Türkiye tarihinin kuruluş aşamasından bugüne kadar gerçekleşen darbeler dahil tüm toplu katliamlar, sansasyonel cinayetler ve Kürt coğrafyasında yaşanan trajedinin devlet destekli organizatörü konumundaki Ergenekon'a isim koymak gerçekten kafa karıştırıcı bir iş. Savcının iddianamesinin en tepesine yazdığı 'Ergenekon Terör Örgütü' deyimini de Kürtler ilk günden beri kuşkuyla karşıladılar. Zira 'terör örgütü' demek belki yerinde bir kavram, ancak Türkiye'deki tüm karşıt düşünce zeminlerine bile sızan, ulusalcı, dinci, sol, tüm kanatlara bir ahtapot gibi yerleşen, JİTEM ile TİT gibi paravan yapılanmalarla ordu içinde kendine sarsılmaz kaleler kuran, Turanist ve ırk zeminli milliyetçiliğin en derin kuyularından beslenen, iş dünyasının en eli uzun kimseleriyle göbek bağı bulunan, en üst düzey siyasi kişileri yönlendirip finans sağlayan, uluslararası istihbarat servisleri ve birçok büyük devletin sıvazlamasıyla efelenen, Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapmış bir ismi arkasına alarak aslında orduyu kendine bağlayan bu sistematik bütünlüğü örgüt, çete ya da grup olarak tanımlamak kesinlikle yeterli değil. Belki de Ergenekon devleti demek en yerinde kavram olacaktır. Bugüne kadar devlet kartıyla yapılanlar ve yaşananların yanısıra, Kürt halkı yaşadığı makus kaderi referans alarak bu mahkemenin de en başından en sonuna kadar bir aklanma-paklanma, bir kadro ve kan değişimi olduğunu, kurumları ve iradeleri aracılığıyla dile getirdi. Kürtler mahkeme salonlarında konuşulanların ve mahkeme salonlarına getirilenlerin, kendi coğrafyalarında yaşananlar ile yakından uzaktan alakası olamayacağını ve bu davanın uğradıkları bunca acıya rağmen bir de onur kırıcılığı hanelerine ekleyeceğini en başından haykırdı. Zira müdahillik başvuruları Kürtleri temsil etmesine rağmen, Musa Anter, Vedat Aydın, Mehmet Sincar, Silopi kayıpları adına yapılan başvurular ile bir dizi başka başvuru mahkeme tarafından kabul edilmedi. Bizler en başından beri, kışlanın kapısından içeri giremeyen, Meclis kapısını arşınlamayan bir iddianamenin ve bir mahkemenin bu devletin kirli karnesini aklayamayacağını, Ergenekon denen kurmacanın asıl şifrelerini ortaya koyamayacağını meydanlarda duymamızın yanında, sayfalarımıza defalarca getirdik. AKP aleyhine açılan kapatma davasının parti lehine sonuçlanması ile birlikte sağlanan mutabakat yeni Kürt trajedisi pahasına gerçekleştiği şimdi gözü ve kulağı olanın beyninde şimşekler çakmış olsa gerek. Burada ilginç olan en önemli nokta ise hazırlanan iddianamede bu sözü edilen tarihin sorumlusu olarak Ergenekon gösterilmesine rağmen, yine aynı makam yani savcılık makamı Kürtler adına yapılan müdahillik başvurularının reddedilmesini talep etti. İddia eden makamın ret kararı istemesi dansözlüğün daniskası değil de ne? Acaba bu makam yapılanları iddianamesiyle hatırlatıp, ret talebiyle yine ders mi vermeye çalışıyor? Acaba bu makam Kürtlere 'Akıllı olun, yaptık, yine yapılabilir' tehdidinde mi bulunuyor.
Darbeler döneminde yazılan tarih üzerinde ergenleşen bu gücün yıllarca Kürtler üzerinde tam bir engizisyon yaşatması bizatihi devletin en resmi ağızlarından tescillense de, yakılıp yıkılan binlerce köy, yerlerinden edilen milyonlarca insan, hafızasız, tarihsiz, bilinçsiz, kültürsüz bırakılan bir halkın yaşadıkları bugün mahkeme salonlarında adeta alkışlanır düzeye geldi. Zamanın tersine akıtıldığı, nehirlerin kan aktığı topraklarda yaşanan trajediye yenilerinin eklenmesine tam anlamıyla vize veriliyor. Savcılık tarafından hazırlanan binlerce sayfalık iddianamenin her satırında bu kan coğrafyasının gözyaşları akmasına rağmen mahkeme heyeti, bu coğrafyada yaşananların Ergenekon ile doğrudan bağı olmadığı ve 'Sübuta ermediği' düşüncesinde. Hakimin müdahillik başvurusunda bulunan kişi ve kurumlara ilişkin iddia makamının mütalaasını okuması, Ergenekon davasının aslında nereye gideceğini, asıl oyunun ne olduğunu, kimlerin çatışması olduğunu da gözler önüne serdi. Zira savcılık makamı Ergenekon'un en çok mağdur ettiği milyonlarca kişinin temsilcilerinin müdahillik başvurularının reddedilmesine karar verilmesini talep ediyordu. Mahkemenin seyrini değiştirme beklentisi yüksek olan bu taleplerin görüşülmesi için verilen kısa arada ajans çalışanları birbirini ezerken, duruşmanın canlı aktarıldığı bölümde sanık yakınlarının da bulunuyor olması zaman zaman bazı gazeteciler ile tutuklu sanık yakınları arasında gerginliğe neden oldu. Zira aranın ardından hakimin, 'ÇHD, İHD, Hukukçular Derneği, Dicle Anter, Yakup Tanış, Cihan Sincar, Akın Birdal, Ahmet Türk, Osman Baydemir, Sebahat Tuncel'in müdahillik talebinin reddine' demesi üzerine davanın mağdurları olarak görülen bu kurum ve şahsiyetlerin tepkisi yüzlerine yansıyordu. Ergenekon çetesinin asıl faaliyet alanı olan Kürt coğrafyasındaki mahkemenin bu kadarı Kürtlere sürekli 'Neden taraf olmuyorsunuz?' diyenlerin yüzüne tokat gibi çarparken, Kürtlerin, sürece temkinli yaklaşmalarında ne kadar haklı olduklarını bir daha kanıtladı.
