, Tekirdağ, Batman, Erzurum, Mardin, Diyarbakır, Silivri, Metris, Bakırköy, Maltepe, Ümraniye gibi birçok cezaevinde ziyaretler yaptık. Mahpusların hallerini sorduk, sıkıntıların giderilmesi için ihlallerin teşhir edilmesi ve kurumlarla yazışma gibi çeşitli yollarla başvurduk.
Yine cezaevi tecrübesi yaşamış mahpuslar ya da mahpus aileleriyle “Cezaevi Söyleşileri” başlığıyla bir söyleşi dizisi gerçekleştirdik. Yakup Köse ile başladığımız söyleşileri ortalama 2-3 haftada bir, çoğunlukla gençlerden oluşan geniş bir izleyici kitlesine yönelik olarak yaptık. Bugüne kadar 23 söyleşi gerçekleştirdik.
Bu çalışmalar arttıkça bir taraftan da cezaevlerinden mektuplar almaya başladık ve yine gerek ziyaretlerde gerekse yazışmalarda tanıştığımız mahpuslarla, komisyondan arkadaşlarımız karşılıklı mektuplaşmaya başladı. Hali hazırda geniş bir mektuplaşma ağı oluştu. Bu özel mektuplaşmaların yanında http://cezaevindennotlar.com/ isimli bir internet sitesi üzerinden daha genele hitap eden ya da anı formatındaki mektupları yayımlıyoruz. Çalışmalarımızın bir ayağını da hem bizzat şahit olduğumuz hem de bize gelen mektuplardan öğrendiğimiz hak ihlalleriyle ilgili olarak, bu ihlallerin sonlanması için yaptığımız yazışmalar oluşturuyor.
“İslami davalardan yatan 350’den fazla mahpus var”
Bize İslamî davalar sebebiyle cezaevinde yatan mahkumlardan biraz bahseder misiniz? Mahkumiyet aldıkları yargılamalarda 'adil yargılanma hakkı' korunmuş muydu? Bu mahkumiyet kararları ne kadar hukuki?
Öncelikle mahkûm kavramını kullanmayı tercih etmiyoruz. Daha nötr bir kavram olarak “mahpus” demeyi tercih ediyoruz.
Bilebildiğimiz kadarıyla İslamî davalardan cezaevine girmiş 350’den fazla mahpus var. Özellikle müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alarak cezaevinde yatan mahpusların çoğunluğu 28 Şubat sürecinde yargılanmış ya da kararları bu süreçlerde onaylanmış mahpuslardır. Örnek verecek olursak 1993 yılında Jak Kamhi isimli bir iş adamına suikast girişimi dolayısıyla, Osman Erdemir, Can Özbilen ve diğer sanıklara müebbet hapis cezası verilmiş olup bu kişiler halen cezaevindedirler. Bu eylem adam öldürmeye teşebbüs olarak değerlendirilebilecek bir eylem olmasına rağmen Yargıtay içtihatlarına binaen Anayasa’yı ihlal iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. (İdam cezası kalkınca müebbete çevrildi.)
Yine İBDA-C davalarında da benzer değerlendirmelerle çok basit eylemler bile, (birahane camının taşlanması, Mc Donalds camının taşlanması vb.) anayasal düzene yönelik tehdit olarak ele alınıp bu kapsamda cezalar yağdırıldı. Salih Mirzabeyoğlu’na hiçbir somut eylem atfedilememesine ve örgüt lideri olduğuna dair somut bir delil olmamasına rağmen idam cezası verildi. (İdam cezası kalkınca ağırlaştırılmış müebbede çevrildi.) Üstelik Mirzabeyoğlu’nun sürekli devam etiğini söylediği ve telegram olarak adlandırdığı işkence ile ilgili bugüne kadar işe yarar ve tatmin edici hiçbir somut adım atılmadı.
Yine 1993 Sivas olaylarıyla ilgili yargılamalarda da 33 kişiye idam cezası verildi. Neticede yangın çıkarmak suretiyle adam öldürmeye neden olduğu iddia edilen insanlara bu yönden değil Anayasa’yı ihlalden ceza verildi.
