31 Ara 2008 - 23:00
İslâm’da İnsan Hak Ve Hürriyetleri Beyannâmesi
İslâm Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği’nde Dünya İslâm Konseyi, İslâm’da İnsan Hakları Beyânnâmesi hazırlıklarına 1979 yılında başlamış, Muâsır İslâm Hukukçuları, Dünya İslâm Hukuku’nun temel kaynaklarına dayanarak konuyu bütün ayrıntıları ile incelemiş ve 19 Eylül 1981’de “Meşru’-i Vesika-i Hukuk ve Vâcibât’il İhsâniye Fi’l-İslâm” adıyla Arapça, Fransızca ve İngilizce olarak bu beyânnâmeyi yayınlamıştır. Beyânnâme Birleşmiş Milletlerce de kabul edilmiştir. Türkçeye Prof Dr Ahmet Akgündüz kazandırmıştır.
TAKDİM
Hamd Allâh’a olsun ve salât ile selâm da Allâh’ın Peygamberi Seyyidimiz Abdullah oğlu Muhammed’e, O’nun âlına, ashabına ve O’nun getirdiği hidayet yoluna tabi olanlara olsun.
Hamd ve sâlâttan sonra şunu belirtelim ki, bu beyânnâme, Dünya İslâm Konseyi’nin neşrettiği ikinci belgedir ve İslâm’da İnsan Haklarını ihtiva etmektedir.
Daha önce İslâm Konseyi, İslâm Nizamı’nın genel çerçevesini teşkil eden Evrensel İslâm beyânnâmesi’ni neşretmişti. Her iki vesikanın da Hicri XV. Asrın girişine ve dünyadaki İslâmi hizmetlerin ve hareketlerin başarılı olduğu bir döneme rastlaması, İnşaallah hayra işarettir.
İslâm’da insan hakları, herhangi bir kralın yahut idarecinin ihsanı olarak kabul edilmediği gibi, mahalli bir otorite yahut milletlerarası bir müessesenin aldığı bir kararda değildir. Belki insan hakları, kaynağı ilahi olan bir hükümle kesin olarak kabul edilen fıtri haklardır. Bu sebeple hiç biri inkar edilemez, ortadan aldırılamaz, çiğnenemez, bu haklara tecavüz edilmesine müsamaha ile bakılamaz ve bu haklardan asla vazgeçilemez.
Bugün ilan ettiğimiz İslâm’da İnsan Hakları belgesi, çok samimi bir gayretin neticesi ve meyvesidir. Bunun ortaya çıkması için, çok sayıda İslâm Mütefekkirleri ve İslâmi hareket liderlerinin katkıları olmuştur. Gösterilen gayret neticesinde, hamd olsun, Allah’ın Kitab-ı Kur’an ve Rasulü’nün Sünnetine dayanılarak insan haklarına şâmil bir beyânnâme ortaya çıkmıştır.
Dünya İslâm Konseyi, bu beyannâmeyi bütün dünyaya ilan etmekle ümit etmektedir ki, bu hizmet, muâsır Müslüman’a bugünkü cihadında bir katkı olsun, Müslüman lider ve idarecilere, kendi aralarında ve başkalarıyla olan münasebetlerinde hakkı tavsiye bir vesile ve davet olsun. Hiçbir Müslüman’ın cahil kalağı düşünülemeyen İslâm’ın vâz ve kabul ettiği insan haklarına hürmette, Müslüman milletleri ve halkıyla olan münasebetlerinde, idare tarz ve metotlarında ve nihayet şahsi ve siyasi hayatlarında, kendilerine uyulması gereken, nihai bir hedef olsun.
Aynı şekilde İslâm konseyi bu beyannâmenin insan haklarıyla ilgilenen mahalli ve milletlerarası kuruluşlar tarafından yeterince ilgi ile karşılanacağını, bu müesseselerin elinde konu ile alakalı dokümanların bir yenisini teşkil edeceğini ve yaşanan hayatta da bu belgedeki esaslara uyulması için çağrı yapılacağını ümit etmektedir.
Allah’tan dileğimiz, bu belgenin hazırlanmasına katkıda bulunan herkese mükafatını ihsan etmesi, bu beyânnâmeye kalpleri, gönülleri açması ve böylece Müslümanların hayatında yeni bir dönem başlatmasıdır.
21 Zilkade 1401
19 Eylül 1981
Salih Azam
Genel Sekreter
GİRİŞ
İslâm, on dört asırdır, insan haklarını bütün derinliği ve kapsamıyla kabul ve ilan etmiş, insan haklarının korunması için bütün koruyucu tedbir ve müeyyidelerini vaz etmiş ve İslâm toplumunu da, bu hakları teyit ve tekit edecek temel esas ve prensiplerle tanzim eylemiştir.
İslâm, âlemlerin Rab’bı olan Allah (c.c.)’ın insanlara tebliğ edilmek ve insanları hak, adalet, hayr ve huzurun hakim olacağı güzel bir hayata hidayet etmek üzere, Peygamberlere vahiy yoluyla gönderdiği semavi davetlerin sonuncusudur.
