Mazlumder Bursa Şubesi tarafından düzenlenen “Adalet ve Ahlak” temalı İnsan Hakları Okulu eğitim seminerleri 4 haftasını tamamlayarak sona erdi. 28 Şubat Cumartesi günü saat: 13:00’da Ördekli Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen eğitim seminerlerinin son haftasına; Hukukçu Yazar Muharrem BALCI - Sivil Toplum-İktidar-Ahlak İlişkisi ve Doç Dr. Kasım KÜÇÜKALP - Modern Dünyada Ahlakın Kimliği başlıkları ile konuşmacı olarak katıldılar.
Sözü ilk olarak Doç. Dr. Kasım KÜÇÜKALP aldı. Sayın KÜÇÜKALP’in konuşmasından bazı notlar şu şekilde: “Bugün 28 Şubat, aslında 28 Şubat ona önem atfettiğimiz kadar güçlü. Dünya ile kurduğumuz ilişki sahih olduğu sürece bu ve buna benzer zulümlerin de hiçbir gücü kalmayacaktır. Çünkü biz inanıyoruz ki; ilim ve mülk yalnız Allah’ındır bu anlamda Müslüman bir şeye sahip olamaz ve dolayısıyla da kaybedeceği bir şey de yoktur.
Düşünce güzergahları kendine özgü paradigmalara sahiptir. Anlam, gerçeklik, meşruiyet, değer, normal vb. çerçevelerini de bu kendine özgü değerler dizisi ile tayin ve tespit eder. 17.yy dan itibaren özne merkezli düşünce biçimi değerle, inançla, anlamla olan ilişkimizi belirlemeye başladı. Bu mantığın sorgulanması çözülmesi, bu batıl anlayışın kendi içerisindeki kaçınılmaz güzergahından kurtulmak için hayati önem taşımaktadır. Örneğin klasik anlamda insan tek başına telakki edilmiyordu, insan bir kemal kavramı yani öte dünya, Tanrı, toplum ve sorumlulukları çerçevesinde temel erdemin adalet olduğu beşerin bir ufku olarak görülüyordu. Modern anlayışla birlikte bu kozmos yerle bir oldu. Kopernik Devrimi, Kepler ve Newton fiziği ile olgunlaşan matematiksel bir yere doğru evirildi. Kısaca niceliğin egemen olduğu, insanın varlık aleminden koparılıp, atom parçaları gibi özne olarak bireyliği ile yegane hakim kabul edildiği bir ’insan’ yerini aldı. Yeni anlayışta eşya, evren, Tanrı bu öznede temellendirildi ve bu karşımıza Hümanizm olarak çıktı. Bu anlayışta artık, varlık, Tanrı, her şey beşeri aklın sınırlarına indirgenmiş ve ancak bu sınırlı ölçü ile kabul ediliyordu. Akla indirgenmiş ve özneleştirilmiş bu yeni sınırlı insan teki ile ‘doğallık’ ‘ doğal hukuk’ vb. de evrenselliğin yegane ölçüsü kabul edildi.
Modern inançla şekillenmiş, genel olarak iki ahlak anlayışından söz edilebilir; vazife ahlakı ve yararcı ahlak. Bunların evrensellik iddiası vardır ancak indirgenmiş ve bireyselliği ile bütünden koparılmış bu bireyin neden kendi çıkarı için değil de genelin faydasına veya sırf doğru olduğu için bir ahlaki davranışı yerine getirmesini açıklayamazlar. Dostoyevski’nin dediği gibi ‘Tanrı yoksa her şey mubahtır’. Ancak benlik; Yaratıcıdan, ahiretten, hesap vermekten, aileden, toplumdan bağımsız düşünülemez. Bu bütünlüğün içerisinde adalet ile felah ile anlam kazanır. Bugün hümanist rasyonalizm ile birey kendini bile anlamlandırmaktan aciz neden niçin sorularının cevapsız kaldığı nihilist bir konuma geldi. Oysa insan da bir çiçeğin toprak ile olan hayati bağı gibi özgürleşebilir. İyiliğin ahlakın ve özgürlüğün gerçekleşmesi için gerçek yuvasında kul olması gerekir.
