Anayasal düzen, kanunların Anayasa'ya aykırı olmaması gereği, yasama meclisinin çıkardığı kanunlardan sonra gelen tüzüklerin de kanunların uygulanmalarının ayrıntılı ve şekli yönünü gösterip yasama yetkisinin gasbı anlamına gelecek düzenlemeler yapmaması gereği; her kişi ve makamın Anayasa hükümleriyle bağlı olması; bütün bu düzenlemeler, Demokratik ve Sosyal Hukuk Devleti'nin şekli güvenceleridir. Bu güvencelere saygı gösterilmediği ve bizzat "tuzun bozulduğu" hallerde, toplumda Hukuk'a, Anayasal Düzen'e, yargıya güven kalmaz. Yüksek yargı makamlarına ve adli makamlara gelen kimseler, o zamana kadar Hukuk Felsefesi'ni "Fasafiso ve fasarya" olarak özetlemiş olsalar bile, gerçekten vatansever iseler, "Adalet"in "görece" (izafi, nisbi) ve çağdan çağa toplumdan topluma değişebilen ve içeriğini kendilerinin belirleyecekleri bir kavram olarak görmekten vazgeçmelidirler. Toplumun; Yüksek Yargı makamlarına güveni sarsılmamalıdır. Güven; Sevgi ve İyilikle sağlanır. Kaba güçle, korkuyla, güvensizliğe rağmen sağlanan "istikrar" uzun ömürlü olmaz. Hukuk Devleti'nde Devlet Gücü'nün temeli "adalet"dir, böyle olmalıdır. Adalet de keyfi, takdiri bir kavram değildir ve aslâ böyle olmamıştır. Bu gerçeğe aykırı bir bilincin toplumda hâkim olması, "tuz"un bozulduğunu gösterir, önü alınamaz ve çaresi bulunamazsa, güvensizlik ve kötümserlik topluma hâkim olur.
Ülkemizde bu açıdan, önü alınamayan ve gitgide vehamet derecesi artan bir temel güvensizlik sorunu vardır. Yassıada Mahkemesi kararlarıyla Anayasal Düzen'e sevgi ve güven sağlanamamıştır. 12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri de bu sevgi ve güveni sağlayamadı. 28 Şubat; temeldeki güvensizliği büsbütün arttırdı. Korkuyla sağlanan "istikar"ın uzun ömürlü olamayacağı gerçeği bir daha açığa çıktı. Geçen yıl yaşanılanları hepimiz hatırlıyoruz. Bu güvensizliği somutlaştıran ve "mesned"ini oluşturan hukuki sorun, 1982 Anayasası'nın metni değil Anayasa'nın "aslî bölüm"ü haline getirilip Anayasa'nın "eklenti" (teferruat) sayıldığı Başlangıç Bölümü iken, bu "Militan Demokrasi" sorununun üzerine gidilemedi ve 2007 seçimlerinden bir yıl dahi geçmemiş iken daha zorlu bir bunalım patlak verdi.
Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan: "Başlangıç bölümünde yer alan temel ilkelere dayanan demokratik ve sosyal Hukuk Devleti" tanımı, bunalımın nereden kaynaklandığını ortaya koymaktadır: "Laik, Demokratik, sosyal Hukuk Devleti" tanımı 1982 Anayasası'nı hazırlatan Derin Devlet erkânınca yeterli görülmeyip bir de "Başlangıç'ta belirtilen temel ilkeler"den söz edilmiş, böylece Başlangıç Bölümü'ndeki "Militan Demokrasi Anayasası"nın, "demokratik Hukuk Devleti Anayasası"na üstünlüğü kabul ettirilmiştir. Demek oluyor ki görünüşde tek bir Anayasa olmakla birlikte, aslında iki ayrı Anayasa, diğer bir deyişle; "şizofrenik" bir olgu vardır: Hangi Anayasa'ya uyulacaktır? Militan Demokrasi Anayasası'na mı? Yoksa, Demokratik Hukuk Devleti Anayasası'na mı?
