Basın Açıklamaları

Cüneyt Sarıyaşar: “Toplumsal bölünmeleri körükleyen siyaseti ve bu manadaki dili de doğru bulmuyoruz.”

Cüneyt Sarıyaşar: “Toplumsal bölünmeleri körükleyen siyaseti ve bu manadaki dili de doğru bulmuyoruz.”

Aşağıdaki demeç, MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı tarafından 18.12.2014 tarihinde Vasat Davası kapsamında cezaevinde olan hasta mahpus Çetin Yıldırım ile ilgili basın toplantısı sonrası Zaman Gazetesi muhabirine verilen demeç olup herhangi bir mecrada yayınlanmadığı için kamuoyuyla paylaşılmaktadır.


Medyaya yapılan darbe, Zaman Gazetesi ve STV yöneticilerinin tutuklanmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Basına yapılan baskılara karşı olmak bizim ontolojik zorunluluklarımızdan.

Basına yapılan baskılara karşı olmak bizim ontolojik zorunluluklarımızdan. Basına yapılan bütün baskılara karşıyız. MAZLUMDER olarak yargı süreçleri ve yargı üzerinden topluma nasıl baskı yapıldığını yakinen bilmekteyiz. Bu yargının 28 Şubat’taki ayaklarının basın, iş adamları, yargı ve askeri kanatlar olduğunu, bir diğer yönüyle de sivil toplum kuruluşları kanadı olduğunu da biliyoruz, hatırlatıyoruz. O dönemde bazı sivil toplum kuruluşları halkın sesinin yanında olmadılar, özellikle de bazı meslek örgütleri ve sendikal örgütler seçilmiş bir hükümetin devrilmesinde rol oynadılar. Yine o dönemde bazı gazeteler seçilmiş hükümete karşı manşetler attılar. Halkın iradesinin dışında, 28 Şubat’taki zalim iradenin yanında yer aldılar. Dolayısıyla basın özgürlüğünü savunuruz ama basın özgürlüğü milletin özgürlüğünün dışında bir şey değildir. Çünkü basın, milletin sesini ve yaşanan vakıaların hakikatini millete ulaştırmanın kanalıdır, sadık habere ulaşmanın yoludur. Ancak basın sadık habere ulaşmak yerine haber üretme çarkının içinde bir dişli olursa işte o zaman basın kendine düşeni yapmamış ve araçsallaşmış, bir zulmün mekanizması haline dönüşmüş olur. 28 Şubat sürecinde biz bunu gördük. O dönemde basına da bir takım baskıların olduğunu gördük. Basının kapıları kırılıp içeri girildi, basın mensupları ofislerinde kelepçelendi. Bu süreçleri yaşamış yakın hafızamızı da göz önüne alarak geçtiğimiz günlerde basın ile ilgili emniyetin yaptığı uygulamayı takip ettik. Bu sefer emniyet mensupları gazetenin demir parmaklıklarını zorlayıp içeriye paldır küldür girmedi. Söz konusu basın müessesesinin yetkilileri dış kapının önünde gerekli dosyayı okudular, fotoğraflarını çektiler, hukukçularına yolladılar, gerekli müzakereleri yaptılar ve ondan sonra sadece müsaade ettikleri, kısıtlı sayıda emniyet mensubunu içeri almak suretiyle orada savcının talep ettiği hukuki süreçleri yerine getirdiler. Bu durum ortaya konuş şekliyle basına bir baskı oluşturur mu? Bunu kamuoyunun değerlendirmesi gerekir. 
 
Bu sefer basın mensuplarının soruşturulma safahatında emniyet mensuplarının savcının talebini yerine getirme sürecinde 28 Şubat günlerinde rastladığımız tarzda görüntülerin yaşanmadığını gözlemledik. Biliyorsunuz bundan önce de emniyet mensuplarına yönelik bir operasyon yapıldı. Bu operasyon sırasında bir kısım hak ihlallerini biz tespit ettik. Asgari düzeyde bile olsa ihlal ihlaldir dedik ve bu ihlalleri kamuoyu ile paylaşarak emniyet bürokrasisinin görevini insan haklarına saygılı bir şekilde yerine getirmesi için gerekli olan uyarıda bulunduk. Bu uyarımızın karşılık bulduğunu ondan sonraki süreçlerde gözlemledik. Bu hassasiyetlere dikkat ettikleri takdirde geçmişte eğer varsa suç işlemiş kişiler, bu kişilerin adil bir şekilde yargılanmaları gerektiğinin önemine dikkat çekiyoruz. Hatırlarsak Ergenekon ve Balyoz davalarında hukuki süreçlerdeki usul hataları ve aşımları davanın esasına da zarar vermiştir.

Kuvvetler ayrılığı prensibi hesap vermezlik anlamına gelmemelidir.