Modern düşünce güzergahı kaçınılmaz olarak kendi paradigması ve anlam dünyası içerisinde bir meşrulaştırmaya sahiptir. Örneğin başörtüsü bir hak mıdır? Bu bir hak değil vazifedir/emirdir. Müslümanlar olarak; özgürlük, eşitlik, doğal hukuk alanına kapı araladık. Fakat bu bir hak diyerek savunmaya geçtiğimiz zaman aynı modern güzergah bizi eşcinsel haklarının savunmasına da götürecektir. Biz Müslüman olarak her şeye saygı duyamayız. Bizlerin inandığı emirler yasaklar haramlar helaller vardır. Modern anlamda savruk bir değerler rölativizmini asla içselleştiremeyiz. Meseleleri epistemik bir meşrulaştırma veya pragmatist bir takım araçlarla ele alamayız. Çünkü bunlar Müslümanca varoluşumuzla ilgilidir.”
Kısa bir ara ve ikramın ardından, ikinci olarak sözü Hukukçu Yazar Muharrem BALCI aldı.
Sayın BALCI’nın daha öncede paylaştığımız ve 4. hafta seminerinde çıktısını dağıttığımız “Sivilleşme” başlıklı araştırma yazısını aşağıdaki linkten indirebilirsiniz:
webimage/file/Muharrem BALCI-Sivillesme.pdf
Muharrem BALCI özet olarak kendi çizdiği bazı çerçeveler ile ‘Sivilleşme’ bağlamında şu hususlara değindi: “Türkiyede sivilleşme daha çok 1980’lerden itibaren gündeme gelmiştir. Sivilleşme batıdan ödünç alınmış bir kavramdır ve sekülerleşmeyi de içinde barındırır. Bu ödünç kavramın dönüştürülmesi gerekir. Sivilleşmenin tarifleri ile ilgili şunlar söylenebilir: Sivilleşme, herhangi bir otoritenin etkisinde kalmaksızın ve belirli kalıplara sığmayacak şekilde esnek ve farklılıklara açık olma halidir. Sivilleşme sadece biçimsel bir dönüşümü değil, zihin, duygu ve davranış olmak üzerine oturtulmuş hali ifade eder. (Rüştü YEŞİL) ‘Sonradan kazanılan’ ifadesi, sivilleşmenin bir karşıtının bulunduğunu veya sivilleşmenin bir karşıtlık üzerine kurulduğunu anlatır. Sivil toplum ve STK kavramlarına, uluslar arası sistemin liberal yönlendirmesiyle değil, sivil itaatsizliği temel alan bakış açısıyla, düzen karşıtı fakat arızî olmayan muhaliflik penceresinden, bir başka deyişle karşıtlarının kurumlarını meşrulaştırmadan bakıyoruz. Sivil toplum bu coğrafyanın ve toplumumuzun ürettiği bir kavram değildir. Kimilerine göre kirlenmiş bir kavram (Ali Bulaç), kimilerine göre oryantalist bir kavram (Yasin Aktay), kimilerine göre de anlamı çeşitlendirilmiş, içinde hem sivil toplum hem uzmanlık olan tartışmalı bir kavram(Koray Gümüş) dır.
Bir yerde otorite varsa, hak ihlali de kaçınılmazdır ve iktidarın ifsad etmediği belki sadece peygamberlerdir. Sivilleşme de devlet/otorite tarihi kadar eskidir, kadim kültürümüzdeki karşılıkları ‘vakıf’ ve ‘ahilik’tir. Geleneksel dernek ve vakıfların, “emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker (iyiliği emretme, kötülükten sakındırma) ilkesiyle yaptıkları çalışmalar ifsadın karşısında bir çeşit sivil itaatsizlik olarak hayra davet etme imkânı sunmaktadır. Ancak tarihsel tecrübelere baktığımız zaman sivil olarak ortaya çıkan ve hükümet dışı kuruluş olarak kendini tanımlayan bazı yapılanmalar bir müddet sonra sadece bir hayır kurumu olarak sistemin kurumlarını meşrulaştırmada kullanılabilmektedir.