Buradan hareketle Müslümanların üzerine bütün insanlara İslâm’ın davetini anlatmaları, şu emri ilahi gereğince bir vecibedir. “Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, onlar herkesi hayra davet etsinler, iyiliği emretsinler kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendileridir.” Ayrıca insaniyet hakkının ifası, alemin düştüğü bunca hata deryasından kurtarılması ve milletlerin karşı karşıya kaldığı çeşitli bela girdaplarından kurtulma gayretlerine katkıda bulunma mükellefiyetinin de gereğidir.
Biz Müslümanlar, milletlerimiz ve memleketlerimiz farklı olsa da,
- Vâhid-ü Kahhar olan Allah’a (c.c.) ubudiyetimizden (kulluktan);
- Dünya ve Ahiret’te her işin sahibinin O olduğuna, hepimizin dönüşünün sonunda O’na olacağına, insanı yer yüzüne halife yapıp kainattaki her şeyi insanın eline verdikten sonra, insanın hayrına ve yararına olan şeylere onu hidayet edecek olanın da ancak O olabileceğine olan imanımızdan;
- Rab’bimiz tarafında gönderilen peygamberlerin getirdiği hak dinin tek olduğunu ve peygamberlerin her birinin hak dinin binasına birer kerpiç koyduklarını, nihayet Allah (c.c.)’ın, Rasulullah’ın “Ben nübüvvet binasının son taşıyım; ben, peygamberlerin sonuncusuyum” hadisinde ifade ettiği gibi hak dinin binasını Haz Muhammed (S.A.V.)’in risâleti ile tamamladığını tasdikimizden;
- İnsan aklının, Allah (c.c.)’in hidayet ve vahyi olmadan insan hayatı için en doğru yolu bulabilmekten aciz olduğunu teslim ettiğimizden;
- Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ışığında, insanın kâinattaki gerçek yerini, icadında ki gayeyi ve yaratılışındaki hikmeti görebildiğimizden;
- İnsana, yaratıcısının izafe ettiği şeref izzet ve çoğu mahlûkata olan üstünlüğünü bildiğimizden;
- İnsanı, yüce Rab’binin, sayısız nimetleriyle ihata (donattığını) ettiğini gördüğümüzden;
- Milletleri ve bölgeleri ayrı ayrıda olsa, Müslümanları tek beden haline getirin ümmet mefhumunu gerçek manada idrak ettiğimizden;
- Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu bozuk düzenleri ve günahkâr nizamları, derinden derine anlayabildiğimizden;
- İnsan toplumunun bir azası olarak, insanlığa karşı her an hissettiğimiz sorumluluğumuzu ifa etmeye olan gerçek arzumuzdan;
- İslâm’ın boyunlarımıza yüklediği tebliğ emanetini, daha faziletli bir hayatı elde etmeye çalışma azmiyle, ifâ edebilmeye olan hırsımızdan;
- Bu elde etmeye hırs gösterdiğimiz faziletli hayat;
- Fazilet üstüne kaim ve her türlü rezilliklerden uzak…
- Karşılıklı husumet yerine karşılıklı yardımlaşmanın ve düşmanlık yerine kardeşliğin hâkim olduğu…
- Harpler ve meydan kavgaları yerine emniyet ve yardımlaşmanın geçtiği…
- İnsanın, kula kulluk, ırka ve bölgeye dayalı tefrika, zulüm ve zilletin altında sıkışıp boğulmasına bedel, hürriyet, eşitlik, kardeşlik, izzet ve şeref manalarını teneffüs edebileceği bir hayat…
Böylece insan vücut âlemine gönderiliş vazifesini ifâ etmeye yani yaratıcısına ibadet ve kâinata şâmil bir imar hareketine hazır olacak.
Bu hayat insana yaratıcısının nimetlerinden yararlanma imkanı verecek, büyük bir aile görünümünde olan insanlık ailesine karşı vazifelerini ifâ etme fırsatı doğacak…
İşte bütün bunlardan güç ve ilham alarak biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Nebeviye ye dayanarak, İslâm’da İnsan Hakları Beyânnâmesini ilan ediyoruz.
İlan edilen şekliyle, insan hakları beyannamesi ebedidir, İçinden birinin iptali, tadili, ilgası veya askıya alınması asla caiz değildir. Bunlar öyle haklardır ki, yaratıcımız bunları vaz etmiştir. Dolayısıyla kim olursa olsun, beşerin bunları askıya alması, bunlara tecavüz etmesi, fertlerin veya toplumun temsil eden müesseselerin iradeleriyle bunlardan vazgeçilmesi mümkün değildir. Bu hakların ikrar ve kabulü, gerçek bir İslâm Toplumu’nun kurulması için doğru bir adım ve başlangıçtır;
1-Öyle bir toplum ki, insanlar o toplumda eşit olsun; fertler arasında nes’eb, ırk cinsiyet, renk, dil veya dine dayanan imtiyaz ve ayırım bulunmasın.
