MAZLUMDER
(İNSAN HAKLARI VE MAZLUMLAR İÇİN DAYANIŞMA DERNEĞİ)
İNSAN HAKLARI SORUNLARI İÇİN
ÖNERİLER PAKETİ
A-TÜRKİYE'DE İŞKENCE
İşkencenin varlığı ve halen işkence mağdurlarının sayısında azalma olmaması Türkiye'nin en temel insan hakları sorunun ortadan kaldırılamadığını göstermektedir. Adalet Bakanı Sayın Aysel ÇELİKEL' in açıklamalarının aksine Türkiye'de işkence "münferit vakalar" olarak değil "sistematik" olarak vardır. Mahkemelere yansıyan istatistiki bilgilere göre yapılan yorumlar fiili hakikatı örtmemektedir. İşkencenin her çeşidi yaygın olarak ülkemizde tatbik edilmektedir. En yaygın işkence uygulamaları arasında kaba dayak, çırılçıplak soyma, elektrik şoku, kollardan askıya alma, basınçlı soğuk suya tutma, haya burma, uykusuz ve yiyeceksiz bırakma, cinsel taciz veya tecavüz tehdidi tuvalete gitmeye izin vermeme ve psikolojik baskılar yaygın olarak kullanılmaktadır.
İşkencenin Türkiye'de sistematik olduğunu söyleyen yalnızca İnsan Hakları örgütlerinin raporları değildir. BM İşkenceyi Önleme Raportörü, Türkiye'de işkencenin sistematik boyutunu 1998 raporunda açıklamış ve bu durumu üç şekilde tespit etmiştir.
a- Beklentisi olmasa dahi işkence uygulamalarının en üst düzey siyasal birimler tarafından onay gördüğü ve göz yumulması hali.
b-Üst düzey yetkililerin onayından bağımsız olarak, soruşturma birimlerinin itiraf elde etmek veya korkutmak amacıyla yaygın olarak uyguladıkları,
c-Her bireysel olayda, göz altındaki kişinin iradesini kırmak amacıyla kısıtlı bir biçimde uygulandığını tespit ve rapor etmiştir.
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu 1998-2000 dönemi 9 ciltlik yurt çapında inceleme raporuna göre; "İşkence mevcut sistemden kaynaklanmaktadır ve sisteminin bütününün sorunu haline gelmiştir. İşkence, yalnızca emniyetin sorgu birimlerinde değil, emniyet ve jandarma karakollarında da yapılmakta, mağdurları çocuk, genç, kadın veya yaşlı herkes olabilmektedir. İşkence sadece sorgu aşamasında değil, özgürlüğünden yoksun bırakıldığı ve infazı aşamalarında da söz konusu olabilmektedir. Sorguda avukat bulunması sorunu ortadan kaldırmamıştır. Kişiler kanunda gösterildiği gibi göz altına alınmamakta, göz altı kayıtları doğru tutulmamaktadır. İtiraf almada yaygın olarak kullanılan işkence, bireyin suçlu olduğu ön kabulüne dayanmakta, masumiyet karinesi ihlal edilmektedir. İşkence itiraf dışında amaçlarla da yapılmaktadır. Toplum adına öç alma ya da ceza verme amacıyla da işkence yapılabilmektedir. İşkencenin suçu önlemede yaygın bir yöntem olduğu inancı yaygın uygulama nedenlerinden birisidir. Sorgucuların tüm özlük hakları, imkanları, teknik donanımları, delilden suçluya gidecek bilgi ve yöntem sağlayacak kapasiteleri olsa bile işkence hakkındaki ön kabul ve yargılar değişmedikçe tek başına çözüm olmayacaktır". Denilmektedir.
Yine Gayriinsani İşkence Ve Küçültücü Ceza Veya Muamelenin Önlenmesine ilişkin Avrupa Sözleşmesinin gereği olarak kurulan komite (CPT) Türkiye hakkında bir çok raporlar hazırlamış, iki kez de açıklamak suretiyle "aleniyet cezası" verilmiştir. (1992-1996 yıllarına ait) Bu cezayı Avrupa Konseyi içinde Türkiye'den başka ülke bulunmamaktadır. CPT raporlarında son zamanlarda gözaltı merkezlerindeki iyileşme ve işkence aletlerinin kaldırıldığı yönündeki beyanları, bu raporların Türkiye onayı ile açıklandığı dikkate alınarak ihtiyatla yaklaşılmaktadır.
Türkiye'de işkence olaylarını, 1-BM İşkenceyi Önleme Komitesi Raporlarında, 2-CPT raporlarında, 3-AİH Mahkemesi İçtihatlarında( bu mahkemede Türkiye en çok işkence veya kötü muameleden şikayet edilmekte ve mahkum edilmektedir), 4-Sivil Toplum kuruluşlarının raporlarında, (AI, HRW, ABD Dışişleri Bakanlığı Türkiye hakkında rapor yayınlayan uluslarası kuruluşlardır) Ulusal düzeyde, MAZLUMDER, İHD , TİHV , BAROLAR İNSAN HAKLARI MERKEZLERİ, TABİP ODALARI, 5-Meclis İnsan Hakları Raporlarında görmek mümkündür.
Türkiye'de işkencenin yaygın olmasının ana sebepleri bizce şunlardır.
1-Bilgi eksikliği, yaygın bir biçimde eğitim eksikliği bulunmaktadır.
2-Hak arama bilincinin zayıf oluşu, daha çok politik davalarda işkence iddiaları üzerine ciddi gidilmekte, maddi yönden fakir veya marjinal grupların bu anlamda müracaat etmesi mümkün olmamaktadır.
3-İşkence iddialarının soruşturulmasında eksiklikler vardır. Soruşturmayı zorunlu kılan BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesinin 12,13,14 ve 15 maddeleri her devlet için kendi yargı çevresinde işkenceyi önleme, adam gibi soruşturma tazmin ve rehabiltasyon sağlama yükümlülüğü getirmiştir. Ancak bu yükümlülüklere uyma konusunda Türkiye'nin sorunu vardır. Yine savcıların soruşturma yapmakta gönülsüz olmaları, ayrıca Memurlar ve Diğer kamu Yöneticilerinin Yargılanması hakkındaki Kanun hükümlerinin işkence yapan amirler hakkında "İdari İzin" e tabi tutulması, soruşturmanın yapılmasını zorlaştırmaktadır. Mahkemeler işkence soruşturmalarında genellikle adli raporların yetersiz olmaları, kamu görevlilerini mahkemeye getirmekte zorlanmaları ve mevzuat açısından işkencenin tanımlanmaması mahkemeleri başarısız kılmaktadır.
4-İşkence iddialarının kanıtlanmasındaki zorluklara baktığımızda genellikle adli raporların düzgün tutulmadığı, bu konuda Adalet Bakanlığının 20.9.2000 tarihli genelgesine, BM belgesi olan İstanbul Protokolüne ve uyulmadığı özellikle işkence iddialarında Adli Tıp muayenelerinde izlenmesi gereken prosödürün izlenmediği söylenebilir. Bu arada gözbağı kullanımı nedeniyle işkencecilerin kimliklerinin tespit edilmesinde zorluklar yaşanmakta, uzun süreli ve tecrit gözaltıları, işkence uygulamalarını kolaylaştırmaktadır.
5-İşkence altında alınan ifadelerin kullanılması hem BM belgelerinde hem de ulusal mevzuatta yasaklanmıştır. Buna rağmen mahkemelerde işkence altında alınan ifadelerin delil olarak değerlendirilmesinden vaz geçilmemektedir.
6-İşkence mağdurunun tazminat ve rehabilitasyan imkanı bulunmamaktadır. Türkiye sağlık hizmetlerinde işkence mağdurlarının rehabilitasyonu proğramı dahi yoktur. Bu hal BM sözleşmesine açıkça aykırılık teşkil etmekte, rehabilitasyon hizmeti münhasıran TİHV tarafından özel olarak verilmektedir.
7-Polis ve savcı ve hukukçuların eğitimindeki yetersizlikler Türkiye'de işkence olaylarının yaygın olmasının bir başka nedenidir.
İŞKENCENİN ÖNLENMESİ İÇİN MAZLUMDER'İN ÖNERİLERİ
-Gözaltı süresi kısaltılmalıdır, Tecrit gözaltısı sona ermelidir. Adli suç - DGM ayırımı nedeniyle göz altılarında yaşanan karmaşa-ki, genellikle emniyetçe suçun hangi kurumun görevini girdiği takdir edilmektedir- ya son verilmelidir. Göz altına alınanarak özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes geciktirilmeden derhal hakim huzuruna çıkarılmalıdır. Süre uzatma kararları veren makamın sanıkları görme zorunluluğu getirilmelidir. DGM kapsamında yer alan tecrit gözaltısına son verilmelidir.