Liberal proje, özgürlüğün ve eşitliğin herkese istenildiği kadarını vermeyi amaçlayan proje olmadığı halde, özgürlük talepleriyle liberal projelerden nem’alanan sivil toplum kuruluşları, bir müddet sonra kendilerine görece özgürlük imkânı sağlayan düzenle düz olarak hayatiyetini devam ettirmektedir. Mesela bugün güncel olarak tartışılan ‘İç Güvenlik Yasa Tasarısına’ tüm STK’lar karşı çıkmalıdır ancak düzenle bir oldukları için bu gerçekleşmiyor. Bu gelişme bir bakıma sivil toplumun kendi kendini yok etmesidir. Düzene karşı 28 şubatta Müslümanlar olarak bu zeminde onurumuzun tavan yaptığı bi mücadele örneği sergiledik. Mazlumder o zmanlar bir günde 110 avukatı görevlendirebiliyordu. Bu muzzam bir gönüllülük ve onurla gerçekleştirilmiş bir mücadele örnekliğiydi. Ancak zaman içerisinde düzenle düz olan seküler sivil toplum kuruluşlarının yerini İslami STK’lar aldı ve devletten/hükümetten nemalanmadan adil şahitliği yerine getirmeye çalışan kişi ve kuruluşlar yalnızlaştırıldı.
Farklılıklar Allah’ın ayetlerindendir ancak otorite farklılıkların mekanı değildir. Devlet/otorite kendine şirk koşulmasını asla kabul etmez. Örneğin hükümet açıkça anlaşma yaptığı birlikte hareket ettiği cemaati şimdi kendine ortak oluyor/ortak koşuyor diye dışlıyor, yok ediyor. Açık bir örnek daha vereyim, bugün hakim-savcı olmak için iki seçeneğiniz var ya imam hatipli olacaksınız yada ilim yayma cemiyetinden yetişmiş olacaksınız üçüncü bir seçenek yok.
Esasen sivil toplum ne devletten nema’lanmayı hedefler, ne de sadece sınırlı bir kesim için hareket eder. Sivil toplum vicdanı; tüm mazlumları, hakkı zail olmuşları ve insanların tamamını kapsar. Devletler hiçbir zaman bir hakkı vermez mücadele sonucunda haklar alınır. Kızım Macide Allah’ın emri için eylem yaparken, mücadele ederken karşısında duranlar şimdi çıkıp başörtüsünü biz serbest bıraktık, bu hakkı verdik diyorlar. Zulüm otoriteleri hiçbir hakkı mücadele olmadan yerine teslim etmez. ‘Türkiye bir hukuk devletidir’ bunu kim söylüyorsa yalan söylüyordur. İletişim toplumu, bilgi toplumu, hukuk toplumu, olmadan hukuk devleti olmaz ve haklar elde edilemez.
Özgürlük-İnsan ilşkisine baktığımızda Alak suresi; insan-insan, insan-tabiat, insan-Allah ilşkisi bağlamında meseleyi ele alır ve bize bu bağlamda bir ufuk çizer. Ve Kalem Suresinde geçen ‘Bahçe Sahipleri’ kıssasıda iyiliğin adaletin yaygınlaşması için Kadir-i Mutlak olan Allah’ın yegane belirleyici olarak tayin edilmesini bizlere hatırlatır ve bunu emreder. Özgürlük, pasifizm çemberini kırma azmi ve çabasıyla donatılmış, özgür ve onurlu insanların dünyasında, şu an ve gelecek için, her yerde, düşünsel ve eylemsel pratikte, üstün bir adanmışlık bağlamında var olabilmekle mümkündür. Özgürlük, “izzet ve kudreti Allah’ın ve Allah’ın mazlum kullarının yanında arama” keyfiyetidir. İsyandan, içi boş feverandan bağımsız ve bağlantısız; bir duruş, bir konumdur.