2-Öyle bir toplum ki, orada eşitlik, haklardan yararlanmada ve ödevleri ifada esas kabul edilsin. Müşterek insan olma özelliğinden kaynaklanan eşitlik olsun. “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık” (Kur’an-ı Kerim Hucurat 13) Yaratıcının insan ihsân ettiği insanlık boyası, bu eşitliğin esasını teşkil etsin. “Yemin ederiz ki, biz, insanoğlunu şerefli kıldık, onlar karada ve denizde bineklere yükledik, onlara güzel şeyleri rızık olarak ihsân ettik ve yarattığımız mahkukâtın çoğuna onları bir çok faziletlerle üstün kıldık” (Kur’an-ı Kerim İsrâ 70)
3-Öyle bir toplum ki, orada insan hürriyeti, hayatın eş anlamlısı olsun, insan hür olarak doğsun ve hürriyetin gölgesinde kendini bulsun, zillet, kölelik, zulüm ve baskıdan emin olsun.
4-Öyle bir toplum ki, aile toplumun direği olarak görülsün, aileye gereken şefkat ve himâye gösterilsin, ailenin istikrarı ve ilerlemesi için bütün sebepler hazırlansın.
5-Öyle bir toplum ki, idareci ve halk, yaratıcı tarafından vâz olunan hukuk önünde eşit olsun, kimsenin imtiyaz ve ayırımı bulunmasın.
6-Öyle bir toplum ki, idari otorite, idareci sınıfının boynuna konulan bir emanet gibi kabul edilsin, gayeleri de İslâm hukukunun çizdiği gayeleri, yine bu hukuk nizamının gösterdiği metodlarla gerçekleştirmek olsun
7-Öyle bir toplum ki, orada her fert Allah’ın tek başına bütün kâinatın maliki olduğuna, kâinattaki her şeyin Allah’ın bütün mahlûkatının emrine verildiğine inansın. Bunun Allah’ın fazlı ve atası olduğunu, kimseni daha önceden bunlara istihkak kesp etmediğini kabul etsin, her insanın bu ilahi atadan nasibini alabileceğini kabul etsin. “Size, kendi lütuf ve ihsânından olmak üzere, göklerde ve yeryüzünde her şeyi musahhar etmiştir” (Kur’an-ı Kerim Câsiye 13)
8-Öyle bir toplum ki, orada İslâm ümmetinin meselelerini tanzim eden siyasetlerin ve bu siyasetleri tatbik ve tenfiz edecek olan yüksek otorite organlarının esaslarını, “şûra” prensibi teşkil etsin. “Onlar, meselelerini ve işlerini şura ile hallederler” (Kur’an-ı Kerim Şûra 13)
9-Öyle bir toplum ki, orada her fert, gücü ve kabiliyeti nispetinde sorumluluklar yüklenmek ve İslâm Milleti’nin önünde dünyevi olarak ve yaratıcısını huzurunda ise, uhrevi olarak hesap verebilmesi için, bütün fertlere eşit fırsatlar tanınsın.
10-Öyle bir toplum ki, orada mahkeme önünde ve hatta yargılama anında, idare edilenle idare eden eşit tutulsun.
11- Öyle bir toplum ki, orada her fert toplumun gönlü gibi olsun, cemiyet aleyhine bir suç işleyen insana karşı sırf Allah için ve teklifsiz dava açabilsin, başkasından bu konuda yardım talep edebilsin, başkaları da ona yardım etsin ve haklı davasında onu yalnız bırakmasın.
12-Öyle bir toplum ki, dalaletin ve tuğyanın bütün çeşitlerini reddedip içinde yaşayan her ferdin emniyet, hürriyet, şeref ve adalet haklarını tekeffül etsin, bunu İslâm’In insanlar için tanıdığı haklar çerçevesinde yapsın.
İşte İslâm’ın insanlar için tanıdığı hakları, biraz sonra takdim edeceğimiz İslâm’da İnsan Hakları Beyannamesi bütün dünyaya ilan etmektedir. (İlan edilen tamamen Kuran ile Sünnetin hükümlerine dayanan bu beyanname, İslâm’daki insan haklarının tamamını kapsamamaktadır. Ancak bir örnek olması açısından çok önemlidir. Yoksa bütün hak ve hürriyetleri, İslâm’da tanzim edilmiştir ve bunlara ait hükümleri Kur’an ve Sünnet ile bunların şerhleri mahiyetinde bulunan fıkıh kitaplarında bulmak mümkündür.)
İSLM’DA İNSAN HAK VE HÜRRİYETLERİ BEYANNMESİ
Bismillâhirrahmânirrahîm
Madde 1 : HAYAT HAKKI
A-İnsan hayatı mukaddes ve dokunulmazdır. Hiç kimsenin insan hayatına tecavüzde bulunması caiz değildir. Bu dokunulmazlık ve kutsiyet, ancak şer’i hükümler çerçevesinde ve onların kabûl edeceği yollarla kaldırılabilir.