Gözaltı kayıtları düzenli olarak tutulmalı, bilhassa yapılan işlemlere ait tarih ve saat olarak mutlaka kayıtlarda yer almalıdır. Gözaltına itiraz kurumunun sağlıklı çalışması için emniyet ve savcılıklarda yapılan müracaatların süratle yerine getirilmesi ve kayıtların düzenli tutulmasına bağlıdır. Bu konuda bilhassa savcılıklara önemli sorumluluklar düşmektedir. Gözaltı uzatma kararlarının bir sureti savcılık kalemlerinde mutlaka bulundurulmalıdır. Gözaltın itirazın etkin kılınabilmesi için yakalanan şahsın dosya hakkında yeterli bilgiye sahip olması gerekir. Bunun için gözaltı kayıtlarının aile, kişi veya avukatının incelenmesine açık tutulmalıdır.
Sorgular, video kasete kaydedilmelidir. Hem gözaltında bulunan kişileri korumak, hem de bu işkence iddiaların önüne geçebilecek en etkili yöntem budur.
-İşkence uluslar arası standartlara göre tanımlanmalıdır. Kamu görevlilerinin "adliye müteallik" işleri nedeniyle yaptıkları hertür kötü muamele TCK 243.maddesi kapsamında iken uygulamada, daha çok TCK 245.madde de yer alan "efrada kötü muamele suçu" kapsamına sokulmakta ve suçun niteliğinde önemli değişiklikler yapılmaktadır. Bu konuda yasal mevzuata pek uyulmadığı uygulamacılar tarafından bilinmektedir. Türkiye'nin AİHM de ceza almasını gerektiren bu yaklaşımdan vazgeçilmelidir.
-İşkence sonucu elde edilen ifadelerin delil olması gündemden tamamen çıkarılmalıdır. CMUK 135/A ile CMKU 254/2 maddeleri bu delillerin kullanımını yasakladığı halde yaygın biçimde işkence altında alınan hazırlık ifadelerine dayanılarak hüküm tesis edilmektedir.
-Amir konumunda olan kamu personelinde idari izin sistemi kaldırılmalıdır.
-Adli Tıp Kurumunun ve muayenelerindeki yetersizlikler ve İstanbul Protokolü'ün hayata geçirilememesi nedeniyle, bilhassa psikolojik semptomların daha sonra saptandığı Tıp Fakülteleri ve sair bağımsız bilim kuruluşlarının "alternatif raporlarına" da itimat edilmeli ve mahkemelerde delil olarak kullanılmalıdır.
-İşkence soruşturmalarında kamu görevlileri derhal işten el çektirilmeli ve etkin soruşturma için ikamet zorunluluğu getirilmelidir. Türkiye' de bu alanda yaşanan olumsuzluklar artık herkesin malumu olmuştur. Devlet kendi memurunun nerede görev yaptığını bilme ve mahkemeye getirme mecburiyetindedir.
-Cezaevlerinde de tecrit uygulamasından vazgeçilmelidir. F tipi ceza evlerinde küçük guruplar halindeki tecrit ve tek kişilik hücreler ortadan kaldırılmalı, tutuklu veya hükümlülerin en az sekiz saatini kaldıkları yerin dışında bir yerde toplu etkinliklerde yer almak şeklinde yer alan uluslar arası standartlara uyulmalıdır.
-ICC (Uluslar arası Ceza mahkemesi) nin yargı yetkisi derhal onaylanmalı. "yaygın ve sistematik saldırının bir parçası olarak" işkencenin bir insanlık suçu içerisinde ayrıca yer alması önlenmelidir.
-BM İnsan Hakları Komitesinin 24.7.2002 günü kabul etmiş olduğu "işkenceye karşı ek seçmeli protokolü" 2002 yılı sonunda BM Genel Kuruluna sunulacaktır. İşkence vakıalarının etkin denetimi için "komite" kurulmasını öngören bu protokolün BM Genel Kurulunce kabul edilmesinin ardından derhal onaylanmalıdır.
-Tazmin ve rehabilitasyon için kurumlar oluşturulmalıdır. Bu ayrıca BM sözleşmesinin getirdiği bir yükümlülüktür.
-AİHM nin tazmin kararları kamu görevlilerine rücu edilmelidir.
-Polis, jandarma ve yargı mensupları düzenli ve sistematik biçimde insan hakları eğitimi almalı, bu alanda uluslar arası yargı standartlarını uygulamak ve işkencenin bir insanlık suç olduğu sonuçlarının neler olduğu hususlarında eğitilmelidirler.
B-CEZAEVLERİ SORUNU
Tutuklu ve hükümlülerin temel insani talepleri ve yakınmaları yaygın olarak tüm cezaevlerinde devam etmektedir. Bunların başlıcaları; Koğuşların çok kalabalık olması nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunları, yeterli tıbbi bakımın yapılmaması, suların çoğu kez akmaması, sıcak su ile banyo yapılamaması, yetkililerin aramalar sırasında ve avukat ile aile görüşlerine götürülürken kaba dayak, hakaret ve (kadın mahkumlara) tacizde bulunmaları, yeterli ısınma ortamı sağlanmaması, cezaevi kantinlerinden alışveriş yapılmasının engellenmesi, yakın akrabalar ile görüşmelerin kısıtlanması, dışarıdan gelen yiyecek, içecek ve kıymetli eşya'nın çoğu kez eksik ya da geç teslim edilmesi ve mahkemelere gidiş gelişlerde jandarma tarafından kötü muameleye maruz bırakılmak gibi çok sayıda şikayet söz konusu olmaktadır.
Çok sayıda tutuklu ve hükümlünün açlık grevi yapmasına ve ölüm orucu sonucu onlarca tutuklu ve hükümlünün yaşamını yitirmesine neden olan 6 adet "F Tipi" cezaevinde halen 2000 civarında kişi tek veya küçük gruplar halinde tutulmaktadır. F tipi cezaevlerinde bir yada üç kişilik hücre sistemi bulunmakta ve bu uygulama tecrit olarak adlandırılmaktadır.18 Ocak 2002 tarihinde Adalet Bakanlığı haftada beş saatten fazla olmamak üzere 10 kişiye kadar grupların belirlenmiş alanlarda bir araya gelmelerine izin veren bir genelge yayınlamış, ancak bu kişilerin seçici bir komisyon tarafından belirleneceği vurgulanmıştır. Ayrıca söz konusu kişilerin rehabilitasyon, spor, eğitim yada mesleki eğitim programlarından yalnızca birine katılma koşulu getirilmiş ve tartışma gruplarına katılımın diğer programlara katılım koşuluna bağlı olması şart koşulmuştur. Mahkumların aralarındaki iletişimin cezaevi yönetimi tarafından izleneceği belirtilmiştir. Bu imkanların sağlanması iyi bir gelişme göstergesi olabilir ancak tecrit uygulamasının sona ermesi için yeterli olmadığı gibi belirtilen koşullar da uluslararası standartlara uymamaktadır. Siyasi tutukluların birçoğu bu koşullar altında ortak alanların kullanımı için başvurmaktan kaçınmaktadır. İşkencenin Önlenmesi Komitesi'nin (CPT) Terörle Mücadele Yasası (16.Madde) değişikliği ile ilgili 24 Nisan 2001 tarihli yorumunda "eğitim, gelişme ve pratik eğitim ideolojik nedenlerle sömürülmemelidir" denmiştir. Ancak Cezaevi Tüzüğü'nün 110.Maddesi, rehabilitasyonun amacını şöyle tanımlamaktadır: " Atatürk devrimleri ve ilkeleri doğrultusunda, Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını ve ulusunu seven ve buna uygun davranacak kişiler yetiştirmek" Bu tanım ortak alanların belirli bir siyasi görüşe sahip olma koşuluna bağlı olunmasını gerektirdiği için hukuka aykırıdır. F tipi cezaevlerindeki ortak etkinlikler için kullanılan tek tesis jimnastik salonu ve ara sıra açık olan spor alanıdır. Kütüphaneler çoğu kez kullanıma kapalı olup yalnızca birkaç cezaevindeki atölyede malzeme bulunmaktadır. Avukatların cezaevlerindeki müvekkilleriyle görüşmelerinde kısıtlamalar yaşanmaya devam etmektedir. Avukatlar, F tipi cezaevlerinde bulunan müvekkillerini haftanın belli bir veya iki gününde ziyaret edebilmekte, yazılı malzeme alış verişinde bulunmalarına izin verilmemekte ve dosyaları aranmaktadır. Bu uygulamalar, adil yargılama usullerine aykırı olup savunma hakkının da ihlalidir. F tipi cezaevlerinde tutulanlara savunma hazırlayabilmeleri için yeterli zaman ve imkan hakkı sağlanmamaktadır.