Sivil itaatsizlik; doğal hukuk, sözleşme kuramı, yararcılık teorisi ve pozitif hukuk düşüncesi içinde meşruiyetini bulmuştur. Sivil İtaatsizliğin unsurlarını: yasaya aykırılık (illegalite),şiddetsizlik, alenilik (kamuya açık oluş), hukuk devleti düşüncesi ile çelişmeyen siyasi ahlaki yönelim (ortak adalet anlayışına, kamu vicdanına yönelik bir çağrı), çiğnenen hukuk normunun yaptırımına katılma ve katlanma tutumu (politik ve hukuki sorumluluğun üstlenilmesi), sistemin geneline değil tekil haksızlıklara karşı olması, ciddi haksızlıklara karşı yapılması ve haksızlıkla makûl bir ilişki içinde olması, haksızlıklarla ilgili çifte standart kullanılmaması olarak sıralayabiliriz. Sivil itaatsizliğe örnek olarak: Antigone Olayı, Sokrates’in Savunması, Henry David Thoreau, Mahatma Gandhi, Ebul Kelam Azad’ın Savunması, Lev Tolstoy, Martin Luther King, Muhammed Ali Clay, Düşünceye Özgürlük Kitabına İmza Kampanyası, Cumartesi Anneleri, Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık, Başörtüsü Eylemleri, İnanca Saygı-Düşünceye Özgürlük İçin Bütün Türkiye El Ele Eylemi, Kocaeli – Sakarya – Akyazı Başörtüsüne Özgürlük Platformları, Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimi Protesto Eylemleri, Beyaz Yürüyüş örnek olarak verilebilir.
Sözlerimi son olarak Aliya İzzetbegoviç’ten ‘Tebaa ve İtizalciler (İtaat edenler ve karşı çıkanlar)’ konusunda bir alıntı ile bitirmek istiyorum: ‘İnsanlar var ki güçlü iktidarlara hayrandırlar; disiplini ve ordularda görülen, amiri ve memuru belli olan düzeni severler. Yeni kurulan şehir semtleri, sıraları dosdoğru ve cepheleri hep aynı olan evleriyle onların zevklerine uygundur. Müzik bandoları, formaları, gösterileri, resmi geçitleri ve bunlar gibi hayatı “güzelleştiren” ve kolaylaştıran şeyleri beğenirler. Bilhassa her şey “kanuna uygun” olsun isterler. Bunlar tebaa zihniyetli insanlardır ve tabi olmayı; emniyeti, intizamı, teşkilatı, amirlerince methedilmeyi, onların gözüne girmeyi severler. Onlar şerefli, sakin, sadık ve hatta dürüst vatandaşlardır. Tebaa iktidarı, iktidar da tebaayı sever. Onlar beraberdir, bir bütünün parçaları gibi. Otorite yoksa bile tebaa onu icad eder.
Öbür tarafta mutsuz, lanetlenmiş veya lanetli ve daima gayrı memnun bir insan grubu vardır. Bunlar hep yeni bir şey isterler; ekmek yerine daha ziyade hürriyetten, intizam ve barış yerine daha ziyade insanın şahsiyetinden bahsederler. Geçimlerini hükümdara borçlu olduklarını kabul etmeyip, bilakis, hükümdarı da kendilerinin beslediklerini iddia ederler. Bu daimi itizalciler umumiyetle iktidarı sevmezler, iktidar da onları sevmez. Tebaa, insanlara, otoritelere, putlara; hürriyetçiler ve isyancılar ise tek bir Tanrı’ya taparlar. Putperestlik köleliğe ve boyun eğmeye nasıl engel teşkil etmiyorsa, hakiki din de hürriyete mani değildir. Bu iki gruptan hangisine mensup olduğunuza kendiniz karar verin.’”
Soru-Cevap bölümünün ardından İnsan Hakları Okulu 4 haftasını tamamlayarak sona erdi.
Katılımcılara verilecek olan sertifikalar için ayrıca duyuru yapılacaktır.
Mazlumder Bursa Şubesi