B-İnsanın maddi ve manevi varlığı, korunmuştur; İslâm Hukuku, hayatında ve ölümünden sonra insanın varlığını korur. İnsan cesedine saygı ve rıfk ile muamele etmek, mü’minin vazifesidir. İnsanın ayıplarını ve örtülmesi gereken uzuvlarını örtmek bir vecibedir.
Madde 2 : HÜRRİYET HAKKI
A-Hürriyet hakkı, tıpkı insan hayatı gibi dokunulmazdır. İnsanın doğuşu ile birlikte var olan tabii ve ilk hakkıdır. İnsanla beraber kalır ve hayat devam ettikçe devam eder. Kimse hürriyet hakkına tecavüz edemez. Fertlerin hürriyetlerini korumak için yeterli kanuni tedbirlerin alınması icap eder. Şer’i hükümler çerçevesinde ve hukukun kabul ettiği yollar dışında, hürriyetlerin kayıtlanması ve sınırlandırılması caiz değildir.
B-Hiçbir milletin bir diğer milletin hürriyetine tecavüz etmesi caiz olamaz. Tecavüz eden milletin, bu tecavüzünden hemen vazgeçmesi ve ihlal ettiği hürriyeti mümkün olan bütün yollarla derhal iade etmesi gerekir. Milletlerarası kuruluşlarında, hürriyet için mücadele eden milletlere yardımcı olmaları icap eder. Müslümanların ise, bu vecibeyi yüklenerek bu hususta ihmal göstermemeleri dini bir vazifedir.
Madde 3: EŞİTLİK HAKKI
A-Bütün insanlar, kanun (şerîat) önünde eşittirler. Hukuk’un fertlere uygulanması açısından aralarında herhangi bir kimsenin imtiyaz hakkı mevcut değildir. Aynı şekilde hukukun fertleri koruması hususunda da herhangi bir imtiyaz mevzu bahis olamaz.
B-Bütün insanlar insan olmaları itibari ile eşittirler. Aralarındaki üstünlük ancak amellerine göre olabilir. Herhangi bir şahsın bir diğerinin maruz bırakılamayacağı zarar veya tehlike ile karşı karşıya bırakılması asla caiz değildir. Fertler arasında, cinsiyet, ırk renk, dil yâhut din esasına göre ayırım yapan her fikir nizam ve yasama faaliyeti, İslâm’ın bu zikredilen umumi esası ile tezat teşkil eder.
C-Her fert fırsat eşitliği çerçevesinde ve diğer fertlere tanınan fırsatlar ve imkânlar dairesinde, kamuya ait maddi kaynaklardan yararlanma hakkına sahiptir. Gösterilen gayret ve emek aynı olduğu ve ücrete hak kazandıran iş kemiyet ve keyfiyet itibari ile farklılık arz etmediği sürece fertler arasında ücret ve emeğin karşılığı açısından ayırım yapılması caz değildir.
Madde 4: ADALETE BAŞBURMA HAKKI
A-Her fert, şerîat önünde hak arama hürriyetine sahiptir ve sadece İslâm Hukuku hükümlerine göre yargılanmayı talep etme hakkına haizdir.
B-Her fert, maruz kalacağı zulme karşı kendini müdafaa etme hakkına sahiptir. İmkânları ölçüsünde, başkasının maruz kaldığı zulmü defetmek, her ferdin vecibesidir.
Fertler, haklarını koruyup adaletle muamele edecek ve maruz kalacakları zarar ve zulmü defedecek bir yüksek otoriteye (idare, yasama ve yargı gibi) müracaat etme hakkına da sahiptir. Müslüman devlet reisinin, böyle bir yüksek otoriteyi tesis etmesi ve bu organın bağımsızlığını ve tarafsızlığını temin edecek bütün tedbirleri alması en önemli vazifesidir.
C-Her ferdin, sırf Allah rızası için ve talebe ihtiyaç duymadan (hisbetenlillah), diğer fertlerin ve cemaatin yani kamunun haklarını müdafaa etmesi, hem hakkı ve hem de görevidir.
D-Hiçbir gerekçe ile bir ferdin nefsini müdafaa etmesine yani savunma hakkına karşı çıkılamaz ve engellenemez.
E-Hiç kimse, İslâm Hukuku’na aykırı bir emre itaat etmesi için bir Müslüman’ı zorlayamaz. Böyle bir emir karşısında ve mâsiyetle emredildiği taktirde, emreden makam kim olursa olsun, Müslüman ferdin de “Hayır” demek vazifesidir. Müslüman toplumun ise, ferdin bu reddini ve hatta desteklemesini ve onu korumasını beklemek, Müslüman derdin tabii hakkıdır.