CEZAEVLERİ SORUNU'NUN ÇÖZÜMÜ İÇİN MAZLUMDER'İN ÖNERİLERİ
1-Tutuklu ve hükümlülere insanca muamele edilmelidir:Cezaevlerindeki fiziki koşullar iyileştirilmeli ve insani talepler ayrım gözetilmeksizin tüm mahkumlar için yerine getirilmelidir. Kötü muamele ve onur kırıcı davranışlar son bulmalıdır.
2-F tipi tecrit uygulaması sona ermelidir: Tecrit'in önlenmesi için insan hakları örgütlerinin önerdiği üç kişilik üç hücre kapısının açılarak 9 kişinin gün boyunca bir araya gelmesi teklifi, geçici de olsa tecrit uygulamasını hafifleteceği için yetkililer tarafından dikkate alınmalıdır.
3-Ortak alanların yapısı ve kullanım yöntemi değiştirilmelidir: Her tutuklu ve hükümlü ortak alanlardan yararlanabilmeli, ortak kullanım süresi artırılmalı,(CPT'nin önerisi, tutuklu ve hükümlülerin günde en az 8 saat birbirleriyle görüşmelerini içermektedir.) yasa ve yönetmeliğe aykırı bir davranış olmadıkça ortak kullanımı kısıtlayıcı hükümler uygulanmamalıdır. Kütüphane sürekli açık tutulmalı, kütüphane ve atölyeler yeterli teknik malzeme ile donatılmalıdır.
4-Eğitim uygulaması siyasi şartlandırmadan uzak olmalıdır: Mahkumların eğitimi uygulaması, belirli bir siyasi görüşün propagandasına dönüşmemeli, resmi şartlandırmadan uzak olmalı, objektif ve bağımsız bir çalışma yürütülmelidir.
5-Cezaevleri İzleme Kurulları hukuka uygun çalışmalıdır: Haziran 2001 tarihinde yürürlüğe giren Cezaevleri İzleme Kurulları Yasası pratikte çok az uygulanmaktadır. İzleme kurulları bünyesinde hukukçular, insan hakları savunucuları ve doktorları da içeren bağımsız gözlemciler yer almalıdır. Çoğu kez izleme kurullarının başına polis şefleri getirilmektedir.(Hakkari Bölge Polis Komiseri izleme kurulunun başına getirilmiştir.)Bu uygulama sona erdirilmelidir.
6-Bağımsız tıp uzmanları cezaevlerine girebilmelidir: F tipi ve benzer cezaevlerinde tutulanların sağlık koşullarının bağımsız tıp uzmanları tarafından değerlendirilmesine olanak sağlanmalı ve
tecrit koşullarında bulunan mahkumlara yönelik kötü muamelenin, ciddi zihinsel, fiziksel ve ruhsal zarar riskini en aza indirmek için bir sistem kurulmalıdır.
7-Avukatlar müvekkilleri ile kısıtlama olmaksızın görüşebilmelidir: Avukatların görüşmelerinde yaşanan kısıtlamalar sona ermelidir. Müvekkillerini usulüne uygun olarak her gün ziyaret edebilmelerine, yazılı malzeme alışverişinde bulunmalarına imkan sağlanmalıdır.
C-KADIN HAKLARI SORUNU
Türkiye'de kadınların temel hak ve özgürlüklerden yararlanmaları için yapılan yasal değişiklikler müspet bir adım olarak değerlendirilse de bu olumluluk uygulamaya yansımamaktadır. Gözaltında kadına yönelik işkence ve kötü muamele vakalarında bir azalma meydana gelmediği, ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarına yansımaktadır. Cinsel taciz ve tecavüz'ün iç hukuktaki tanımı son derece dar olup uluslararası sözleşmelerdeki tanımın çok gerisindedir. Kılık kıyafet ayrımcılığı başta eğitim kurumları olmak üzere kamu kurumlarında devam etmektedir. Ayrımcı uygulamalar sürücü kurslarında, yabancı dil ve bilgisayar sertifikası veren kuruluşlarda da sürmekte, başörtülü kadın kursiyerler sürücü belgesi ya da sertifika alamamaktadır. Aile içi şiddet kurbanı kadınların sayısı her geçen gün artmaktadır. Kadına yönelik fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet uygulamalarını önleyecek yasal düzenleme ve cezai yaptırımlar yetersizdir.
Kadınların başörtülü bir kıyafetle eğitim görmesini engelleyici kanuni bir yasak olmamasına rağmen mevcut yasakçı uygulamalar Anayasa Mahkemesi'nin yorumlarına ve Danıştay'ın bazı kararlarına dayandırılmaktadır. YÖK Kanununa eklenen 17.madde kılık kıyafetin üniversitelerde serbest olduğunu vurgulamaktadır. Sözkonusu madde:"Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir" hükmünü içermektedir.
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin (CEDAW) ek protokolleri Türkiye tarafından onaylanmış bulunmaktadır. Bu protokolle Türkiye, ilgili sözleşmenin tüm hükümlerini kabul ederken aynı zamanda ayrımcılığa uğradığını iddia eden kadınların BM Kadın ayrımcılığını önleme komitesine başvurma hakkını ve yaptırımlarını da kabul etmiş olmaktadır. Ek protokolde özel koşullar hariç, başvuruların iç hukuk yolları denendikten sonra yapılması öngörülmektedir. Uygulamanın takip edilmesi ve onayın gereklerinin yerine getirilmesi daha çok önem arzetmektedir.
İş yasası ve Sosyal Sigortalar Yasası'nda kadınların ekonomik ve sosyal güvenceleri Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarının altındadır. Türkiye'nin uymak zorunda olduğu 1951 tarihli "Erkek ve Kadın İşçilerin Eşit Değerde İş İçin Eşit Ücretlendirilmesine ilişkin Sözleşme" ile "Avrupa Sosyal Şartı" çalışma hayatında "Eşit iş'e eşit ücret ve eşit sosyal haklar" öngörmekte ve işe kabul aşamasında cinsiyet ayrımı yapılmasını yasaklamaktadır. Buna rağmen Türkiye'de kadınlara iş başvurularında ayrımcı davranışlar sergilenmekte ve düşük ücret uygulamaları devam etmektedir.
Medeni Kanun'da yapılan en son değişiklikler kadına aile içinde eşit haklar tanıması açısından olumlu bir gelişmedir. Mal birliği ve mal ayrılığı rejimlerinde yapılan düzenlemeler kadının evlilik birliği içinde sahip olması gereken hakları önemli ölçüde karşılamaktadır.
KADIN HAKLARI İÇİN MAZLUMDER'İN ÖNERİLERİ
1-Kadına yönelik gözaltında işkence ve kötü muamelenin önlenmesi için ciddi yaptırımlar uygulamaya konulmalıdır.
2-Tecavüz tanımı uluslararası insan hakları hukukunda yeralan tanım ile örtüşecek şekilde iç hukukta yeniden yorumlanmalı ve açık bir şekilde işkence suçu kapsamına alınmalıdır.
3-Kadına yönelik aile içi şiddet ve fiziki baskı uygulamalarına karşı hazırlanan yasal düzenlemelerin caydırıcı nitelikte olması gerekmektedir.
4-Kadınlara yönelik kılık kıyafet yasağı ve ayrımcılığına biran önce son verilmeli, yasak nedeniyle mağdur olanların hakları iade edilmelidir.
5-Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin onaylanan ek protokolleri de dahil olmak üzere gereklerinin yerine getirilmesi ve iç hukuk yollarını tüketen başvurucuların Sözleşmenin yargı mekanizmalarına bireysel başvuru hakkını özgürce kullanımı için gerekli kolaylıklar sağlanmalıdır.
6-İş Yasası ve Sosyal Sigortalar Yasası hükümleri İLO standartları ekseninde yeniden düzenlenmelidir.
7-Eşit İş'e Eşit Ücret uygulamasından tüm çalışan kadınların yararlanması sağlanmalı, sosyal haklar genişletilmelidir.
8-Kadının cinsel istismarını önleyecek yasal düzenlemeler gerçekleşmeli, Kadın Sığınma Evleri'nin düzenli olarak denetimi yapılmalı ve bu denetimlere Sivil Toplum Kuruluşları'ndan gözlemciler de dahil edilmelidir.
