Seminer/Panel/Konferans

MAZLUMDER İNSAN HAKLARI OKULU 2.HAFTA SEMİNERİ İLE DEVAM ETTİ

MAZLUMDER İNSAN HAKLARI OKULU 2.HAFTA SEMİNERİ İLE DEVAM ETTİ
Mazlumder Bursa Şubesi tarafından düzenlenen İnsan Hakları Okulu 14 Şubat Cumartesi günü saat 13:00’da Ördekli Kültür Merkezi’nde düzenlediği 2. Semineri ile devam etti.

Mazlumder Bursa Şubesi tarafından düzenlenen İnsan Hakları Okulu 14 Şubat Cumartesi günü saat 13:00’da Ördekli Kültür Merkezi’nde düzenlediği 2. Semineri ile devam etti. Dört hafta sürecek seminerin 2. Haftasında Eğitimci Yazar Ali Öner - Küresel Siyaset ve İnsan Hakları Emperyalizmi ve Prof. Dr. Vejdi Bilgin - Ahlakın Evrenselliği Problemi ve Toplumsal Ahlak başlıkları ile konuşmacı olarak yer aldı.

Konuşmalardan önce Mazlumder Bursa Şubesi 2014 faaliyetleri ile ilgili bir slayt gösterimi yapıldı. Ardından sözü ilk olarak Eğitimci Yazar Ali ÖNER aldı. Sayın ÖNER’in konusundan bazı notlar şu şekilde: “Günümüz dünyasında sömürgecilik 1980’lerden itibaren kendini yenileyerek, güçlendirerek yeni formları ile daha da kapsayıcı bir halde devam etmektedir. Post’lu eklerle tanımlanan kavram ve argümanların amacı toplumun kurucu öğelerini yeniden yapılandırmaktır. Bu yapılandırmanın oluşturduğu zihinsel sömürgecilik;  kavramları, düşünsel zemini ve dayatmaları ile yeryüzünde etkinliğini her geçen gün artırmaktadır. İnsan Haklarının bu minvalde nasıl araçsallaştırıldığına geçmeden önce modern toplum ve sömürü düzeni ile ilgili bazı analizlere değinmek yerinde olacaktır.

Farklı isimlerle adlandırılan yeni dünya düzeninde, Küreselleşmeci Siyaset 1970’lerde başlayarak kapitalizmin yeniden yapılanmasına dayanmaktadır. Küreselleşmeci siyaset, modernizmin birey ya da insan merkezli evrenselci düşüncesinin karşısına, yerel olanı veya etnik kültürleri, cinselliği ölçüt olarak ele alıp çok kültürlü kimlikler oluşturur. Bu sayede küreselleşme, modernnizmin makro evrensellik anlayışını mikro düzeyde yerele, ırka, toplumsal cinsiyete, etnisiteye ve cemaate indirger. Ortaya çıkan bu yeni durumda küreselleşmeci siyaset, özneyi küçük parçacıklara bölerek çoğulcu kimlik yaratırken, bireyi belirsizlikler içerisinde temelsiz bir konuma iter ve -paket değerler- sunarak onu etkisizleştirir. Küreselleşmeci/post modern anlayışla beraber, insan toplulukları, fark kavramı üzerine konuşlanmış bir ‘ben’ler topluluğudur artık. Öte yandan tek piyasa sisteminin ihtiyaç duyduğu tüketici ve -seçtiğini zanneden- seçmen kitlesini yaratmaktadır. Böylelikle satın alınabilir değerler/metalar üzerinden yeni kimlik yapıları inşa edilmektedir. Van Der Loo’ya göre, küreselleşmeci kültür, çoğulcu bir dünya görüşüne sahip, seçim özgürlüğünün sınırsızlaştığı, aradığımız her şeyi rahatlıkla bulabileceğimiz bir süpermarkete benzemektedir. Bu süpermarkette alışveriş yapmaya alışan bir tüketici yani post modern birey tek parçalı bir karakter değil çok parçadan oluşan maymun iştahlı bir varlıktır. Özne bir anlamda çoklu kimlikler içerisinde kimliksizleşmekte ya da daha doğru bir tanımla melezleşmektedir bu sayede küreselleşmeci siyasetin bir parçacı olarak pazarın bir parçası haline getirilmektedir.