Madde 5: ADİL YARGILANMAYI TALEP ETME HAKKI (Kanuni Yargı Yolu)
A-İslâm’da asıl olan, ferdin suçsuzluğudur (Beratı zimmet asıldır). Bu hal, kişinin herhangi bir suçtan dolayı sanık durumuna düştüğünde de devam eder ve sanık adil bir mahkeme önünde yargılanıp suçu sabit görülünceye kadar sürer.
B-Seri bir nass yani bir kanun metni bulunmadan kimse suçlanamaz. (Zira suçta ve cezada kanunilik esastır). Dinin zaruriyet denilen hükümlerini bilmemek, Müslüman için mazeret teşkil edemez. Ancak bilmemezlik hali sabit görüldüğünde, kanunu bilmemek, sadece had cezalarını düşüren bir şüphe olarak kabul edilir.
C-Tam kazâ yetkisine sahip bir mahkeme önünde, reddedilemez delillerle suçu işlediği sabit olmadıkça, hiç kimsenin suçlu olduğuna hükmedilemez ve herhangi bir cürümden dolayı cezalandırılamaz.
D-Hiçbir halde, cezanın, İslâm Hukuku’nun suç için çizdiği sınırı tecavüz etmesi caiz değildir. Had cezalarını bertaraf etmek için, suçun işlendiği şart ve halleri göz önünde bulundurmak, İslâm Hukuku’nun temel esaslarındandır.
E-İnsan, başkasının suçundan dolayı yargılanamaz. Her insan, kendi fiilinden müstakil olarak sorumludur; yani cezai sorumluluk şahsidir. Hiçbir halde, bir şahsa ait sorumluluğun, onun aile ve yakınlarına yahut çevresi ve arkadaşlarına yüklemesi caiz olamaz.
Madde 6: YÜKSEK OTORİTENİN ZULMÜNDEN KORUNMA HAKKI
Her fert, yürütme, yasama ve yargı gibi yüksek otoritenin tecavüzlerinden korunma hakkına sahiptir. Bu sebeple kendisine isnat edilen kanuna aykırı fiili işlediğine delalet eden kuvvetli karineler bulunmadıkça, kimse yaptığı iler ve içinde bulunduğu hallerin gerekçesini açıklamak mecburiyetinde bulunamaz ve herhangi bir itham da yapılamaz.
Madde 7: İŞKENCEDEN KORUNMA HAKKI
A-Sanıktan da öte, suçluya dahi işkence yapmak caiz değildir. Nasıl ki, bir şahsı işlemediği suçu itiraf etmeye zorlamak caiz görülmemiştir ve ikrah ve icbar yoluyla elde edilen beyan ve ikrarlar, geçersiz batıldır.
B-Ferdin işlediği suç ne olursa olsun ve İslâm Hukuku’nun o suça taktir ettiği ceza nasıl olursa olsun, ferdin insaniyeti ve insan olması hasebiyle sahip olduğu şeref ve asaleti, mahfuz kalır.
Madde 8: IRZ VE NAMUSUNU KORUMA HAKKI
Ferdin ırz ve namusu muhteremdir, dokunulmazdır; bunların hurmeti asla çiğnenemez. Kişinin özel hayatının tecessüsü, gizli ve ayıp hallerinin araştırılması, onun şahsiyetine ve özel hayatına izni olmadan müdahale edilmesi haramdır; yani şiddetle yasaklanmıştır.
Madde 9: SIĞINMA HAKKI
A-İşkenceye ve zulme maruz her Müslüman, Dâr’ül İslâm sınırları içerisinde, emin olabileceği bir yere sığınma hakkına sahiptir. İslâmiyet bu hakkı, cinsiyeti, inancı veya rengi ne olursa olsun, her eziyete maruz şahsa tanır ve Müslümanlara da kendilerine sığınacak kimselere emniyet ve güven içinde yaşama hakkını vermeleri görevini yükler.
B-Mekke-i Mükerreme’de ki, Beytullah’il Haram, (Kâbe’nin bulunduğu mescid), bütün insanlar için emniyet ve emân yeridir; hiçbir Müslüman buradan engellenemez.
Madde 10: AZINLIK HAKLARI
A-Azınlıkların dini meselelerinde, Kur’an-ı Kerim’in “dince icbar ve ikrah yoktur” şeklinde özetlenebilecek olan genel prensibi hakimdir.
B-Azınlıkların medeni ve şahsi hallerinde ise, eğer Müslüman’ların hukukunun uygulanmasını isterlerse İslâm Hukuku hakim olur. Eğer Müslüman’ların hukukunu hakem kabul etmezlerse, ilahi bir kaynağa dayanmak şartı ile kendi dini hukuklarına göre muamele görürler.