“İnsanlar kimsenin kalmadığını düşünüyor”
Değinmeden geçemeyeceğim bir husus da kamuoyunda da İslami Camia içerisinde de tuhaf bir algı var: İçeride İslami kimliği dolayısıyla kimsenin kalmadığı ya da “zaten içeri düşmüşse vardır bir suçu!” düşüncesi... Türkiye’de adalet sistemini ve ‘adil yargılanma’ denilen hakkın aslında olmadığını görenler ve 28 Şubat öncesi ve sonrasındaki baskıyı, sindirmeyi ve hukuksuz göz altıları bilenler açısından aslında çoğunlukla hiçbir suçu olmayan insanlar var içeride. Oluşturulan dosyalar iftiralarla, işkence ile alınmış beyanlarla, saptırmalarla, askerlerin verdiği brifingler sonucunda âdil yargılanma’ yapılmadan verilen cezalarla dolu. 28 Şubat sürecinde ve devamında çok yoğun bir şekilde bu durum yaşandı. 2003-2004 yılları sonrasında özellikle el-Kaide adı altında yapılan operasyonlar var. Çeşitli il ve bölgelerde 30 kişilik 40 kişilik gruplara yapılan operasyonlar var. Bu operasyonların bir kısmında avukat olarak bir kısmında gözlem amacıyla bulunmaya gayret ettik. Delil diye ortaya konan şeylerin aslında kitaplardan, çeşitli metinlerden, internetten de pekala indirilebilen çeşitli konuşma ve görüntü kayıtlarından ibaret olduğunu gördük. Örgüt varlığını kanıtlayacak hiçbir şey yokken insanların el-Kaide üyeliği adı altında cezaevine konulduğunu gördük. Bu durum KCK dosyaları açısından da aynı şekilde geçerliliğini korumakta.
“28 Şubat sonrasında pek bir şey değişmedi”
Türkiye’nin ‘adil yargılanma hakkı’ ihlalleri açısından (AİHM yargılamalarında) en çok mahkumiyet kararı alan ülke olduğu düşünülünce özellikle 28 Şubat sürecinde verilen kararların hukuki olmadığı açıktır. 28 Şubat sonrasında da esasında pek bir şey değişmedi. Yargı bürokrasisi aynı hızla soyut iddialara ve hukuksuz delillere dayanarak ciddi mahkumiyet kararlarına imza atıyor.
“Çoğunluk 90’lı yıllarda içeri girmiş, 2005’den sonra da girenler çok”
Acaba İslami davalardan dolayı mahkumiyet alan kişilerin çoğunluğu hangi yıllarda cezaevine girmiş? Son zamanlarda adil yargılanma hakkının ihlal edildiği bu tip davalar görülüyor mu? Görülüyorsa hangi örnekleri verebilirsiniz?
1990’lı yıllarda girmiş ve halen cezaevlerinde olan çok sayıda insan var. Bunların çoğunluğu Sivas davasından, İslami Hareket, Hizbullah, İBDA-C davalarından giren insanlar. Özellikle 2005 sonrasında El-Kaide ve Hizb-ut Tahrir davalarından giren çok sayıda insan oldu. Bunların çoğunluğu gerçekte hiçbir somut delil olmaksızın tamamen soyut iddialar ve her anlama gelebilecek telefon konuşmalarına binaen ceza aldı. Yine malumunuz olduğu üzere gerek İBDA-C gerekse Selam davalarında da çok sayıda Müslümanın cezası onandı ve 2014 itibariyle bu insanlara tekrar cezaevinin yolu gösterildi.
“On yıllar süren hapis cezaları insanlık dışı”
Peki cezaevindeki Müslümanların karşı karşıya kaldığı temel problemler neler? Mesela cezaevi koşulları insani standartlara uygun mu?
Öncelikle uzun süreli hapsetmenin insani ve İslami bir cezalandırma olmadığını düşünüyorum. Bir defa cezaevi insan fıtratına ters bir cezalandırma aracıdır. Üstelik bu yolla sadece bir eylemin faili değil bunun yanı sıra o kişinin eşi, çocukları, anne-babası da cezalandırılıyor.