D-İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
İfade özgürlüğü, düşüncenin özgür bir ortamda açıklanmasını ve hukuki düzenlemeler ile koruma altına alınmasını gerektirmektedir. Bireylerin ifade özgürlüğünü sınırlama olmaksızın kullanabilmesi toplumun gelişmesi, yeni ve farklı düşüncelerden yararlanılması gibi pozitif sonuçlar doğurur. Bu özgürlüğün sınırlandırılması, diğer bir çok özgürlüğün de sınırlandırılması sonucunu doğurmaktadır. İfade özgürlüğü sadece bireylerin tek tek düşüncelerini açıklama özgürlüğü değildir. Aynı zamanda toplantı ve gösteri düzenleme, dernek kurma ve siyasi parti bünyesinde görev alma gibi yöntemlerle düşüncenin örgütlü ve kolektif olarak ifade edilmesini de kapsamaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10.maddesi ifade özgürlüğünün içeriğini ve hangi koşullarda sınırlandırılabileceğini düzenlemektedir. Türkiye'nin taraf olduğu bu sözleşmedeki standartlar bugüne kadar ne yazık ki iç hukuka yansımamıştır. Bunun en belirgin örneği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye aleyhine açılan "ifade özgürlüğü" davalarında aldığı mahkumiyetlerdir. Mahkemenin yargı yetkisinin tanındığı 1987 yılından 2001 yılına kadar Türkiye 17 davada ifade özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum edilmiştir. Bu olumsuz tabloya rağmen ifade özgürlüğü konusunda uluslararası standartlar düzeyinde iyileştirme gerçekleşmemiştir.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MAZLUMDER'İN ÖNERİLERİ
1-Anayasanın temel hak ve hürriyetlerle ilgili bölümleri (12-13-14-15 ve16.maddeler) tekrar gözden geçirilmeli ve usulüne göre onaylanan uluslararası sözleşmelerdeki standartlar dikkate alınmalıdır.
2-Türk Ceza Kanunu'nun 145, 155, 158,159,162 ve 312.maddeleri ifade özgürlüğünü sınırlayan hükümler içermekte olup bu maddeler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir.
3- Terörle Mücadele Kanunu'nun 7 ve 8.maddeleri kaldırılmalıdır.
4-Siyasi Partiler Kanunu'nun parti yasakları ve kapatılmaları ile ilgili hükümleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını özetleyen "Venedik Kriterleri"ne uygun olarak yeniden düzenlenmelidir.
5-Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kuruluş Yasası, Basın Yasası, YÖK Yasası ve Sıkıyönetim Yasası'nda bulunan ve ifade özgürlüğünü sınırlayan hükümler kaldırılmalıdır.
6-Dernekler Kanunu ve Toplantı, Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nda yapılan düzenlemeler olumlu olarak değerlendirilmekle birlikte yeterli değildir ve uygulamadaki bürokratik engeller yüzünden mevcut iyileştirmeler de pratiğe yansımamaktadır.
7-RTÜK Kanunu, Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu ve Tüzüğü ile Jandarma Teşkilât, Görev ve Yetkileri Kanunu ve Yönetmeliği, Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu ve Tüzüğünün, 3257 sayılı Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu ile ilgili diğer mevzuatın gözden geçirilmesi gerekmektedir.
8-Af ve erteleme yasaları çıkarılarak anlık çözümler üretmek yerine özgürlükleri suç sayan hükümlerin ortadan kaldırılarak sorunun temelden çözülmesi gerekmektedir.1999 yılında çıkarılan "Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun" medya (gazete, dergi, radyo, televizyon) aracılığı ile görüşlerini dile getirenlerin dava veya cezalarını üç yıl ertelemiş, ancak aynı sözleri bir seminer, sempozyum veya üç-beş kişilik toplantılarda ifade edenleri kapsamamıştır. Eşitlik ilkesine aykırı olan bu kanun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Aynı şekilde birtakım söz, yazı ve eylemden dolayı disiplin cezası alanlar" Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı hakkında Kanun" kapsamı dışında tutulmuştur. 2000 yılında çıkarılan "Bazı Suç ve Cezaların Affı Hakkında Kanun" ise yine eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine götürülmüştür.
E-MÜLTECİ SORUNU
İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarında 1948'de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 14.maddesinde tanımlanan mülteci hakkı, uluslararası BM sözleşmesi olarak 1951 tarihinde Cenevre'de imzalanan "Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Sözleşme" ile en geniş koruma alanına kavuşmuştur. Başlangıçta sadece "1 Ocak 1951 tarihinden önce Avrupa'da meydana gelen" mülteci hareketlerini kendisine konu alan sözleşme, sorunun zaman ve coğrafya sınırları içinde kalmadan devam ettiği görülerek 1967 yılında kabul edilen bir protokol ile bu zaman ve zemin sınırlamalarından kurtarılmıştır. Ancak imzacı ülkelere coğrafi çekince koyma hakkı tanınmıştır.
1967 protokolü ile değiştirilmiş haline göre sözleşmedeki mülteci tanımı şöyledir:
"Irkı,dini,milliyeti,belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle zulme uğramaktan haklı nedenlerle korkan ve bu nedenle vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan veya bu korku nedeni ile yararlanmak istemeyen" kişi mülteci (refugee)'dir. Kişinin başvurusundan itibaren bu tanıma girdiğinin tespit edilerek sığınma hakkının verilmesi zamanına kadar ki süreçte sığınmacı, Bu sözleşme tanımındaki faktörlerin dışında kalan bir sebeple başka bir ülkeye giden kişi (örneğin,daha müreffeh bir ülkede yaşamak ve çalışmak için ekonomik sebepler ile hareket edenler gibi) göçmen olarak tanımlanmaktadır.
Türkiye ise 30.11.1994 tarihli ve 22127 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 1994/6169 sayılı yönetmelik ile bir düzenleme yaparak uluslararası standartların aksine Avrupa dışından gelen insanları mülteci statüsünün dışında tutmuştur. 1967 Protokolünü Türkiye coğrafi çekince ile imzalamıştır. Aynı zamanda EXCOM üyesi olan Türkiye'nin tavrı çelişkilidir ve coğrafi çekince ile bu sözleşmeyi imzalayan dünyadaki iki ülkeden biridir.
1994 yönetmeliğine göre,Türkiye'ye iltica eden veya üçüncü bir ülkeye iltica etmek üzere Türkiye'den ikamet izni talep eden yabancılardan,Türkiye'ye yasal yollardan gelenler bulundukları yer valiliklerine,yasal olmayan yollardan gelenler ise giriş yaptıkları yer valiliklerine on gün içinde müracaat etmeleri gerekmektedir (madde 4).Bu süre ve yetkili valiliğe müracaat olarak öne çıkan iki usul kuralı Türkiye'de çok titiz olarak uygulanmakta olup,bunlara uymayan kişilere sadece Pasaport Kanununa muhalefetten işlem yapılıp sınır dışı edilmektedirler.
Bir başka sorun, Asya kıtasından gelen çok sayıda sığınmacının,Türkiye'nin mevcut yasal uygulamaları nedeniyle mülteci hukukundaki en temel ilke olan NON REFOULMENT (Geri gönderilmeme) kuralına uyulmadığı için can güvenlikleri tehdit altında bulunmaktadır. Bu yüzden insan ticareti yapan mafya gelişerek güçlenmekte ve sığınmacılar bu hukukdışı mekanizmanın insafına terk edilmektedir
MÜLTECİ SORUNU İÇİN MAZLUMDER'İN ÖNERİLERİ
1-Türkiye, mülteci hakkını anayasal güvence altına almalı,ve çıkarılacak yasaların uluslararası mülteci hukukuna uygunluğu sağlanmalıdır.
2-1994 yönetmeliğinin yeniden düzenlenerek Avrupa dışından gelen mültecilerin de aynı statüde değerlendirilmesi benimsenmelidir.
3-1967 Protokolü'ne konan coğrafi çekince kaldırılmalıdır.
4-BM İşkenceye Karşı Sözleşmenin 3.maddesi taraf devletlerin, herhangi bir şahsı işkence ve kötü muamele riski bulunduğuna dair esaslı sebeplerin bulunduğu başka bir devlete sınırdışı veya iade etmesini yasaklamaktadır. Yetkililerin bu kurala titizlikle uyması sağlanmalıdır.
5-Emniyet Müdürlükleri bünyesinde bulunan Yabancılar Şubesi, mülteci hukuku eğitimi almış uzman personelden oluşmalıdır.
6-Türkiye'ye yasadışı yollardan giriş yapan ve yakalanıp gözaltına alınan yabancılara yönelik kötü muamele iddiaları titizlikle araştırılmalı ve keyfi davranışlara son verilmelidir.
7-Yakalanan yabancılara mülteci ve sığınmacı hukukuna göre davranılmalıdır.
8-İçişleri Bakanlığının ilgili personeli ile sınır bölgelerinde görev yapan kolluk güçlerinin mülteci hukuku hakkında düzenli olarak eğitilmesi sağlanmalıdır.