Madde 11: KAMU HİZMETLERİNE KATILMA HAKKI
A-İslâm Ümmeti’nin her ferdi, amme maslahatı bulunan kamuya ait işlerden haberdar olma ve hayatında cereyan eden bu tür şeyleri bilme hakkına sahiptir. Ayrıca İslâm Hukuku’ndaki şura prensibi gereği, sahip olduğu kabiliyetler ve gücü nispetinde kamu işleri ve hizmetlerine katkıda bulunması da bir vazifesidir. İslâm Ümmeti’nin her ferdi, şer’i şartları bulunması halinde, kamu hizmet ve makamlarına ehil kabul edilir. BU ehliyet vasfı herhangi bir bölge yahut ırka mensup olma gibi sebeplerle sakıt olmaz (düşmez) ve eksilmez.
B-Şura prensibi, idareci sınıf ile İslâm Ümmeti arasındaki münasebetlerin esasını teşkil eder. Bu esası uygulayarak, hür iradesiyle kendi idarecilerini seçmek İslâm Ümmeti’nin tabii hakkıdır. Ayrıca İslâm Hukuku’na aykırı hareket ettiklerinde, idarecilerini muhasebeye çekip kontrol etmek ve icap ederse azletmek, İslâm Ümmeti’nin meşru hakkıdır.
Madde 12: FİKİR, İNANÇ VE FİKİR AÇIKLAMA HÜRRİYETİ VE HAKKI
A-Her şahıs İslâm hukukunun kabul ettiği umumi sınırlar çerçevesinde kaldığı sürece, kimsenin müdahale ve engellemesi olmaksızın, fikir, itikat ve bu fikir ve itikadını ifade etme hürriyeti mevcuttur. Ancak batılın tasviri ve neşri caiz olmadığı gibi, İslâm Ümmeti’nin küçük düşürülmesine yahut fuhşiyyata teşvik manasını taşıyan şeylerin neşri de caiz değildir.
B-Hür düşünce, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir görevidir.
C-Her ferdin, despot bir otorite, zalim bir idareci yahut İslâm’a muhalif bir nizamdan korkmadan, zulmü reddettiğini ve çirkin karşılandığını ilan etmesi ve imkân nispetinde karşı koyması, hem hakkı ve hem de ödevidir. Bu, cihadın en faziletlisidir.
D-Neşrinde devletin ve toplumun emniyetine zarar verecek unsurlar ihtiva etmediği sürece, doğru hakikat ve bilgilerin neşrinde herhangi bir mahsur yoktur.
E-Gayr-i Müslim’lerin dini şe’ârine (dinen hürmet edip önem verdikleri şeylere) hürmet etmek, Müslüman’ın ahlakındadır. Bu sebeple başkasının inançlarıyla alay etmek ve toplumu başka dinlerden olanlara karlı tahrik etmek, hiçbir fert için caiz olamaz.
Madde 13: DİN HÜRRİYETİ
Her şahıs, inanç hürriyetine ve itikadına uygun olarak da ibadet hürriyetine sahiptir.
Madde 14: FİKİR AÇIKLAMA HÜRRİYETİ (DAVET VE TEBLİĞ HAKKI)
A-Her fert, münferiden veya müştereken, dini ictimai, kültürel, siyasi ve benzeri yönlerinde sosyal hayata iştirak etmek hakkına sahiptir; bu hakkını kullanabilmek için zaruri olan esasları inşa etmek ve gerekli vesilelere başvurma hakkı da, söz konusu hakkın tabii bir sonucudur.
B- Her ferdin, ma’ruf ile emr edip münkerden nehy etmesi, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmayı temin gayesiyle, fertlere bu sorumluluğun altından kalkacak fırsatları doğuran müesseseleri tesis etmelerini toplumdan istemesi, hem hakkı ve hem de görevidir.
Madde 15 – İKTİSADİ HAKLAR
A - Tabiat, gerçek anlamda, bütün servetleriyle Allah’ın mülküdür. Tabii servetler, Allah’ın insana atâ ve ihsânıdırlar. Onlardan yararlanmak üzere, insanlara lütfetmiş; bu tabii servetleri yok etmeyi ve ifsâd etmeyi haram kılmıştır. Hiç kimse, kâinattaki rızık kaynaklarından başkasını mahrûm edemez ve başkasının bunlardan intifâ’ına engel olamaz.
B - Her insan, rızık elde etmek üzere, meşru’ yollardan çalışıp helal kazanç elde edebilir.
C - Özel mülkiyet meşru’dur; münferit ve müşterek mülkiyet şeklinde olabilir. Her insan çalışması ve gayretiyle kazandığını iktisâp eder.Kamu mülkiyeti de meşru’dur ve bütün milletin maslahatı için kullanılır.
D - Fakirlerin, zenginlerin mallarında mukarrer bir hakkı mevcuttur ve bunu zekât tanzim etmiştir. Bu öyle bir hakdır ki, idareciler tarafından iptali, engellenmesi ve müsamaha gösterilmesi câiz değildir; hakkın zekât vermeyenlerle savaş etme sonucuna götürse bile, bu hakkı engelliyenler karşı müsâmaha gösterilmeyecektir.