İnsan hakkı, insana dair olandır. Sırf insan olduğundan dolayı edinimlerinin gerçekleşmesinde kimsenin değil, doğuştan yani yaşama ilk adamını atmasıyla beraber, ilk nefes gibi temel vazgeçilmez haklar demektir. Ancak her ideoloji ve düşünce tarafından farklı bir şekilde tanımlanmakta ve araçsallaştırılmaktadır. İnsan haklarının gelişim sürecine baktığımızda II.Dünya savaşıyla başlayan süreçle birlikte emperyal bakış açısında olan değişikliklerin farklı bir yansıması olarak önümüze çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler, Winston Churchil’in insan haklarının ‘tahta oturması’ olarak adlandırdığı misyonla görevlendirilmiştir. Yeni emperyalist sürecin başlangıcı olarak dillendirebileceğimiz bu durum 10 Aralık 1948 tarihinde BM Genel Kurulu’nda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (haksız müdahalelerin, yeni sömürü kültürünün ilanı olarak) kabul edilmiştir. Bugün bir bütün olarak toplumsal yaşamı düzenleyen rejimlerin ve hukuki düzenlemelerin temel kaynağını oluşturan insan hakları kavramı; O bölgenin kültürel değerler manzumesini oluşturması gerekirken, emperyalist düşüncenin oyuncağı haline gelerek, insan hakları emperyalizmine dönüşmüştür. Örneğin Samuel Huntington; batı uygarlığının bir ürünü olan bireycilik, liberalizm, anayasal yönetim, demokrasi, insan hakları, serbest pazar gibi kavramların, İslami, Hindu, Budist veya Ortadoks Hıristiyan vb. kültürlerde yaşama şansı bulmasının imkânsız olduğunu savunarak, Batı’nın bu tür kavramları yaymaya çalışmasını insan hakları emperyalizmi olarak nitelendirmektedir.

Batı anlayışı, kendi dışındakileri ‘onlar kendilerini temsil etme gücüne sahip olmadıkları için temsil edilmelidirler’ anlayışı ile emperyalist düşlerini genişletme çabası içindedir. Ve ülke çıkarları söz konusu olduğunda, uluslararası platformlar (BM, NATO vb.) da dahil olmak üzere temel ilke iki yüzlülük olup, insan hakları politik bir manevra, meşrulaştırma ve hegemonya kurma aracı olarak kullanılmaktadır.” Diyerek Ali ÖNER konuşmasını tamamladı. Ardından kısa bir ikram ve dinlenme arası verildi.