Özellikle Yüksek Güvenlikli Cezaevleri’ni ele alırsak mahpusların 3 kişilik ya da tek kişilik hücrelerde kaldıklarını görürüz. İnsan sağlığı açısından değerlendirme yaptığımızda bir insanın 20 günden fazla hücrede tutulamayacağı gerçeğinden hareketle durumun vahametini anlarız. Ancak bu hücrelerde insanlar onlarca yıl yatıyor. Sıkça duyduğumuz işitme bozuklukları, görme bozuklukları, bağırsak rahatsızlıkları, psikolojik rahatsızlıklar, kanser hastalıkları, hepatit vb. çoğunlukla o hücre ortamında ortaya çıkan cezaevi hastalıklarıdır. İnsanlar üç kişi ya da tek kişi bir hücrede tutuluyorlar ve her yer beton, toprağa dokunma imkanlarından yoksun bırakılıyorlar. Gökyüzünü, ufku göremiyor insanlar.
Üç kişi koyuyorlar bir hücreye mesela, fikri anlamda ortak olan kimseler bile bir yerden sonra o hücrelerin ortamında kavga etmeye bile başlayabiliyorlar, çok basit nedenlerle. Cezaevine konulmuş kimse gerçekten ceza almayı hak etse bile bu cezanın “uzun süreli mahpusluk” olması insani bir cezalandırma değildir.
“Sadece mahpuslar değil, aileleri de cezalandırılıyor”
Yine aileler açısından bakılırsa cezaevine gitmek üzere yola çıkmakla başlayan bir mağduriyet/ihlal silsilesi ile karşılaşıyor bu insanlar. En basiti ailenin/yakınlarının oturduğu yer Batman iken eşinin ya da çocuğunun bulunduğu cezaevi Erzurum, Bayburt, Tekirdağ, Kandıra, Bolu olabiliyor. Doğal olarak insanlar sürekli gidemiyor mahpusları görmeye. Kişinin ailesinin bulunduğu yerden alınıp başka şehirlere gönderilmesi bir tür sürgün mantığını taşıyor.
Yakınlarını görmeye giden ailelere el ile arama yapılıyor. Didik didik aranıyor mahpus yakınları, saatlerce bekletiliyorlar, parmak izi veriyorlar, göz retinaları kopyalanıyor, bunun gibi bir sürü detay... Aileler yola çıktığı andan itibaren bir mağduriyet yaşıyorlar zaten. Özellikle 2000 sonrasında cezaevlerinin inşa edildiği alanlar çoğunlukla şehirlerin dışında, ıssız mekanlarda. Dolayısıyla bu alanlara ulaşmak çok zor, geceden yola çıkmak gerekiyor bazen, çünkü sabah vakit kaybetmek istemiyorlar, kayıt vb. bir sürü detay ile muhatap oluyorlar. Görüşler toplu yapıldığı için de sadece bir aile değil birçok aile o gün görüşe geliyor, sıra beklemek durumunda kalıyorlar aileler. Bu süreci aşıp görüşmeye başladıkları anda zaten çok süreleri de kalmamış oluyor. Birkaç saatlik bir görüşme için saatlerce yol gelmek ve gitmek zorunda bırakılıyor aileler.
“Hastalanan kişi doğrudan ‘ben hastaneye gideceğim’ diyemiyor”
İçerde çok ciddi sağlık sorunları yaşayan insanlar bulunuyor. Hastalanan birisi doğrudan ‘ben hastaneye gitmek istiyorum, gideceğim’ diyemiyor. Önce cezaevi revirine gidiyorsunuz, orada hastaneye sevkinizin onaylanması gerekiyor, idarenin bu durumu uygun bulması gerekiyor, araç temini, personel temini gibi sorunların çözülmesi gerekiyor. Revire ulaşabilmek için bazen haftalarca beklemek zorunda kalınıyor. Revirdeki doktorun çözebileceği bir sorun değilse hastaneye sevk yazılıyor. O durumda da tedaviye başlama bazen bir ay, bir buçuk ay ya da daha fazla sürebiliyor. Bu sürelerle ancak varılabiliyor hastaneye. En basitinden diş ağrısını düşünün, böbrek taşı düşürmeyi düşünün. Aciliyeti olan durumlarda dahi kendiliğinden insanlar bu ağrıları çekiyorlar. Hastaneye sevk başladığında dahi büyük hak ihlalleri yaşanıyor. Hasta mahpus ring aracı diye bilinen araca bindiriliyor, aracın içerisinde küçük, daracık kutu gibi hücreler var, bu hücrelere bazen çok sayıda mahpus konuyor ve bir daha kilitleniyorlar. Daracık mekanda saatlerce yol gitmek zorunda kalıyorlar, havasız bir ortam… Şikâyetler var, kışın ısıtıcıların açılmadığı, yazın da klimaların açılmadığına dair. O araçlarda saatlerce gitmek