F-SİVİL TOPLUM, ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ*
Mevzuat açısından bakıldığında Türkiye'de sivil toplum örgütlenmeleri, uluslar arası sözleşmeler ve bildirgeler ile, ulusal anayasa ve yasalarda yer almaktadır. Ulusal yasalarda örgütlenme özgürlüğü çeşitli yasalarla güvence altına alınmıştır. Başta Anayasa, Medeni Yasa, dernekler yasası, Vakıflar Yasası, Siyasi Partiler Yasası, Meslek Kuruluşlarının yasaları, Sendikalar Yasası, Toplantı Ve gösteri Yürüyüşleri Yasası vb. yasalar olmak üzere bir çok yasa içerisinde örgütlenme biçimleri yer almaktadır. Bunun nedeni, önceki yüzyıldan kalma bir alışkanlıkla, cumhuriyetle birlikte, parlamento, siyasi parti ve basın gibi siyasal organların öncellenmesi ve toplumsal hak arama bilinci bulunmayan aydınlarla merkeziyetçi bir sisteme geçilmiş olmasıdır.
Bu dağınık mevzuatın bir amacı da ortaçağdan kalma bir uygulama ile kolay denetlenebilen bir yapı oluşturma gayretidir. Ancak bu yapılanma biçimi sivil toplumun oluşması önünde ne yazık ki en büyük hukuki engeli oluşturmaktadır.
Devlet, siyasal ve sivil toplumlardan oluşmaktadır. Yargı, yürütme ve yasama ve bu kuvvetlerle ilişkili örgütlenmeler siyasal toplumu, bunların dışında kalan tüm sivil örgütlenmeler sivil toplum kuruluşlarıdır. Sivil toplumu, eşit haklara sahip yurttaşların oluşturduğu, bazı amaçları gerçekleştirmeyi hedef alan, devlet kurumu olmayan ve kar amacı gütmeyen kuruluşlar olarak tanımlayabiliriz. Sivil hayat devletin, bürokratın denetleyemediği hayat demektir. Bu alanda bireyler kendi amaçları doğrultusunda dilediği gibi çalışabilir, düşündüklerini tatbik edebilirler. Bunları yaparken ayrıca kamu alanına ait hizmetleri de görme ve kamuya müdahale etme imkanı bulabilirler. Örgütlenme hakkı dediğimiz şey, işte en geniş manada sivil toplumu oluşturmak demektir.
Sivil toplumun karakteristik özelliği, devlet dışında olmakla birlikte güdümünde olmadan, devlet politikalarına paralel çalışmayan ve kar amacı da bulunmadığı halde kamuya müdahale edebilmeleridir. Bu hal sivil toplumun siyasi taleplerinin seslendirilmesi ve siyasi organa iletilmesi, kamu otoritelerinin çalışmalarının denetlenmesi ve baskı grupları oluşturarak, devlet gücü karşısında topluma bir korunma sağlaması işlevlerini de içerir.
Sivil toplum kuruluşlarının bu vaz geçilmez işlevleri ile demokratik toplumunun tıpkı, parlamento, bürokrasi, siyasi partiler gibi olmazsa olmaz koşulu haline gelmiştir. Demokrasisi gelişmiş ve köklü olan ülkelerde sivil toplum giderek güçlenmektedir. Örneğin 10 milyonluk İsveç toplumunda sivil toplum kuruluşlarının sayısı 50 milyon civarındadır. Türkiye'de ise bu demokratik ülkelerle kıyas kabul etmeyecek kısır bir sivil toplum anlayışı mevcuttur. Türkiye'de dernek, parti, vakıf, meslek odası, sendika olmak üzere yaklaşık 60-65 bin kuruluştan söz edilmektedir. Bunların çok önemli bir kısmı cami yaptırma ve okul aile birliği gibi işlevleri zayıf olan kuruluşlardır. Ancak son zamanlarda siyasi partilerde var olması gereken "temsil" kabiliyeti krize dönüştüğü ve giderek derinleştiği nedenle sivil toplum kuruluşlarına yönelmeler başlamıştır.
Türkiye ölçeğinde sivil toplum kuruluşlarının etkilediği politikalara bakıldığında şu alanlarda belirginlik yaşanmaktadır.
a-Çevre, Çevre politikalarının oluşmasında esas etkiyi sivil toplum kuruluşları oluşturmuştur. Çevreci oluşumlar ulusal ve yerel düzeyde çevre politikalarını etkilemektedirler. Ulusal düzeyde etkili motivasyona sahip gönüllü kuruluşlar, yerel düzeyde ise reaktif gruplar vasıtasıyla etkileme yaşanmaktadır. (Aliağa Termik Santralı projesinin durdurulması-Bergama köylüleri - Kordon yolu projesi vs) Habitat II. Projesini de bu çerçevede ele almak gerekir.
b-Kadın hareketi, 12 Eylül Askeri müdahalesini takip eden günlerde gelişen sivil toplum cephelerinden birisini kadın grupları oluşturmuştur. "Kadına Karşı Her Türlü Ayırımcılığı Kaldırma" sözleşmesinin imzalanması bir yana sokak eylemleri, dilekçeler, feminizm hareketi, seküler kadın hareketleri yanında islami kadın hareketleri, yayınlar, kadın ekleri sayısız faaliyet sürdürülmüş ve 10 yıl gerçek bir kadın hareketine sahne olmuştur. Kadının kamusal alanda etkili olduğu bu sivil çalışmalar sonunda gerçekleşmiştir. Kadın hareketinde kamuoyuna taşınan önemli konuların başında kürtaj, cinsiyet, dayak, evlilik içi cinsel taciz, tecavüz, sarkıntılık, aile içi şiddet, aile içi eşitsiz iş bölümü, çalışma hayatındaki eşitsizlikler, kadınların siyasal parti içindeki ağırlıkları, kadın komisyonlarının oluşması, sığınma evleri, kadın kolları, kütüphaneleri vs.
c-İnsan Hakları, İnsan hakları alanında daha çok son 10 yılda büyük gelişmeler yaşanmıştır. Bu alanda faaliyet gösteren dernek ve vakıfların Türkiye'de meydana gelen hak ihlallerinde ihlalin önlenmesi adına gerçekten önemli çalışmalar yapmışlar, İnsan hakları TBMM Komisyonundan sonra İnsan Haklarından sorumlu Bakanlık ve TBMM İnsan Hakları Kordinasyon Üst Kurulu ve nihayet İnsan hakları il ve ilçe kurulları gibi oluşumların siyasette yer almasına neden olmuşlardır. İnsan Hakları adına gösterilen faaliyetlerin sonucu olarak anayasa ve yasal bir çok değişikliler yapılmış, Türkiye'de oluşan Sivil Toplum Kuruluşlarının raporları AİHM'de referans kaynağı oluşturmuştur. Hali hazırda uluslar arası insan hakları kuruluşları ile koordineli çalışan İnsan hakları kuruluşları gerçekten demokratikleşmenin motoru görevini üstlenmiş durumdadırlar.
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI DEMOKRASİ VE KATILIM
Bir ülkede demokratik bir yapılanmadan söz edebilmek için
-Halkın serbest oyu ile seçilmiş bir PARLAMENTO
-Devleti yönetecek atanmış bir BÜROKRASİ
-Halkın yönetime katkısı için SİYASİ PARTİLER
-Bunlar kadar önemli SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI nın bulunması zorunludur.
Sivil alan devletin, bürokratın, siyasetçinin denetleyemediği alandır. Bu alandaki örgütlenmeler bireylerin toplumsallaşmasını sağlayan ortak aklın, toplumsal hak arama bilincinin geliştiği zemindir. Sivil toplum kuruluşları ise, birey ile toplum, bu ikisi ile devlet gücünü kullananlar ve siyasal karar mekanizmaları arasında iletişim kuran ve talepleri sisteme aktaran bir konumdadırlar. Bunun için demokrasinin vaz geçilmez unsurlarındandır.
Demokrasinin iki sihirli kavramı vardır. Hürriyet ve Eşitlik, insanlar iktidar karşısında hür ve eşit olacaklardır. Bunun sağlanması adına siyasetteki , yönetici elitlerin tekellerinin kırılması için uzun yıllar çok büyük kavgalar verilmiştir. Sivil toplumun güçlenmediği yerlerde ister istemez devlet güçlenir, ahtapot gibi bütün hayata hakim olmaya çalışır. Sivil hayatın zayıf olduğu topluluklarda devlet kendisine bir ideoloji seçmek zorunda kalır. Eşitlik ilkesi bozulur. Çünkü bazı insanlar doğuştan suçlu görülmeye başlar, devletin ideolojisine sahip çıkanlar ve hizmet edenler ise diğerlerine göre daha eşit bir konuma gelirler.
Sivil hayatın zayıf olduğu topluluklarda bürokrasi güçlenir. Bürokrasinin güçlenmesi demek, ne kadar seçim olursa olsun, yönetici elitin değişmemesi demektir. Seçim sonuçları ne olursa olsun yöneticiler değiştirilemiyorsa demokrasiden söz edilemez.