İkinci olarak sözü Prof. Dr. Vejdi BİLGİN aldı. Sayın BİLGİN özet olarak ‘Ahlakın Evrenselliği Problemi ve Toplumsal Ahlak’ başlığı bağlamında şu hususlara değindi: “Öncelikle ahlakın tanımı ile ilgili Ahmet Cevizci sözlüğünde şunları yazmaktadır: ‘Ahlak bir kültür içerisinde kabul görmüş, belirlenmiş, tanımlanmış değerler manzumesi ve amaçlarla, bu değerlerin nasıl yaşatılacaklarını, söz konusu amaçlara nasıl ulaşılacağını ortaya koyan kurallar öbeği veya bir insan topluluğunun belli bir tarihsel dönem boyunca, belli türden inanç, emir, yasak, norm ve değerlere göre düzenlenmiş ve söz konusu düzenlemeye bağlı olarak töreleşmiş, gelenekleşmiş yaşama biçimidir.’ Evrensellik konusu ise 18. yy.dan önce bugün anladığımız formda mevcut değildi.  Bugün dahi antropolojik çalışmalar bize evrenselliğin hiçbir zaman var olmadığını gösteriyor. Yatay ve dikey olarak tarihe baktığımızda; yani aynı zaman dilimi içerisinde yaşayan insanlara veya tarihi süreçte farklı zamanlarda yaşayan insanlarda ortak bir takım kabuller var mıdır diye incelediğimizde, aynı kavramların olabileceği ancak bu kavramlara yüklenen anlamın/içeriğin farklı olduğunu görüyoruz. Örneğin yalan söylemek veya hırsızlık yapmak her toplumda kötü karşılanıyor olabilir ama yalanın veya hırsızlığın aynı şekilde anlamlandırılmadığına şahit oluruz.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi meşruiyetini akıldan alarak bütün insanlar için evrensel olarak geçerli olduğunu iddia ve ilan etmiştir. Modernizmin tek biçimci yaklaşımının sonucu olarak evrensel oluş pozitif bir değer olarak kabul edilmiştir. Bugün hala evrensel olmayanın geri olduğu şeklinde düşünceler vardır. Oysa gündelik hayatın gerçekliği evrenselliği ve evrenselleştirilebilirliği yalanlamaktadır. Şeyla Benhabib’in ifadesiyle, ‘Evrenselleştirilebilirlik saygı ve karşılıklığın hüküm sürdüğü bir hayat tarzının ütopyacı izdüşümüdür.’            

İnsanlar neyin iyi neyin kötü olduğu ile ilgili ahlaki değerleri toplum içerisinde öğrenirler. Tabi bir toplumda takdir edilen bir davranış örneği, diğer bir toplumda cinayet sebebi olabilir. Burada, günümüzde oldukça çok vurgulanan ‘doğallık’ / ‘insan doğası’ diğer bir başlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Berger ve Luckmann’a göre insan olmak sosyo-kültürel anlamda değişkendir ve biyolojik olarak belirlenmiş bir insan doğası yerine antropolojik olarak belirlenmiş bir insan doğası ile karşı karşıyayızdır. Burada ahlakın göreceliği ve bireysel-toplumsal ayrımı karşımıza çıkmaktadır. Bu ayrım daha çok modernizmden kaynaklanmaktadır. Çünkü modernizm dine alternatif bir değerler sistemidir hatta daha da ötesini kapsamaktadır. Geleneksel anlayışta veya dinde ahlakın ve benzeri değerlerin kaynağı ve meşruiyeti vahiy ve gelenekti ancak modernizmde bu değerlerin kaynağı akıldır. Ahlakın göreceliği de modernizmin temelinde yer alan bireycilik anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu anlayışta birey diğerinin hakkına girmediği sürece istediğini yapabilir. Oysa Geleneksel anlayışta bireysel ve toplumsal ahlak ayrımı yapmak zordur çünkü bu anlayışta ise kişi kendine, topluma ve yüce varlığa karşı sorumludur ve bu sorumluluklar iç içe geçmiş durumdadır.”

Soru-Cevap bölümünün ardından İnsan Hakları Okulu’nun 2.Hafta semineri sona erdi.

 

Mazlumder Bursa Şube İnsan Hakları Okulu 28 Şubat’a kadar her Cumartesi Saat:13:00’da Ördekli Kültür Merkezi’nde gerçekleşecektir.

Son iki haftanın Konuşmacı ve Konuları şu şekilde:         

21 Şubat

Arş. Gör. Seda Ensarioğlu - Siyaset Ahlakı Açısından Adalet Kavramı

Sosyolog İzzet Saldamlı - Asabiyet Ahlakından Adalet Ahlakına

28 Şubat

Hukukçu Yazar Muharrem Balcı - Sivil Toplum-İktidar-Ahlak İlişkisi

Doç Dr. Kasım Küçükalp - Modern Dünyada Ahlakın Kimliği         

Mazlumder Bursa Şubesi