zorunda bırakılıyorlar. Yine bazı şikayetler var: araçların içerisinin pis olduğu, içerisinde kusmuk olduğu veya idrar kokusu olduğu yönünde… Mahpuslardan dinlediğimiz başkaca şeylerde var, sadece o araca binmek istemediği için hastaneye gitmek istemeyenler oluyor. Hastaneye gidiyorlar, elleri kelepçeli, saatlerce o hastanenin önünde bekletilebiliyorlar. Bir şekilde bu sıkıntı da aşılıp muayene olacağı zaman, kocaman bir hastanede elleri kelepçeli olarak, yanında jandarma eşliğinde götürülüyor insanlar ve bu da doğal olarak gözlerin kendi üzerlerine çekilmesine sebep oluyor. Bunu da aşıp doktorla muhatap olma aşamasında, şu an yürürlükte olan üçlü protokol gereği –Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı arasında yapılan bir protokol- mahpuslar doktor tarafından muayene edilirken jandarmaya şöyle bir görev yüklenmiş: “jandarma muayene odası içinde bulunur ve doktorla hasta arasında geçecek konuşmaları duymayacak uzaklıkta koruma tedbirini alır.” Onları görecek fakat duyamayacak. Bu en temelde hem doktor hem hasta hakkı açısından mahremiyetin ihlali. Oraya sadece erkekler değil, kadınlar da götürülüyor. Bir kadını düşünün, jandarma eşliğinde götürülüyor, erkek jandarma muayene odasında bekliyor ve kadın mahpus doktor tarafından muayene ediliyor. Üstelik bu hastalık her türlü hastalık olabilir. Göğüs veya jinekolog hastalıkları olabilir ki oluyor. Normal bir diş ağrısı da olabilir. Ama devlet jandarmaya doktorla hastayı izleme görevi veriyor. Bu bile akla hayale sığmayacak bir zulüm, insan onuru ile bağdaşmayan bir uygulamadır. Birçok hasta mahpus bu uygulamayı reddettiği için sevk eziyetini çekse bile, muayene olmadan, olamadan geri dönebiliyorlar. Muayene olmadıkları için de jandarmayı ve idareyi gereksiz yere meşgul ettiği için ayrıca disiplin cezası verilebiliyor.
“F tipleri devlet politikası, mahpusun tecridini amaçlıyor”
Peki bütün bu anlattıklarınız ışığında "F Tipi Cezaevleri" için neler söyleyebilirsiniz?
F Tiplerinin hükümetler üstü bir devlet politikası olduğunu ve bir anlamda düşman olarak görülen kişilerin unutulmaya terk edildikleri bir alan olduğunu düşünüyorum. F tiplerinin en temel amacı mahpusların tek kişilik ya da üç kişilik hücrelerde tecrit edilmesidir. Tıbbi olarak bir insanın 20 günden fazla hücreye konulmaması gerekirken F tiplerinde 14-15 yıldır hücre cezasında muhatap olan insanlar bulunmaktadır.
Cezaevi dediğimiz şey, özellikle modern cezaevleri, iktidarın en katı ve vahşi haliyle kendini hissettirdiği alan olması itibariyle ve yaşanan somut durumlar ekseninde, aslında vahşi bir cezalandırma aracıdır. Çünkü cezaevinde 30 yıl 40 yıl sürekli devam eden ve sadece ceza alan için değil onun bütün aile fertleri için de söz konusu olan bir baskı ve ceza söz konusudur. Vahşi ve tercih edilmemesi gereken bir cezalandırma aracıdır. Modern dönem toplumlarıyla birlikte ortaya çıkmış olup birçok sorunu da içerisinde barındırıyor.
“Cezaevlerinin ıslah fonksiyonu yok”
Islah amacından bahsedilir cezaevlerinin, asla böyle bir fonksiyonu yok. Sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle bir fonksiyonu yok. Basit suçlarla cezaevine giren birçok insan bakıyorsunuz içeride işledikleri suçları profesyonelleştirerek ve hatta başka suçları da öğrenerek çıkıyorlar. Burada ıslah amacından bahsedilebilir mi? Zaten siyasi mahpusları ıslah etmek gibi bir görevi olamaz devletin. O insan, zaten kendince ıslah olmuş insandır. O zaten düşüncesi, inancı, ideolojisi uğruna oraya girmiş bir insandır, muhalefeti, öyle ya da böyle, kendisince değerli bir şeydir, bu sebepten oradadır. Ne demek bu insanı ıslah etmek... Amaç burada yalnız ve yalnız cezalandırmak, baskı altına almaktır.
