Basın Açıklamaları

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Raporu

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı tarafından Hazırlanan 2007 Yılı Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporu açıklanmıştır.

T.C.

BAŞBAKANLIK

İNSAN HAKLARI BAŞKANLIĞI

2007 YILI

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI RAPORU

(TİHR-2007)

Ankara, 2 Temmuz 2008

GİRİŞ

TİHR-2007 VE İNSAN HAKLARININ KORUNMASI VE GELİŞTİRİLMESİ

İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi, günümüzde tüm toplumların ortak hedefi olmanın da ötesinde, bir bütün olarak insanlığın ortak ülküsü durumuna yükselmiştir. Son zamanlarda bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler, toplumsal ve bireysel yaşamdaki büyük değişmelerle birlikte insan hakları için yeni bazı riskler doğurmasının yanında, hakların korunması ve geliştirilmesi noktasında bu tehdit ve tehlikelere cevap olabilecek yeni birtakım açılımlar da sağlamıştır. Diğer taraftan insan hakları, modernleşmenin getirdiği tehlikelere karşı ahlâki ve hukuki bir sigorta görevi yaparak toplumsal düzenlerin korumasına önemli katkılar da sağlamıştır. Tüm bu gelişmeler neticesinde insan hakları kavramı, yerel ve evrensel düzeyde tekrar gündemin üst sıralarına taşınmıştır.

Gerek ulusal, gerekse uluslar üstü ve arası düzeyde insanlık tarihi bir bakıma insan hak ve özgürlükleri için yürütülen mücadelelerin tarihidir. İnsan hak ve hürriyetlerine yönelik tehdit ve tehlikeler, tarihin birçok döneminde büyük sosyal hareketlenmelerin, isyanların, ihtilallerin ve savaşların sebebi olmuştur. En belirgin örneğini İstiklal Savaşımızın oluşturduğu bu büyük toplumsal hadiselerin önde gelen diğer bazı örnekleri arasında Otuz Yıl Savaşları, Hollanda Bağımsızlık Savaşı, İngiliz Devrimi, Amerikan İhtilali ve Bağımsızlık Savaşı, Fransız İhtilali, 1830 ve 1848 İhtilalleri ile sömürge ülkelerin bağımsızlık savaşları yer almaktadır. Çok önemli tarihi değeri haiz ve benzer ulusal ve uluslararası metinlere ilham kaynağı olan birçok insan hakları belgesinin bu siyasi ve sosyal hareketler döneminin ürünü oldukları da unutulmamalıdır.

Olaya tarihsel açıdan bakıldığında, insan hak ve hürriyetlerine yönelik en büyük tehdidin devletten ve özellikle de yürütme organından geldiği noktasından hareketle, hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla belli konularda devletin yetkilerinin sınırlandırılması, kuvvetler ayrımı ilkesinin benimsenmesi ve yürütme organına karşılık olarak devletin diğer organlarının, özellikle de yasama organının güçlendirilmesi yoluna gidildiği görülmüştür. Anayasacılık hareketleriyle paralel biçimde işleyen bu süreç sonucunda insan haklarının yasama tarafından da ihlal edilebileceği görülmüş ve buna karşılık olarak da yargısal koruma mekanizmalarının ve özellikle de anayasa yargısının ihdas edilmesi yoluna gidilmiştir. Günümüzde, yargı makamlarının da insan haklarını ihlal edebildikleri görüldüğü için bir yandan ulusal ve uluslararası düzeyde yeni koruma mekanizmalarının tesis edilmesine, diğer taraftan da, insan haklarının korunması ve geliştirilmesinin yalnızca kurumsallaşma yoluyla sağlanamayacağı noktasından hareketle bu alanda bilinç arttırma ve eğitim faaliyetlerinin yoğunlaştırılmasına yol açmıştır.

Tarihi süreçte, insan hakları alanı daimi bir genişleme eğilimi göstermiştir. Kişisel ve siyasal haklardan oluşan birinci kuşak hakları, 20. yüzyılın ortalarına doğru gelişen ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ifade eden ikinci kuşak haklar izlemiş, küreselleşme ve bilgi çağı ise, çevre hakkı gibi birey devlet ilişkilerini aşan nitelikteki üçüncü kuşak hakları beraberinde getirmiştir. Bu süreçler, yeni hak konularının ortaya çıkması yanında mevcut hakların yeniden tanımlandığı ve yorumlandığı aşamalar olmuştur.

Birey ve toplumun maruz bulunduğu sürekli değişim ve gelişimin doğal bir sonucu olarak insan hakları konusu günümüzde yalnızca ulusal bir konu olmaktan çıkmış, uluslararası toplumun ve hukukun gündemindeki en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Hakların korunması amacıyla devletlerin iç hukuklarında oluşturdukları koruma mekanizmalarına Afrika, Amerika ve Avrupa'da olduğu gibi bölgesel ve Birleşmiş Milletler gibi daha geniş kapsamlı uluslararası örgütlenmeler bünyesindeki insan hakları koruma mekanizmaları eklenmiştir. Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Birliği dâhilindeki insan hakları yapılanmaları, ülkemiz açısından özel bir önem arz etmektedir.

