“Allah’a yemin ederiz ki hepimiz mazlum ile birlikte zalime karşı bir el gibi olacağız. Mazlumlar zalimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla beraber hareket edilecektir.” (Hılfu’l Fudul)
“Takva sahibi müminler kendi aralarında mütecavize ve haksız bir fiil ikaını (dayanağını) tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.” (Medine Vesikası)
İlkelerini referans alarak başladığımız insan hak ve özgürlükleri mücadelemizde; 1789 Fransız Devrimini takiben ortaya çıkan ve 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilerek yayınlanan İnsan Hakları Bildirgesinin 60. Yılında, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyesi olarak bu bildiriyi ilk onaylayan ülkeler arasında yer almasına rağmen bildirinin evrenselleştirdiği ve bugünün insan hakları kavramlarına kattığı pek çok değer Türkiye’de halen içselleştirilememiştir. Bu çerçevede:
Türkiye’de bireyleri ve toplumu kuşaklarca olumsuz etkileyen darbe dönemlerinin ortaya çıkardığı olumsuzluklar giderilememiş, darbecilerin ülkemize kaybettirdiklerinin hesabı sorulamamıştır. Yeni anayasa çalışmalarının konuşulduğu bu dönemde söz konusu döneme ait zihniyetin sürüyor olması üzüntü vericidir.
Barışçıl yollarla çözülebilecek sorunların hukuka aykırı yöntemlerle güvenlik ve terörle mücadele adına meşrulaştırıldığı, bir insanlık suçu olan işkencenin hala devam ettiği, ırkçı bir söylem olan ‘ya sev ya terk et’ sözünün normalleştirildiği, kapsamının giderek genişletildiği ve bu şekilde çözüm değil çözümsüzlük üretildiği görülmektedir.
Önemli, önemsiz veya medyatiklik ayrımı yapmaksızın her davada, asgari usuli güvencelerin sağlanması gerekmektedir. Susma hakkının kullanılmasının kişi üzerinde zannı arttırıcı etkisinin bitirilmesi ve masumiyet karinesinin sonuna kadar işletilmesi gerekmektedir.
Din ve vicdan hürriyeti adına olumlu gelişmelerle karşılaşılmadığı gibi kılık kıyafet özgürlüğüne ilişkin kısmi nitelikteki düzenlemelerin mevzuata rağmen uygulanmadığı görülmektedir. Bu dönemde keyfiliği önlemek amacıyla çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi tarafından nasıl keyfi olarak ayaklar altına alınabildiğine ve TBMM’nin yasama yetkisinin vesayet altına alındığına şahit olunmaktadır.
Azınlıkların talepleri karşılanmamakta, Alevilerin ve diğer cemaatsel yapıların dini eğitim ve özgürlüklerine ilişkin istekleri görmezden gelinmektedir.
Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu ile polise verilen yetkiler, gözaltında işkence ve ölüm vakalarında artışa sebep olmakta, Polisin takındığı tutum neticesinde vatandaşlar polise kimlik sormaktan dahi endişe etmektedir. Artık operasyon adı altında bir gece yarısı insanların kapısını kırarak evlerine girilmesine son verilmeli, uzun süreli telefon dinlemelerinin önüne geçilmelidir.
Basın özgürlüğü adı altında özel hayatın dokunulmazlığına ilişkin ihlallerin arttığı, hukuk ve hak arama bilincinin yaygınlaştırılması için kullanılabilecek olan basın organlarının kişilerin özel hayatlarına müdahale ederek insan onuruna aykırı davranışları meşrulaştıran bir ihlal vasıtası haline geldiği görülmektedir.
Cezaevinde işkenceye maruz kalarak yaşamını yitirenlerden sonra cezaevleri sorunu tekrar gündeme gelmiştir. Buna ilişkin tepkiler dönemlik ve geçiştirici olmamalıdır. Özellikle F tipi ve diğer özel tip cezaevlerinde mahkûmların tecrit edilmesinin önüne geçilmeli, cezalandırmanın amaçlarına uygun davranılmalıdır.
Bu düzen bir hak ihlalleri rejimi halinde sürmemelidir. Bilinmelidir ki hakların teorik varlığı değil pratik kullanılabilirliği önemlidir. MAZLUMDER tüm örgütlenmesiyle birlikte zulmün karşında yer almaya devam edecektir.
MAZLUMDER İstanbul Şubesi