Türkiye’de cezaevi bir ıslah aracı değil... Özellikle F Tiplerinin siyasi mahpusları sindirme/baskılama/direncini kırma/kişiliksizleştirme aracı olarak görüldüğünü düşünüyorum. Yalnızlaştırıyor, tecrite tabi tutuyor, fiziki şartları çok kötü, dışarıyla iletişimlerini mümkün olduğu kadar kısıyor, engelliyor. Bazı cezaevlerine kitap sokulmuyor, bazı kitapları hiç sokmuyor, sayı sınırlandırması getiriyor. Bazı cezaevlerinde iletişim engelleniyor. En temelde yalnız bırakma hedefi gözetiliyor. Cezalandırmanın amacı bu olabilir mi? Cezaevinin içinde cezaevleri oluşturuyor aslında devlet. Sürekli devam eden ve iç içe geçmiş bir cezalandırma aslında bu…
“Hiçbir kadim dini ve hukuki sistemde böyle bir şey yok”
Bir cezalandırma aracı olarak dört duvarın hem felsefi olarak hem insani hem İslami olarak sorgulanması ve mahkûm edilmesi gerekiyor. Hiçbir kadim dinin ve hukuk sisteminin böyle bir cezalandırma aracı yoktur. Kısa süreli tutulmalar elbette olmuştur ama 20-30 yıl gibi sürelerle kimse içeride tutulmamıştır. Bir insanı dört duvar arasına sıkıştırmak düşünülemeyecek bir şeydir aslında. Hiçbir insan, hiçbir devlet bu yetkiyle donatılamaz.
“Mahpusların çoğu ilmi ve fiziki anlamda sürekli bir program icra ediyor”
Faaliyetlerinizi yürütürken cezaevindeki mahpuslarla da birebir görüşmelerde bulunduğunuzu biliyoruz. Görüşmeleriniz nasıl geçiyor? Mahpusların fiziki ve ruhsal kondisyonları ne halde?
Görüşmeler bizler açısından çok zevkli ve verimli geçiyor. Özellikle siyasi mahpuslar kendilerini ciddi anlamda geliştiriyor, ilmi ve fiziki anlamda sürekli bir program icra ediyorlar. Çoğu Türkiye’nin değişik üniversitelerindeki çeşitli programlara kayıt yaptırmış durumda.
Genel olarak bu programlı çalışmanın cezaevini mahpuslar açısından verimli bir alana dönüştürdüğünü gözlemliyoruz. Öyle ki bazı mahpuslar şakayla karışık zaman sıkıntısı yaşadıklarını bile söylüyorlar. Bunu diyenlerin 20 yıldır cezaevinde olduklarını düşününce daha da bir hayret uyanıyor içinizde.
Yine mahpusların cezaevlerinde çeşitli teknik yeteneklerle de donandığını gözlemliyoruz. Resim yapma konusunda çok yetenekli mahpuslar var.
“Mahpuslar af tartışmalarını umursamıyor”
Mahpusların kendilerine brifing yargısı tarafından verilen hukuksuz cezaların 2002 sonrası süreçte AKP iktidarıyla beraber düzeltileceği yönünde umutları olup olmadığını biliyor musunuz? Şu anda hala bu konuda hükümetten umutlular mı?
Cezaevlerindeki uygulamalar noktasında yer yer bir takım iyileştirmeler yapılıyor. Ama bunlar cezaevi mantalitesini değiştirecek nitelikte değil. Çünkü bu hükümetlerle alakalı bir durum değil bir devlet politikasıdır. Özellikle F Tipi Cezaevleri ve şartları bir devlet politikasıdır.