Sivil toplumun güçsüz olduğu yerlerde siyasetin de temsili gücü giderek kaybolur. Kendi haklarını alamayan,işçiler, meslek odaları, dernekler, vakıflar gibi sivil kuruluşlar siyasetin kendilerini kurtarmasını beklerken, parlamento itibar kaybeder.
Demokrasi için öncelikle insan ilişkilerine bakmak lazımdır. Yani insanların demokratlığı önemlidir, rejimlerin değil. Kişi olarak insanın demokratlığı kendi dışındaki inanç, düşünce tutum ve davranışlara karşı gösterdiği saygı ve hoşgörü ile ölçülür. Bu toplumda çoğulculuğu, dolayısıyla hareket ve gelişmeyi getirir.
Çoğulculuktan kasıt birden fazla iyi fikrin, birden fazla doğru hayat tarzının, doğru davranışın yan yana bulunabileceğini kabul etmemiz demektir.
Siyasi manada demokrasi ise katılım ile tarif edilebilir. Katılım yönetime ve siyasal karar alma mekanizmalarına etki etme, lobicilik gibi faaliyetlerde bulunma sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerindendir. Sivil katılımın güçlü örgütlendiği yerlerde devletin, bürokrasinin ve siyasi mekanizmanın küçülmesi demektir. Bu da kamusal alanlara sivillerin daha çok müdahil olması, halkın kendi kuruluşları vasıtasıyla layık olduğu şekilde doldurması demektir.
Sivil toplum, çoğunlukla toplumsal ptratikler nedeniyle siyasal pratiklerin önünde gitmektedir. Türkiye'de bu durum enteresandır. Önce toplum olarak tepki gösteriyor, uluslar arası ilişkiler kuruluyor, globalleşen talepleri öne sürüyor, siyaset ve işin felsefesi(kuramı) sonradan gelmektedir. Bu anlamda Türkiye'de sivil toplum demokratikleşmenin motoru durumundadır. Resmi ideoloji alanının dışında, özerk, kendimizin denetlediği, devlete alternatif yönetimler oluşturmak gerçekten önemlidir. Bunun da koşulu, toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmek amacı taşıyan ideolojilerin sivil alandan çıkarılmasıyla mümkündür. Çünkü, sivil toplum kuruluşları aşağıdan yukarıya kendi projesini sınırlamış, yani çoğulculuğu kabul etmiş hareketlerdir. Toplumsal değişimin aşağıdan yukarıya doğru hareketlenmesi sivil toplum kuruluşlarının eseridir. Biz çoğunlukla değişimi çok büyük dalgalar halinde ve siyasi devrimler niteliğinde düşündük, oysa geriye baktığımızda toplumun hızla değiştiğini, çevre, kadın, nükleer güç kullanımı ve insan hakları konularında sivil toplumun siyaseti etkilemesiyle, teknolojiler, üretim sistemleri ve devlete ait tartışılmaz tabu konuların temaları değişmiş bulunmaktadır.
Demokrasi için eşitlik en önemli kavramken bu gün yerini "kimlik ve farklılık" almaya başlamıştır. Eşitlik, eşitlenme olabilmektedir. Bu nedenle bugünkü sivil anlayışlara baktığımızda artık eşitlikten değil, farklılıktan ve kimlikten, dolayısıyla çoğulculuktan söz edilmektedir. Bu hal demokrasi kavramını genişletirken, siyasetinde sınırlarını oldukça genişletmiştir. Bu güne kadar düşünülmeyen kategoriler, toplumsal ve kültürel sorunlar siyasete girmiştir. Kadın, çevre, İslam'i hareketlerin çıkış sebepleri-dışlanan dinin yeniden siyasete sokulması- sivil toplum kuruluşları ve onların etkilendiği toplumsal hareketler nedeniyledir. Ayrıca sivil toplum kuruluşlarının uluslar arası ilişkiler kurmasıyla, milli devletten bağımsızlaşmakta, bu durumda milletlerarası ilişkilerin boyutu değişmektedir.
Sivil toplumun siyasetin ağırlık noktasını değiştirmesi ve belirlemesi ile parlamenter siyasetin göreceli olarak ağırlığını kaybettiğini görüyoruz. Kamuoyu oluşturup yönlendirmek, alınan kararları etkilemek böylece vatandaşın kamusal alana müdahalesi ile tanımlanan bir demokrasi gelişmektedir.
Ancak sivil toplumun her zaman demokratikleşme yönünde hareket etmediği bilinmektedir. Bazı sivil toplum kuruluşları toplumda var olan ayrışmaları derinleştirme ve çatışma yaratma potansiyeli taşımaktadır. Çoğulculuk farklı düşünmeyi ve farklı olmayı destekleyen ve farklı olanı "ötekileştirmeyen" bir yapı olmalıdır. Burada devletin çoğulcu bir yapıda rekabet halindeki çıkarlar karşısında tarafsız hakem rolü üslenmesi vazgeçilmez olmaktadır.
SİVİL TOPLUM İLİŞKİLERİ
A-Devlet ilişkisi:
Modern devlet, mutlak yönetme erkine sahip bir devlet değil, aksine yönetme gücünü toplumla paylaşan ve bu paylaşımın mekanizmalarını oluşturan devlettir. Çğdaş devlet "hikmeti hükümet" anlayışından uzak, toplum mühendisliğine dayanan, ayırımcı değil; aksine hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı, sınırlı, iyi yaşam tercihleri karşısında nötr, meşruiyetini toplum bireyleriyle yapılan sözleşmeden ve açık rızadan alan, halkına güvenen ve halk tarafından denetlenen devlettir.
Hukuka toplumsal vicdana ve toplumsal mutabakata dayalı yasalarla ve hukukun üstünlüğü ile sınırlandırıldığı; her düzeyde diyaloğa ve halkın katılımına ve denetimine açık; yerelleşen ve vatandaş taleplerini merkeze alan demokratik devlet yapılanması sivil toplumun teminatıdır. Demokratik devlet yapılanması ancak demokratik bir sivil toplum oluşturabilir.
Türkiye gerçeklerinde ise manzara şudur: Modernleştirici, toplum mühendisliğine dayalı ideolojik bir devlet yapılanması, ekonominin rant mantığına göre dağılımı ve işleyişi, merkeziyetçi devlet geleneği, siyasal partilerin demokratikleşme ve Türkiye adına projeler üretmek doğrultusunda siyasal zihniyet ve program geliştirmekten uzak duruşu ve temsil kabiliyetlerinin azalması ile sivil toplumun dağınık, güçsüz olması neticesinde Türkiye'de sivil toplum ile devlet arasındaki ilişki devlet lehine düzenlenmiştir. Sivil topluma ait olması gereken faaliyetler devletin tekelci ve bürokratik kurumları aracılığı ile yürütülmektedir. Bu da sivil toplumun üretici ve yaratıcı yanlarını törpülemektedir. Bireysel hak ve özgürlükler anayasada devlete karşı ödev ve sorumluluklara dönüştürülmüş ve özel yaşam alanı olabildiğince daraltılmıştır.
Devlet gerektiğinde kendi siyasal projesine destek olanları alabildiğince desteklemiş, "kamu yararına dernek" kavramı gelişmiştir.
Sivil toplum kuruluşlarının önündeki en büyük tuzaklardan biri, otoriter devletçi çözümün bir parçası haline gelmeleridir. Genelde devlet sivil toplum kuruluşları ile iş yapmaya yatkın değil ama gerektiğinde bu ilişki sağlanabiliyor, ama hemen kurallar dayatmaya başlıyor. Mesajların hafifletilmesini, bir miktar icraya ortak edip muhalif yanlarını emip yok etmeyi amaçlıyor.
Faaliyette bulurken hangi biçimde faaliyette bulunulduğu ve hangi içeriğin verildiği gerçekten önemlidir. Eğer bununla ilgili bir duyarlık sivil toplum kuruluşu içinde oluşmazsa, kısa bir süre sonra aslında devleti toplumda yeniden üreten bir kuruluş haline gelme riski vardır. Toplumsal muhalefet yapma işlevine fazla vurgu yapan kuruluşlarda ise şu risk vardır. Bütün enerji devletin uygulamalarına ve yapılan yanlışlara vurgu yapmakla geçmektedir. Bütün işlerin devlet üzerinden görüleceği yanlışından vazgeçilmelidir.
Toplumsal muhalefet yaparken eğer devlete ilişkin aşırı muhalif söylemlere sahip ise ciddi bir sorun ortaya çıkmaktadır. Sivil toplum kuruluşu ile üyeleri ve toplum arasında bir açılma yaşanmaktadır. Bu hal genellikle demokratik bilgi birikimin yetersizliğinin sonucudur.