E - Tabiî servet kaynaklarını ve üretim yollarını, İslam ümmetinin maslahatı için yönlendirmek ve tanzim etmek, devletin vazifesidir (vâcibdir-; bunların ihmâl edilmesi yahut tamamen kendi haline bırakılarak bir nevi iptal edilmesi aslâ caiz değildir.
Aynı şekilde,tabiî kaynakların İslam hukukunun haram kıldığı yahut toplumun maslahatına zara veren işlerde kullanmak da caiz değildir.
F - İktisâdî gelişmeyi rayına oturtmak ve muhtemel tehlikeleri bertaraf etmek için İslâmiyet;
1- Bütün şekilleriyle aldatmayı haram kılmıştır
2- Sonu belli olmayan ve aldanma ihtimali bulunan muâmelelerle unsurlarından biri meçhul olan muâmeleleri kısaca garer’i, cehâlet’i ve ilerde çekişmelere anlaşmazlığa yol açacak her şeyi haram kılmıştır.
3- Ölçü ve tartı muâmelelerinde yapılacak hilelerle kâr sağlamayı ve karşı tarafı aldatmayı da harâm kılmıştır.
4- İhtikâr’ı (kara borsacılığı- ve serbest rekâbet mümkün olmayan ve haksız rekâbete sebep olacak olan her şeyi haram kılmıştır.
5- Ribâ yani faizi ve insanların dara düştükleri halleri istismar eden her çeşit muameleyi şiddetle yasaklamıştır.
6- Yalan ve aldatıcı olan her türlü beyân, iddia ve reklamları da yasaklamıştır.
G - mme maslahatını gözetme ve genel İslamî değerlere ehemmiyet vermek gerekir. Bu ikisi, Müslüman toplumlarda, iktisadi gelişmenin temel şartıdır.
Madde 16 – MÜLKİYET HAKKI VE KORUNMASI
mme maslahatı bulunmadıkça mülk konusu malın kıymetine denk bir bedel mâlike ödenmedikçe, helal kazanç neticesi el edilen mülkiyet hakkı, kimsenin elinden alınamaz.
Kamu mülkiyetinin dokunulmazlığı daha önemlidir ve kamu mülkiyetine tecâvüzün cezası daha şiddetlidir. Zira kamu mülkiyetine tecâvüz, bütün toplumun hakkına tecâvüzdür ve İslam ümmetinin tamamına hiyânettir.
Madde 17 – İŞÇİNİN HAKKI VE ÖDEVİ
Çalışma, İslâmın Toplum içinde yüce kabul ettiği ve yücelttiği bir semboldür. Çalışmanın vasfı(hakkı-, işi sağlam ve eksiksiz yapmak olunca, işçinin hakkı da şunlar olacaktır.
1- Eksiksiz ve geciktirmesiz olarak gayret ve emeğine denk bir ücret alacaktır.
2- İşçiye sarfettiği gayret ve emeğine uygun şerefli bir hayat temin edilmelidir.
3- Toplumun bütün fertlerinin işçiye layık olduğu değeri vermesi icabeder.
4- İhmal ve kusuru olmayan hallerde işçinin korunması ve zararlarının tanzim edilmesi gerekir.
Madde 18 – HAYATİ OLAN İHTİYAÇLARI ELDE ETME HAKKI
Her fert, hayatının devamı olan yeme, içme, giyme, mesken ve bedeninin sıhati için gerekli olan şeylerle ruhunun ve aklının sıhhati için lazım olan ilim, ma’rifeti ve kültür gibi şeyleri, İslam milletinin imkanlarının ve kaynaklarının el verdiği ölçüde, elde etme hakkına sahiptir. Bu konuda, ferde yardımcı olmak üzere, İslam ümmeti de sorumludur ve mükellefiyet altındadır.
Madde 19 – AİLE KURMA HAKKI
A - İslami çerçevede evlenme, her insanın hakkıdır. Evlenme, aile yuvasını kurmanın, çocuk elde etmenin ve nefsi iffet içinde muhafaza eylemenin tek meşru’ yoludur.
Karı–kocanın bir biri üzerinde İslam hukukunun tesbit ve tayin ettiği karşılıklı hak ve ödevleri bulunmaktadır. Baba, çocuklarını, bedeni, ahlaki ve dini açıdan, inancına ve dinine uygun olarak terbiye etmek hakkına sahiptir. Ancak çocukların terbiyesinden ve onların yönlendirilmesinden de kendisi sorumludur.
B - Karı-kocadan her biri, karşılıklı muhabbet ve şefkat havası içinde, karşı tarafın kendisine saygı göstermesini, duygularını ve hayat şartlarını anlayışla karşılamasını beklemek hakkına sahiptir.
C - Koca, karısının ve çocuklarının nafakasını, cimriliğe kaçmadan temin etmekle mükelleftir.
D - Her çocuk ana-babası üzerinde terbiyesini, eğitimini ve te’dibini en güzel şekilde yapılması hakkına sahiptir. Çocukların küçük yaşlarda çalıştırılması, onlara kendilerini sıkıntıya sokacak, yahut gelişmelerini engelliyecek veyahut da çocukların oyun ve öğrenme haklarından alıkoyacak işler yüklemek caiz değildir.
