Danıştay 8. Dairesi yine çok tartışmalı bir karara imza attı ve YÖK’ün üniversiteye girişte katsayı eşitsizliğini kaldıran düzenlemesinin yürürlüğünü durdurdu. Bürokratik tahammülsüzlük rejiminin eğitim alanında da kör bir taassupla sürdürülmesi anlamına gelen bu kararın hiçbir hukuki mesnede dayanmadığı gayet açıktır. Danıştay’ın önceki kararlarının tam zıddı yönde bir karara imza atması ve kendisiyle çelişmekten de kaçınmaması resmi ideolojik bağnazlıkla hareket etmenin yol açtığı sefaletin bir göstergesi olmuştur. Daha temelde ise bu karar, Türkiye’de yüksek yargının hakla, hukukla, halkla kavgalı olduğunun yeni bir belgesi olarak karşımızdadır.
Aynı sınava giren ama farklı liselerden mezun öğrenciler arasında katsayı adaletsizliğini gidermeye yönelik bir düzenlemeyi iptal edenler “bazılarının daha eşit” olduğu bir düzen arzusu içinde olduklarını ispatlamışlardır. Nitekim bu süreçte YÖK düzenlemesinin iptali talebiyle konuyu Danıştay’a taşıyan İstanbul Barosu Başkanının kendisine yöneltilen eşitsizliği sahiplenme eleştirisine cevabı asla unutulamaz! Aynı zamanda darbeci Ergenekon çetesinin yılmaz savunuculuğu misyonuyla da temayüz eden İstanbul Barosunun Başkanı “eşitlik ancak eşit insanlar arasında olur” dememiş miydi? İşte Danıştay 8. Dairesi de verdiği kararıyla halkın bir kesimini diğeriyle eşit görmediğini; bir kesimin yararlandığı haklardan diğerlerinin de eşit şartlarda yararlanmasını uygun bulmadığını ortaya koymuştur.
Danıştay'ın tutumu aynı zamanda sınıfsal bir ayrımcılık da içermektedir. Genelde yoksul ailelerin çocuklarının devam ettiği Meslek Liseleri açıkça üvey evlat muamelesine maruz bırakılmakta, bu okullardan mezun olan gençlerin yüksek öğrenim görme imkânları ellerinden alınmaya ve böylece toplumsal yapıda daha etkili bir konuma gelebilmeleri engellenmeye çalışılmaktadır.
28 Şubat sürecinin sayısız zorbalık örneklerinden biri olarak uygulamaya konulan katsayı eşitsizliğinin genelde Meslek Lisesi öğrencilerini ve hassaten de İmam Hatip Lisesi öğrencilerini 2. sınıf vatandaşlar, hatta doğrudan cezalandırılmayı hak etmiş kişiler olarak değerlendiren bir kafa yapısının ürünü olduğu tartışmasızdır Tam 10 yıldır yoğun ve sistematik mağduriyetlere yol açan bu uygulamanın kaldırılması aynı zihniyetçe sürekli biçimde engellenmiştir. Bu süreçte katsayı adaletsizliğini gidermeye yönelik girişimler bazen Genelkurmay Başkanlığının bildirisiyle, bazen Cumhurbaşkanının vetosuyla ve şimdi olduğu üzere hukuk kılıfına sarılmış yargı despotizmiyle püskürtülmeye çalışılmıştır.
Danıştay'ın aldığı bu karar Türkiye'de temel haklar ve özgürlükler önünde ciddi bir bürokratik oligarşi barikatı bulunduğu gerçeğini bir kere daha göstermiştir. Halkın iradesini yok sayan; insanların haklarını, inançlarını, kimliklerini ve taleplerini görmezden gelen bir mantığın uzantısı olarak gördüğümüz bu karar aynı zamanda tüm zorbaların çaresizliğini de yansıtmaktadır. Dayatmayla, zorbalıkla, zulümle gidebilecekleri bir menzil kalmadığını yakında göreceklerdir.
Bu kararı alanlar da eşitlik ve adalet ilkesine aykırı uygulamaları farklı karar, söz ve eylemleriyle destekleyenler de bilmelidirler ki; kimliğine ve iradesine sahip çıkanlar dayatmaya boyun eğmeyecek, hakları ve özgürlükleri için İslami kimlikleriyle mücadele etmeyi sürdüreceklerdir. Ve hiç unutulmasın ki, inançlara, düşüncelere, insan onuru ve özgürlüğüne zincir vurmaya kalkanlar sonuçta tarihin çöplüğüne atılmaktan kurtulamayacaklardır.
Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER), Anadolu Gençlik Derneği (AGD), Eğitimciler Birliği Sendikası (EĞİTİM-BİR-SEN), İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER), ÖNDER İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği, Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği (Özgür-Der)