Sivil Toplum Kuruluşu ile devlet arasındaki ilişkiden önce devletle birey arasındaki ilişkinin ortaya konulması gerekir. Anayasa'ya göre bireylerin özgürlük alanları alabildiğine dar tutulmalıdır. Özgürlük olursa birey azar ve devleti yıkar, temel görüş budur. Bu nedenle devletin Sivil Toplum Kuruluşları için faaliyet alanı tanıması, genişletmesi hatta bunları desteklemesi gibi bir tutumu olamaz. Tam tersine bunların kurulmaması için elinden geleni yapacaktır. Türk Ceza Kanununa göre yerine göre iki, üç kişi çete(dernek) kurabilir, ama Dernekler kanununa bakarsanız 7 kişi kurabilir, sonra ise 5 kişi yönetim organı, yedek yönetim, denetim organı ve iki misli üye bulmak zorundasınız.
Şu durum kesin biçimde anlaşılmalıdır. Devlet kutsal veya milletin efendisi değildir. Bu alandaki zihinsel geriliğin ortadan kaldırılması gerekir. Devletin küçülmesinden söz edilmektedir. Bunun için ekonomik küçülme anlaşılmamalıdır. Bürokratik ve siyasi küçülmeyi gerçekleştirmek, buradan boşalacak alanları halk ile doldurmak gerekir. Bu da tabanın, halkın örgütlenmesi ile olacaktır.
Sivil Toplum Kuruluşlarının devletle ilişkileri, yardımlaşma, devleti denetleme, devlete yol gösterme düzlemlerinde Sivil toplum Kuruluşlarının aktif olması koşuluyla kabul edilmelidir.
B-Siyasi Partiler ilişkisi:
Sivil Toplum Kuruluşlarının hedef programı hemen sonuca ulaşmak isteğidir. Yani partiler gibi iktidara gelince yapacaklarını değil, kendine seçtiği görevi hemen yapmak zorundadırlar. Bu nedenle zengin bir pratik birikime sahiptirler. Siyasi partiler bundan istifade etmelidir. -hem yetişmiş insan hem de tecrübe açısından-
Sivil Toplum Kuruluşları siyasi partilerin alternatifi değildir. Özellikle kriz dönemlerinde siyasi partilerin hareket kabiliyeti zayıf olmaktadır. Sivil toplum Kuruluşları ise çok çabuk hareket kabiliyeti geliştirebilmektedirler.
Partiler zamanla bürokratikleşmekte ve toplumdan kopmaktadırlar. Partilerin geleneksel ittifakları veya rekabetleri, iktidar stratejileri, propaganda yapma yöntemleri, toplumdaki ve dünyadaki çeşitli çıkar guruplarıyla kurdukları ilişkiler, sıradan insan ve topluluğun anlayabileceği sadelikten uzaklaşmaktadır. Oy verdikten sonra program ve projeler halkın anlayamadığı parlamento teknik ve taktikleri arasında kaybolup gitmektedir.
Partilere kıyasla Sivil Toplum Kuruluşları uluslararasılaşma sürecine daha erken girdiler ve daha fazla mesafe aldılar. Sivil Toplum Kuruluşları canlı bir etkinlik içindeler bu etkinlik partilerin yerine almaya yönelik olmayıp ona paralel gitmektedir. Bu gün partilerin temsil krizi yaşamaları Sivil Toplum Kuruluşlarını güçlenmesine yaramaktadır.
Bunun bir nedeni de, siyasi partilerin temel mobilizasyon aracı ve onları seferber eden temel kurum niteliği, endüstri ötesi toplumlarda ikincil olmaya başladı. Artık siyasi partiler bu tür mobilizasyon yapmaya güçleri yetmemektedir. Siyasi partilerin "beyaz yakalı" çalışanlar üzerinde hiçbir etkileri kalmamıştır. Bu insanlar genellikle eğitimli olmakta, kendileri düşünüp karar verebilmekte ve siyaset dahil bireysel hareket etmektedirler. Hak arama bilinci yüksek insanları siyasetin yönetmesi gerçekten güçtür. Bu nedenle Sivil Toplum Kuruluşları bu alana yönelmiş ve güçlenmesini sürdürmektedirler.
ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ ÖNÜNDEKİ ENGELLER
A-Yasal engeller;
ANAYASA -başlangıç bölümündeki temel haklara getirilen sınırlamalar kaldırılmalıdır.13.madde koşulları varken 14.madde ısrarı gereksizdir, 15.maddedeki Savaş seferberlik ve olağanüstü rejim durumlarında temel hakların "tamamen" askıya alınması ibaresi çıkarılmalı "kısmen" ibaresi korunmalıdır. 2.fıkrada yer alan "Anayasada öngürülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir" ibaresi anti demokratik ve çağdışı bir hükümdür. Anayasa konusunda tüm toplumun konsessüsünün sağlanacağı temel hak ve özgürlüklere dayalı yepyeni bir metin hazırlama zamanı gelmiş ve geçmektedir.
DERNEKLER KANUNU 4,5,6,7 maddeleri Uluslar arası sözleşmelere uyumlu hale getirilmelidir. Bu maddelerde yer alan bir çok kısıtlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırıdır.
Sivil toplumun varlığından söz edilebilmesinin koşulu, sivil Toplum Kuruluşlarının devlet gücünün vesayetinde olmaması, kendi yapılanmaları ve faaliyetleri hakkında kendilerinin karar verebilmesi, devlet politikalarının gidişatını belirleyebilmesi veya etkileyebilmesidir. Sivil Toplum Kuruluşlarının en önemli işlevleri arasında siyasi iktidara derinden nüfuz ederek , siyasi iktidarı adem-i merkezi hale getirmesi ve otoriteryanizme karşı güvence oluşturmasıdır.
Sivil Toplum Kuruluşlarının çeşitli yollarla saf dışı edilmesi veya devlete entegre edilmesi otoriter rejimlerin en belirgin özelliklerindendir. Bu nedenle "örgütlenme özgürlüğü" nü sınırlandıran çok sayıda mevzuat ve idari pratik mevcuttur.
Dernekler Kanunun yukarıda yazılı maddelerine şöyle kısaca bakmak bile bu alanda ne kadar çok kısıtlamanın olduğu hemen anlaşılacaktır. Kurulmaları güçleştirilmiş, kurucu üye olabilme şartları ağırlaştırılmış, Bazı ad, işaret ve dilleri kullanma yasağı ve uluslar arası faaliyet yasağı hemen göze çarpmaktadır. Her ne kadar bu hal yeni düzenleme ile giderilmeye çalışılmışsa da "Dışişleri Bakanlığının görüşü, İç İşleri bakanlığının önerisi, Bakanlar Kurulunun kararı" gibi fiili durumlar bu hakkın kullanımını imkansız hale getirecektir. engelleyecektir. Yine Yabancıların toplantı ve yürüyüş düzenlemeleri veya düzenlenen toplantıda konuşmaları İç İşleri Bakanlığının iznine tabidir. Örgütlenme özgürlüğünün önünde başta anayasa olmak üzere kuruluşların yasalarında sayısız engeller vardır. Uluslar arası sözleşmelerde yer alan ve globalleşmenin bu alandaki etkileri ne yazık ki Türkiye'deki normlara yansımış değildir.
Devlet ortaçağ usulü ile her örgüt yapılanma modeline ayrı bir madde koyup denetleme yapmaktadır. Bu örgütlenme hakkının ihlalidir. Her ne kadar derneklerin denetlenmesi Güvenlik şubeden alınıp İç işleri Bakanlığı memurlarınca yapılması düzenlemesi olumlu gelişme ise de uygulama hakkında yeterli pratiğimiz yoktur.
B-İdari engeller
İdari engelleri a-yargı ve idari düzlemde, b-psikolojik harekat kapmasında değerlendirmek mümkündür.
Tüzüklerin farklı yorumlanması ile dernek faaliyetinin kısıtlanması, yönetici veya üyelerin yurt dışına gitmelerinde izin zorunluluğu, polisin derneğe girmesi koşulları(denetim, suç unsuru aranması), basın toplantılarının izlenmesi ve kameraya alınması, üye olmayanların araştırılması, açık-kapalı toplantı iddiaları, bildiri-basın bülteni zorlukları, yasaklanmış yayın aramaları, defter ve kayıtların çok sıkı denetimleri, yöneticilerin sık sık yargı önüne çıkarılmaları faaliyetlerin idari ve yargı kararlarıyla yasaklanması, idarenin pratik engelleri olarak sayılabilir.
C-Örgütlenme manileri
Bunlara ilave olarak sivil toplum kuruluşlarının "örgütlenme manileri" diyebileceğimiz sistem zaafları söz konusudur.