Bu noktada en çok dikkat çeken yön ise Bölge'de yaşananların hepsinin sorumlusunun JİTEM, TİT ve dolayısıyla Ergenekon olduğunun iddianamenin başından itibaren onlarca kez yer almasına rağmen, duruşma salonunda kısacası Fırat'ın doğusunda yaşananların doğrudan Ergenekon bağı olmadığından dolayı müdahillik taleplerinin reddinin istenmesiydi. Bu talep avukatlar arasında savcılık makamının kendisiyle çelişmesi olarak değerlendirildi. Mahkeme heyetinin bu kararı Kürt coğrafyasında yaşanan binlerce faili meçhul, binlerce köyün yakılması, milyonlarca insanın mağdur edilmesi, onca katliamın sorumlularının asla ve asla yargılanmayacağı, tüm meçhullerin sorumlularının devlet güvencesinde olacağı ve bu danışıklı dövüşte Kürtlerin payına sadece yeni faili meçhuller, yeni katliamlar ve yeni acılar düşeceği bir şerit gibi geçiyordu o kadim coğrafyanın fertlerinin gözünde. Nitekim çok sayıda avukat da bu kararla 'Fırat'ın doğusuna yeni katliamlar vizesi verildi' değerlendirmesinde bulundu.
Bu karar burada oynanan tiyatronun tekstlerinin Kürt coğrafyasında kanla yazılacağını, bu oyunun provalarının doğunun gerçek sahnelerinde sahneye konulacağını ve insanlığın daha ne kadar panzerler arkasından sürükleneceğini de çarpıcı şekilde beyinlere yerleştirdi. Öyle ki JİTEM, TİT, MİT ve türevlerinin Bölge'deki uygulamaları bu davada olmayacak. Diğer bir ayrıntı ise, müdahillik başvurusunda bulunanlardan Cumhuriyet Gazetesi ve Şebnem Korur Fincancı'nın başvurularının kabul gerekçesiydi. Öyle ki Cumhuriyet Gazetesi'ne müdahillik başvurusu verilme gerekçesi gazeteye bomba atılması olarak gösterilirken, bizzat TİT tarafından silahlı saldırıya uğrayan, iki yöneticisi yaralanan İHD İstanbul Şubesi görmezden gelindi ve başvurusu kabul edilmedi. Yine Ş. Korur Fincancı'nın kabul gerekçesi ise kişisel bilgi ve belgelerinin ele geçirilmiş olması (fişlenmiş olması) olarak açıklanırken, 10'un üzerinde kurşunla yaralanan ve ölümden dönen Akın Birdal'ın, JİTEM cinayetine kurban giden Musa Anter, Vedat Aydın, Mehmet Sincar, Serdar Tanış, Ebubekir Deniz cinayetleri ile haklarında suikast planları olduğu ortaya çıkan Ahmet Türk, Sebahat Tuncel ile Osman Baydemir'in başvuruları ise 'doğrudan etkilenmedikleri' gerekçesiyle reddedildi.
Genç stajyer avukatlar için çok önemli bir sınav yeri olabilecek Ergenekon duruşma salonunda avukatlık mesleğinin gerektiğinde ne kadar ayaklar altına alındığına da şahit olduk. Sanık avukatlarının davanın usulüne ilişkin birçok itirazına destek vererek mahkeme heyetini eleştiren müdahil avukatlara (Cumhuriyet hariç) her söz hakkı verildiğinde karşılaştıkları koro şöyle karşılık veriyordu: 'Çıkarın PKK'nın köpeklerini...' Bütün bu saldırılara rağmen müdahil avukatların cevabı ise ders verir nitelikte idi: 'Biz buraya davanın adil gelişmesi için olmazsa olmaz olan diğer bir sacayağını oluşturmak için geldik. Eğer bu hakaretlerle dışarı çıkacağımızı düşünüyorsanız merak etmeyin çıkmayacağız. Çok istiyorsanız siz çıkabilirsiniz. Sayın mahkeme heyeti, burada görünen o ki sanık avukatları değil mağdurlara, mağdurların avukatlarına yani meslektaşlarına bile tahammül gösteremiyor...' Bütün bu açıklamaları içine sindiremeyen sanık avukatları hep bir ağızdan tekrar: 'Susturun şunları...' Mahkeme Başkanı: 'Al oğlum avukat beyin elinden mikrofonu.' Bütün bu keşmekeşliğin sonucunda Ergenekon'un sınırları, Fırat'ın batısı ile doğusunu bıçakla kesilir gibi kesiliyordu. Binlerce faili meçhul cinayetten sorumlu tutulan JİTEM'in kurucusu Veli Küçük, sınırların Fırat'ın doğu yakasını görmemesinin ardından gururla 'Sabıkam yok' diyebilmişti.