Bu toplumda basın, sermaye, sendikal örgütlenmeler ve meslek örgütlenmeleri tabiidir ki sivil toplum kanatları olup toplumun vicdanını yansıtmaktadırlar ancak bütün bunların toplumun iradesi yanında başka bir irade üretmemesi gerekmektedir. Toplumun tüm sorunlarının hallinde kolektif iradesinin her şeyin üzerinde tutulması gerekiyor. Bu bağlamda bir kesim insanların iradesinin toplumun iradesinin üzerinde tutulma çabası yanlıştır. Toplum, iradesini sandıkta ortaya koyar. Bu işleyiş ve mekanizmanın heba edilmesi, hele hele topluma hesap vermeyen mekanizmaların; askeri bürokrasinin, yargı bürokrasisinin, emniyet bürokrasisinin, tarım, ticaret vs. bürokrasilerinin toplumun iradesinin üzerinde her ne saikle olursa olsun vesayet üretimi kuruluşundan beri cumhuriyetin en büyük ve can yakıcı defosudur. Bütün bunların, topluma her seçimde hesap verebilir olan millet meclisine ve/veya onun içinden çıkan hükümete hesap vermesi gerekmektedir. Çünkü biz meclisi, hükümeti bunun için seçiyoruz. Siz bizim adımıza bu sorumluluğu yerine getirin diyoruz. Kuvvetler ayrılığı prensibi hesap vermezlik anlamına gelmemelidir. Hangi saikle olursa olsun bir oligarşik gurubun veya bu anlamda bürokrasinin milletin iradesiyle tecelli etmiş olan yasama ve yürütmenin üzerine konuşlanması tam da oligarşik bir yapıyı inşa eder. Mesela bu vesayet yargı bürokrasisinden geldiğinde biz onun ismine jüristokrasi diyoruz. Bu ülkenin, istiklal mahkemelerinden bu yana çektiği en büyük problem bir yönüyle bu jüristokrasidir. İşte hem bu yapının ortadan kalkması hem de yenilerinin üretilmemesi gerekmektedir. 

Toplumsal bölünmeleri körükleyen siyaseti ve bu manadaki dilini de doğru bulmuyoruz.

Biz bu yapılan operasyonların geçmişteki kadar büyük ihlalleri içermediğini ama az da olsa var olan ihlallerin de sıfırlanması gerektiğinin altını çiziyoruz. Bu konuya hassasiyetle dikkat edilmesini talep ediyoruz. Bunun yanı sıra toplumun içinden geçmekte olduğu kendi iradesine sahip çıkma duyarlılığını ve bütün bu bürokratik süreçlerin de toplum iradesiyle denetlenebilir olmasını da çok önemli görüyoruz. Bu meyanda, toplumun iradesinin üzerinde bir takım insanların ve çevrelerin, bürokratik kademelerin üst irade ortaya koymasını ve bu jakoben jüristokrasi veya diğer oligarşik bürokrat yapıların vesayetini kesinlikle reddediyoruz. Toplumu zulme uğratan temel mekanizmalar olarak görüyoruz bunları. Tüm bunların yanı sıra hassasiyetle altını çizmek istiyoruz ki, toplumsal bölünmeleri körükleyen siyaseti ve bu manadaki dili de doğru bulmuyoruz. Toplumda fay hatları oluşturacak ve bu noktadan bazı kesimleri infial durumuna geçirecek isimlendirmeler üzerinden siyaseti; bazı kesimlerin, cemaatlerin, yapıların ötekileştirilmesi, bu toplumda adeta düşman cepheler oluşturulmasını da toplumun adalet duygusunu zedeleyen akıl tutulması mekanizmaları olarak görüyoruz. Bu noktada, iktidarıyla muhalefetiyle bütün siyasi cenahları, toplumsal aktörleri, kanaat önderlerini ve bu konudaki sorumluluklarını önemsiyor daha sorumlu ve hassas olmaları gerektiğini söylüyoruz. Herkesin esasında barıştan, uzlaşıdan yana, toplumun geleceğini düşünerek davranması gerekiyor. Çocuklarımızı hınçlar ve öfkelerle yetiştirmeyelim, onları insanlığa karşı sorumluluk bilinci içinde yetiştirelim. Bu süreçlerde de sorumluluk ilk önce yasamada ondan sonra da yürütmededir. Biz hem millet meclisini bu konuda duyarlı olmaya çağırıyor, hem de milletvekillerimizi kullandıkları dilleri itibariyle bütüncül olarak iktidarı muhalefetiyle daha olumlu yönde çaba göstermeye çağırıyoruz. Hükümetin de dilini barıştan ve toplumun birliğinden yana kurması gerekiyor. Bu yönüyle bütün diğer toplumsal aktörlere bu konuya dikkat etmelerini söylüyoruz. Toplumda her ne yönde olursa olsun özellikle sanal medyada üretilen ötekileştirici dilleri ve medyanın kullandığı ötekileştirici dili, eleştiri sınırlarını aşan dili reddediyoruz. Bu toplumsal fay hatları 5-10 yıllık periyotlarla giderilemez, daha ciddi kırılmalara sebebiyet verebilir. Bu yönüyle son süreçlerden dolayı da üzüntü içinde olduğumuzu beyan ederiz. 

Bütün kesimleri de takkelerini/şapkalarını önlerine koyup, başlarını da iki elleri arasına alıp düşünmeye davet ediyoruz.