Verilen cezalarla ilgili yeniden yargılamadan tutun genel siyasi affa kadar çok şey konuşuluyor ama şimdiye kadar somut bir adım atılmadı. Cezaevlerindeki mahpuslar genel olarak çok da umursamıyor görünüyorlar bu tartışmaları. Tabii bu Allah’tan umutlarını kestikleri anlamına gelmiyor ve Allah dilerse çıkarız diyorlar. Biz de amenna diyoruz ve üzerimize düşeni yapmaya çalışıyoruz. Ancak beklentinin daha ziyade ailelerde olduğunu söylemek gerekiyor. Her söylenti aileleri ciddi şekilde umutlandırıyor.
“Tecridi kıracak kampanyalar düzenlenebilir”
Mahpuslar dışarıdakilere ne tür mesajlar gönderiyor? Bizler dışarıdaki Müslümanlar olarak cezaevinde yatan mahkumlar için ne yapabiliriz? Onlara nasıl katkımız olabilir?
Cezaevlerindeki mahpusların bir şekilde gidip gelen ziyaretçileri var tabi ki ama düşündüğümüz anlamda yoğun bir destek yok. Cezaevinde bir yalnızlaştırma ortamı var, bu yalnızlaştırmayı, tecriti kırabilecek kurumsallaştırılmış bir ilişki biçimi yok, maalesef. Bir anlamda da Müslümanlar önemli bir sorumluluğu da üzerinden atmış/görmezden gelir haldeler. Özellikle İslami Camia içerisinde cezaevine yönelik yaygınlaşmış ve kurumsallaşmış böyle bir gayret yok. Düzenli bir iletişim, çeşitli kitap kampanyaları, içeriden gelen mektupların yayınlanması, çeşitli seminerler, sempozyumlar yapılabilir mesela… Bu içerideki mahpuslara ciddi bir motivasyon kaynağı ve tecritle yapılmak istenen direnç kırma amacını engelleyen bir şey olur aslında.
“Diğer mahpuslarla da ilgilenmeye gayret ediyoruz”
MAZLUMDER Cezaevi Komisyonu olarak sadece İslami davalardan hüküm giymiş mahpuslar konusunda mı çalışıyorsunuz? Başka siyasi veya adi davalar sebebiyle cezaevinde yatan kişilerle ilgili bir çalışmanız var mı?
Cezaevlerinde en uzun siyasi mahpuslar kalıyor aslında, adli mahpuslar af kanunları ya da çeşitli uygulamalarla siyasiler kadar uzun süre yatmadan çıkabiliyor fakat siyasi mahpuslardan içeri girenler 20 yıl 25 yıldır içerideler ve halen çıkma durumları söz konusu değil. Oysa bu süreçte çeşitli şekillerde af kanunlarının çıkartıldığını biliyoruz. Devletin kendine karşı işlendiğini düşündüğü suçları affetmediğine şahit oluyoruz. Yine F tipleriyle gündeme gelen tecrit uygulamasının da en yoğun haliyle siyasi mahpuslara uygulandığı herkesin malumudur. Yaptığımız çalışmada siyasi mahpusları bu anlamda önceliyoruz ancak adli mahpuslarla ilgili çalışmalarımız da devam ediyor.
Her ne kadar yoğun olarak İslami davalardan girmiş mahpuslarla ilgileniyorsak da ilişkilerimiz ve gücümüz nispetinde diğer siyasi mahpuslarla da görüşmeye, onların sorunlarını da gündem etmeye gayret ediyoruz.
“Türkiye’deki her cezaevine düzenli ziyaretlerin yapılmasını istiyoruz”
Cezaevi Komisyonu ileriye dönük olarak neler yapmak istiyor?
Cezaevi çalışmalarının tam anlamıyla kurumsallaşması, düzenli raporlamalar yapılması, Türkiye’deki her cezaevinde düzenli ziyaretlerin yapılması, belgesel formatında çeşitli görsellerin hazırlanması gibi planlarımız var. Ama daha yolumuz uzun…
“Gençlerin ilgisi yoğun”
Çalışmalarınıza ilgi ve teveccüh ne seviyede? Gereken desteği bulabildiğinizi düşünebiliyor musunuz?
Çalışmalarımıza özellikle gençlerin yoğun ilgisi var. Ancak 35-40 yaş üstü kuşağın bu işlerle pek ilgisi kalmadığını gözlemliyoruz. Bu tabii ki destek noktasında da kendisini gösteriyor. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? İlginiz için tekrar teşekkür ediyorum. Allah razı olsun…
Biz teşekkür ediyoruz.