-KURUMSAL, Üniversite yönetimi, devlet, aile ve öğretmen-öğrenci ilişkisinin katılımcılığı desteklememesi, medyanın olumsuz tavrı, STK'ların tanıtım ve sorun çözmeye odaklanmaması, siyasetçinin olumsuz tutumu, STK'lar boş zaman, emeklilik geçirme mekanları olarak algılanması.
-ZİHİNSEL, Türkiye'de hiçbir şey değişmez anlayışı, kabullenme, çabaların değersiz görülmesi, kökten değişim anlayışı, küçük değişimlerin önemsenmemesi, hemen sonuç görme arzusu, geçmişte denendi-deneyenler zarar gördü anlayışı, göze batma korkusu, bireysel kurtuluş planları.
-DUYGUSAL, Ümitsizlik, zarar görme endişesi, yalnız kalma korkusu, girişken olmama/özgüven eksikliği olarak sayılabilir.
Sivil Toplum Kuruluşlarının genelde üç temel sistem zaafları bulunmaktadır.
-Strateji oluşturamama
-Kurumsallaşamama
-Yaygınlaşamama, bu zaaflara fonksiyonel zaafları olan proje yapamama, kaynak üretememe ve etkin işbirliği oluşturamama gibi yönetim ve katılım sorunlarını ilave etmek gerekir.
-MALİ, Tüm Sivil Toplum Kuruluşlarının ortak sorunu finans sorunudur. Genellikle üye aidatı ve bağışlarla yürütülen faaliyetler, üye aidatlarının komik rakamlarda kalması, bağışın ise ancak sizin hizmetlerinin önemi ve hedef kitlenizin sahiplenmesine bağlı olmaktadır. Proje yaparak sponsor veya projeye kaynak aktaran sair kurumlar mali sıkıntının giderilmesine katkı sağlamaktadırlar. Avrupa Konseyi'nin Sivil toplum Kuruluşlarının projelerine para aktardığı bilinmektedir. Ancak bu kurumdan projeye para alabilmek, İç İşleri Bakanlığının iznine tabi olduğundan, bürokrasiyi aşmak mümkün olamıyor.
-KATILIM, Sivil Toplum Kuruluşları üyeleri arasında iş üstlenme, üretime katılma oranı oldukça düşüktür. Dernek faaliyetlerinde gerçekten çok sayıda üye kaydı olduğu halde, genel kurullarda ancak seçim yeterlilik sayısı kadar üye bulmak zor olmaktadır. Bu bazen örgüt yönetimlerinin hatalarına katılmama şeklinde olsa da hep işlerin başkaları üzerinden görme alışkanlığının getirdiği bir sonuç olsa gerektir.
Sivil toplum kuruluşları tüm sorunlarını kendileri çözebilecektir. Ancak sivil
anlayışların güçlenmesi için yasal ve idari engeller kaldırılması ve bu alandaki zihinsel geriliğin ortadan kaldırılması gerekir.
MAZLUMDER'İN ÖNERİLERİ
SİVİL VE DEMOKRATİK YAPILANMANIN İLKELERİ **
1-Devlet, toplumdan bağımsız üstün bir varlık değildir. Aksine onun varlık nedeni ve meşruluk kaynağı toplumdur.
2-Kamu politikasına ilişkin temel siyasi kararlar halk ve onun meşru temsilcileri tarafından alınabilir.
3-Resmi ideoloji, özgürlük ve demokrasi düşmanıdır, devletleşmiş anayasa yerine sivil anayasa hazırlanmalıdır.
4-Hukuk devletinin bütün vatandaşları eşittir, Dini , dili , etnik kökeni ne olursa olsun.
5-Silahlı kuvvetlerin sivil denetim altına alınması gerekir.
6-Sivil, siyasi ve ekonomik özgürlükler güvence altına alınmalı, düşünce suçu gibi ilkellikler yok edilmelidir.
7-Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı kesin olarak sağlanmalıdır.
8-Eğitim dahil tüm hizmet alanlarındaki devlet tekeli kaldırılmalıdır.
9-Devlet yönetimi demokratik ademi merkeziyet ilkesine dayanmalı-Kaymakamın Belediye Başkanını denetlemesi demokrasi ayıbıdır.
Sivil Toplum Kuruluşları, bireysel-kurumsal insiyatif kullanabilen mekanizmalar olmak zorundadır. Aksi , belli güçlerin toplumu manipüle etmesinin bir aracı, ya da ideolojik devletin uzantısı durumunda kalırlar. Sivil Toplum Kuruluşları bu manipülasyona hayır diyerek " anlamlarını işleve dönüştürecek" bir yapısallığa kavuşturulmalıdır.
* Bu metnin hazırlanmasında Prof.Dr.Mustafa Erdoğan ve Doç.Dr.Şükrü karatepe'nin eserlerinden ve bir çok yazarın görüşlerinden istifade ile eğitim materyali olarak hazırlanmıştır.
**Bu ilkeler Prof Dr.Mustafa Erdoğan'a ait eserlerinden çıkarılmıştır.
G-ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERİN ONAYLANMASI
F-1: Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü 76 ülke tarafından onaylanarak 1 Temmuz 2002 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiş bulunmaktadır. Mahkemenin;insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş ve soykırım suçlarında yargılama yetkisi mevcuttur. Mahkeme aynı zamanda daimi olarak çalışacak ilk uluslararası yargı mekanizması özelliği taşımaktadır. Geriye doğru yargılama yetkisi bulunmayan Mahkeme,1 Temmuz 2002 tarihinden itibaren işlenecek suçlar için yargılamada bulunacaktır. Rütbesi ve mevkii ne olursa olsun belirtilen suçlara adı karışan herkesi yargılama yetkisi bulunan Mahkemede taraf devletler arasından seçilecek bağımsız bir savcı görev yapacaktır. Ancak UCM Tüzüğünü onaylamayan ülkeler mahkemenin yargı yetkisi kapsamı dışında olacaktır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, uluslararası hukukta tanımlanmış olan ağır suçları işlemeyi planlayan kişilere karşı engelleyici bir rol üstlenmektedir. Bu suçların sorumlularını mahkeme önüne çıkarmak için ulusal savcıların harekete geçirilmesi sağlanacak ve böylece kurbanlar ve yakınları için adalet ve gerçeğe ulaşma süreci başlayacaktır. Uluslararası Ceza Mahkemesinin en önemli özelliklerinden biri de "Tamamlayıcılık" ilkesidir. Buna göre, ulusal mahkemeler bu tip suçlar konusunda isteksiz davranır veya görevini ifa edemez durumda olursa Uluslararası Ceza Mahkemesi doğrudan yargılama yetkisini kullanacaktır.
Türkiye Uluslararası Ceza Mahkemesi Tüzüğünü onaylamamıştır. Bu yüzden ülkemizde yaşanabilecek insanlık suçları veya ülkemizin askeri güçlerinin dahil olacağı muhtemel bir bölgesel çatışma sonucu meydana gelecek savaş suçları gibi konularda Türkiye Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yargılama yetkisi dışında kalacağı için işlenen suçların failleri cezasız kalabilecektir. Bu durum adaletin gerçekleşmesini güçleştireceği gibi ülkemiz vatandaşlarının Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin temel hakları koruyucu hükümlerinden yararlanmasını da engelleyebilecektir. Türkiye en kısa sürede Roma Tüzüğünü onaylamalıdır.
F-2:Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi(Türkiye 15.8.2000 tarihinde imzalamış,henüz onaylamamıştır.)
F-3:Ekonomik,Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi(Türkiye 15.8.2000 tarihinde imzalamış,henüz onaylamamıştır.)
F-4:Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme(Türkiye 1961 tarihli onay kanunu ile coğrafi çekince koymuştur)
F-5:Çocuk Haklarına İlişkin Sözleşme(Türkiye,1994 tarihinde sözleşmenin bazı maddelerinin anayasa ve Lozan anlaşması hükümlerini gerekçe göstererek ihtirazi kayıtla onaylamıştır.)
F-6:Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiyesine İlişkin Sözleşme(Türkiye 1972 tarihinde imzalamış,henüz onaylamamıştır.)
İNSAN HAKLARI KURULLARI
İnsan hakları sorunlarının önlenmesi için önemli bir sorumluluk üstlenen ve ülke çapında İl ve İlçelerde oluşturulan İnsan Hakları Kurullarının başvuruların değerlendirilmesi ve sonuçlandırılması çalışmalarında bürokratik davranması önlenmelidir. İnsan Hakları Kuruluşlarının Kurul toplantılarına çoğu kez davet edilmediği ya da aktif sorumluluk üstlenmelerinin engellendiği iddiaları incelenmeli ve Kurullara işlerlik kazandırılmalıdır.