Basında Mazlumder

SIYASI SÜREÇLERI HAKIMLER DEĞIL SIYASILER YÖNETMELIDIR!

DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından 11 Aralık 2009’da kapatılmasıyla, çoğunlukla Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda olmak üzere yapılan kitlesel gösteriler ve kimi zaman aralarına karışmış kışkırtıcı unsurlar tarafından yapılan karşı gösterilerin sebep olduğu can ve mal kayıpları, herkeste 90’lı yılların faili meçhuller dönemine geri dönüldüğü kaygısını uyandırdı.

DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından 11 Aralık 2009’da kapatılmasıyla, çoğunlukla Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda olmak üzere yapılan kitlesel gösteriler ve kimi zaman aralarına karışmış kışkırtıcı unsurlar tarafından yapılan karşı gösterilerin sebep olduğu can ve mal kayıpları, herkeste 90’lı yılların faili meçhuller dönemine geri dönüldüğü kaygısını uyandırdı. Anayasa Mahkemesi Başkanı, kapatma kararını açıkladığı basın toplantısında, “yapması gerekeni yapmayan siyasetin kendi yükünü Mahkeme’nin üzerine yıktığını” söyleyerek siyasetçilerin görevlerini yapmadığı haklı şikayetinde bulundu. Tamamıyla siyasi konularda iş gören Anayasa Mahkemesi, halk iradesi gibi kontrolü zor bir yöntemle bir araya gelmiş ve sistem içi mekanizmalarca da tam anlamıyla nitelik denetlemesi yapılamamış olan 550 kişiyi, kontrolü kolay ve mümkün olan 11 kişi ile denetleme aygıtı olarak çalışmaktadır. Hatırlanacağı üzere, Anayasa Mahkemesi, 1950 serbest seçimleriyle sistemin kontrolü dışında oluşan ve iş yapma potansiyeline sahip Meclis’in askeri bürokrasi tarafından fesh edilmesinin ardından, sistemin yaşadığı korku ve travmayı yatıştırmak ve bir daha yaşanmamasını sağlamak amacıyla oluşturulmuş mekanizmalardan biriydi. Adı mahkeme olan ama adli işler yerine siyasi işler gören, bürokratik oligarşiyi tahkim etmek amacıyla tesis edilmiş olan ve siyaseti şekillendiren bu kurum, kuruluşundan bu yana “halk iradesine fren” mekanizması olarak iş görmektedir. Mahkeme’nin bu yapısının sonuçlarından olumsuz etkilenmesine rağmen yetki alanını sınırla(ya)mayan, üyelerinin seçiminde millet iradesine yer vermeyen ya da başka ülkelerde olduğu gibi tamamen kaldırıp mahkeme yerine Senato gibi ikinci bir akil adamlar meclisi ile Meclis’i denetletmeyen ama sadece durumdan şikayetçi olan siyaset, böyle yapmakla aslında kendi alanını daraltmakta bir başka deyişle yönetme işini halksızlaştırmaktadır.

DTP’nin kapatılmasının ardından yasaklanamamış 19 eski DTP’li milletvekili Parlamento’dan çekilme kararı alınca hem siyaset hem sokak hem de dağ fazlasıyla gerilmişti ama eski DTP kadroları BDP’de siyasete ve Parlamento’ya devam kararı alınca herkes rahat bir soluk aldı. Sistemden çekilmenin ve anayasa gereği yapılacak ara seçimleri boykot etmenin nasıl bir şiddet doğuracağını bu topraklarda yaşayan herkes yeterinden fazla tecrübe etmişti. Eğer DTP kadrolarının temsil ettiği siyaset gerçekten Meclis’e lazım ise, o halde yapılması gereken, o insanların seçim sistemini arkadan dolanarak değil yani “bacadan değil kapıdan” Meclis’e girmelerini sağlamak olmalıydı. Ama büyük partilere yarayan bu adaletsiz sistemi değiştirmek siyaseti etik kaygılardan uzak yapanların hatırına gelmiyordu. Barajlı seçim sisteminin, bu sistemi kuranların niyet ve amaçlarına uygun sonuçlar vermediğinin en güzel örneği 22 Temmuz 2007 seçimleridir. Bu seçimlerde 3 parti, AK Parti, CHP ve MHP barajı aşabilmişken Meclis’te 7 parti temsil edildi: ÖDP, BBP, DTP ve DSP. Oysa millet iradesinin tecelligahının bir girişi olur; o da baca değil kapıdır. Bir yolunu bularak Meclis’e girmiş, orada adeta davetsiz misafir gibi görülmüş ama ayrılmaya karar verdiklerinde de mevcudiyetlerinin önemi görüldüğü için paniğe kapılınmış kadroların Meclis’te temsil imkanlarını düzenlemek yani seçim sistemini ihtiyaca uygun hale getirmek en başta siyasi iktidarın görevidir. Barajlı seçim sistemden iktidar çıkartma oportunizmini sürdürenler siyasetin küçük hesaplarından kar elde edebilirler ama tarih ve millet vicdanında sorumluluklarına uygun yere razı olmalıdırlar.

BDP’de siyaset yapmaya karar veren kadrolara son günlerde yöneltilen hukuk süreci adeta bu Parti’ye “hoş geldin partisi” niteliğindedir. Gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde yaşanan nezaketsizlik, tek sıra ve elleri kelepçeli halde yapılan sevkler 12 Eylül askeri dönemlerine duyulan özlemi çağrıştırmaktadır. Sanki henüz yeni bulunmuş deliller varmışçasına Sine-i Meclis kararı veren kadrolara dönük hukuk darbesi, yumuşayan ve normalleşen siyasi sürece juristokratik müdahale niteliğindedir. Siyaseti Meclis’te değil dağda yapın çağrısıdır.

Siyasetçilerin siyasi süreçleri işleterek karar vereceği alan olan siyaset beceri yoksunluğu nedeniyle hakimler tarafından adli süreçler ile şekillendirilmeye kalkışılırsa; bürokratik oligarşinin 86 yıllık saplantıları ile topluma giydirmeye çalıştığı deli gömleğinin 2,3 milyon insanı toplumun kalanı ile kaynaştırmaya muktedir olup olamayacağı sorusu muhatabını elbette bulacaktır:

Bu muhatap, bürokratik oligarşiyi tahkim eden kurumları halk iradesi lehine tasfiye etmeyen siyasettir.

Bu muhatap millet iradesinin milletin meclisinde temsilinin önündeki engellerden medet uman siyasettir.

Bu muhatap; kimseyi ötekileştirmeyerek yapılmış vatandaşlık kavramına dayalı mutabakat cumhuriyetinin olmazsa olmaz koşulu olan mutabakat anayasasını yapamayan siyasettir.

Ve bu muhatap, oluşacak gerginliklerin sebep olacağı hak ihlallerinin birinci sorumlusudur.

Ahmet Faruk ÜNSAL
MAZLUMDER Genel Başkanı