E - Çocuğun ana-babası çocuk üzerindeki sorumluluklarını yerine getirmede aciz duruma düşerlerse, bu sorumluluk topluma intikal eder ve çocuğun nafaka masrafları beytümal yani devlet hazinesi tarafından karşılanır.
F - Ailedeki her ferdin, çocukluğunda, ihtiyarladığında ve acizlik döneminde, ihtiyaç duyduğu maddi yardım, karoma, ilgi ve şefkati bulabilmesi, İslam i ailenin esasını teşkil eder.
Ana-babanın maddi ihtiyaçlarını, bedeni ve ruhi bakımlarını,çocukları üstlenmekle mükellefdirler.
G - Ailede anneliğin özel bir yeri ve hakkı vardır.
H - Aile mes’üliyeti, aile fertleri arasında, herkesin gücüne ve tabiatına göre müşterektir. Aile mes’üliyeti, babalar ve anneler dairesini aşıp bütün yakın hısımları ve zevil-erhamı da kapsayacak şekilde geniş bir muhtevaya sahiptir.
1 - Genç erkek yahut kız, istemediği şahısla evlenmeye zorlanamaz.
Madde 20 – KARININ KOCA ÜZERİNDE SAHİP OLDUĞU HAKLAR
A - Karı, kocasının yaşadığı yerde kocasıyla birlikte yaşayacaktır.
B - Kocası, evlilikleri süresince ve boşama halinde ibdet müddeti içinde, karısının nafakasını, ma’rüf ölçüler dairesinde temin edecektir.
C - Karı, bu nafakaya mali durumu ve özel serveti ne olursa olsun her hal ü karda hak kazanır.
D - Karı, kocasından, hul’ yoluyla (boşanması karşılığında iddet nafakası ve mehr-i müecceleinden vazgeçmek gibi belli bir bedel karşılığında- evlilik akdini karşılıklı rıza ile sona erdirilmesini isteyebilir. Aynı şekilde karı, İslam hukukunun hükümleri çerçevesinde, kaza-i boşanma talebinde de bulunabilir.
E - Kar, ana babası, çocukları ve diğer yakın hısımlarına mirasçı olduğu gibi, kocasına da mirasçı olma hakkına sahiptir.
F - Karı kocanın her ikisi de, hayat arkadaşının gıyabında ona ait değerleri korumak, gizli sırlarını ifşa etmemek ve ahlaken yahut hilkaten var olması muhtemel olan gizli ayıplarını ortaya atmamakla mükelleftirler. Bu hak, boşanma sırasında ve sonrasında devam eder ve önem kazanır.
Madde 21 – TERBİYE HAKKI
A - İyilik ve güzel muamelede, babaların çocukların üzerinde bir hakkı olduğu gibi, güzel ve iyi bir terbiye de, çocukların babaları üzerinde sahip oldukları bir haktır.
B - Eğitim, toplumun bütün fertlerinin hakkıdır. İlim taleb etmek ise kadın ve erkek olarak herkese vaciptir (dini bir vecibedir-
C - Toplumun, her ferde, eğitim görüp aydınlanması için eşit ve denk bir fırsat vermesi icap eder. Her fert, kendi kabiliyet ve meyline uygun olan eğitimi seçmekte serbesttir.
Madde 22 – FERDİN GİZLİ SIRLARINI KORUMA HAKKI
İnsanın gizli sırları, sadece onu yaratan Halıkı ile paylaşılır. Bu sebeple, insanın gizli sırları ve hususi hayatı, korunmuştur; bunları araştırmak ve öğrenmeye çalışmak helal değildir.
Madde 23– SEYAHAT VE İKAMET HÜRRİYETİ VE HAKKI
A - Her fert, hiçbir engel ve sıkıntı olmaksızın, bulunduğu yerden dilediği yere seyahat etme, dilediği yerde ikamet etme ve yine dilediği yere göç edip tekrar eski yerine dönme hürriyetine ve hakkına sahiptir.
B - Hiç bir şahıs, vatanını terk etmeye zorlanamaz, şer’i bir sebep olmadan zorla vatanından ihraç olunamaz.
C - Dar’ül-İslam (İslam Ülkesi- tekdir.İslam ülkesi, her Müslüman ın vatanıdır. Müslüman ın İslam ülkesindeki hareketlerini, coğrafi engeller ve siyasi sınırlarla kayıtlamak ve engellemek caiz değildir. Her Müslüman belde, oraya hicret eden ve giriş yapan Müslümanları, kardeşin kardeşini karşıladığı gibi karşılaması gerekir.
Son du’amız Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a olsun şeklindedir.
Kaynak: Prof Dr Ahmet Akgündüz, İslâm’da İnsan Hakları Beyânnâmesi, Sayfa 88-125