Tüm insanlığın ortak hedefi olması münasebetiyle, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi konusu, belli başlı uluslararası örgütlerin ana faaliyet alanlarından birisini oluşturmuştur. Bu konuda Birlemiş Milletler bünyesinde yürütülen çalışmalar neticesinde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabulünün ardından, insan haklarıyla ilgili birçok sözleşme hazırlanarak yürürlüğe konulmuştur. Ülkemiz, insan hakları alanında halen yürürlükte bulunan 7 temel Birleşmiş Milletler sözleşmelerine taraf durumundadır. Aynı şekilde ülkemiz, insan hakları alanındaki en önemli bölgesel koruma mekanizması olan ve ülkemizin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi sözleşmelerinin çoğuna da başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere taraftır.

İnsan hakları kavramının uluslararası düzeyde daha fazla yer bulması, kavramın ulusal düzeydeki önemini de arttırmıştır. Kavramın kimi zaman politik düşüncelerle suiistimal edilmesi, özellikle ulusal düzeyde kavrama karşı bazı önyargıların oluşmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte, birey ve toplum hayatının, maddi ve manevi varlığının geliştirilmesinin insan haklarının korunmasına ve insan hakları bilincinin geliştirilmesine bağlı olduğu da bir gerçektir. Bu gerçekten ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi konusunun ilk planda devletlerin sorumluluğunda olduğu ve uluslar arası korumanın ulusal korumaya nazaran ikinci planda ve onu tamamlayıcı nitelikte bulunduğu olgusundan hareketle, devletler, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ile iç hukuklarındaki koruma mekanizmalarının güçlendirilmesi ve uluslararası mekanizmalara dâhil olma yolundaki çabalarını yoğunlaştırmışlardır.

İnsan haklarının hangi yöntem ve mekanizmalarla korunabileceği konusu da günümüzde insan haklarının içeriği kadar önem taşımaktadır. Yaşanan tecrübeler, insan hakları teorisinde sağlanan gelişmelerin uygulamaya hızlı ve doğru biçimde yansıtılamadığını ve geleneksel güvence mekanizmalarının çoğu kez yetersiz kalabildiğini göstermiştir. Bu nedenle insan hakları alanında ulaşılan evrensel standartların muhtemel tehlikelere karşı korunabilmesi ve uygulamaya daha iyi yansıtılabilmesi amacıyla yeni mekanizmalar kurmaya ve mevcutları da güçlendirmeye yönelik çabalar yoğunluk kazanmıştır. "Paris Prensipleri" olarak bilinen Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararıyla, insan haklarını etkin bir şekilde koruyacak ulusal insan hakları kurumlarının kurulması, mevcut olanların ise güçlendirilmesi tavsiyesinde bulunulmuştur. Avrupa Birliği'ne girebilmenin temel koşullarını ifade eden Kopenhag siyasi kriterlerinde, "insan haklarını güvence altına alan istikrarlı kurumların varlığı"nın vurgulanması da, konuya verilen önemin göstergesidir.

YASAL REFORMLAR

Bilindiği üzere, Anayasamızın Cumhuriyetin niteliklerinin belirtildiği 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına saygılı bir hukuk Devleti olduğu ifade edilmiştir. Anayasamızın 5. maddesinde de kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak Devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır. İnsan hakları alanında Anayasamızda yer alan hedeflerin gerçekleştirilmesi amacıyla, özellikle son yıllarda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çerçevede gerçekleştirilen 2001 ve 2004 Anayasa değişiklikleri başta olmak üzere insan haklarını doğrudan ilgilendiren birçok alandaki kapsamlı düzenlemelerle demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi ile insan hak ve özgürlüklerine saygının sağlanması yönünde dokuz adet reform paketi ile oldukça önemli adımlar atılmış, insan hak ve özgürlüklerine yönelik kısıtlamalar önemli ölçüde giderilmiş ve insan haklarına ilişkin evrensel standartlara ulaşma yönünde önemli ilerleme kaydedilmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, ölüm cezasının kaldırılması, kişi özgürlüğü ve güvenliği, basın özgürlüğü, kadın-erkek eşitliği, yargının işleyişi, temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerin statüsü, sivil-asker ilişkileri ve daha birçok konuda yapılan değişikliklerle insan hak ve özgürlüklerinin kapsamı genişletilmiştir.

İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla yapılan çalışmalar yalnızca iç hukukumuzla sınırlı kalmamıştır. Ülkemiz, başlangıcından Birleşmiş Milletler teşkilâtının içinde yer alan bir devlet olarak, gerek insan hakları konusundaki bu duyarlılığı, gerekse İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde ve izleyen sözleşmelerde ifadesini bulan temel düşünceyi paylaştığını çeşitli vesilelerle açığa vurmuştur. Ülkemiz, Avrupa düzeyinde ortaya çıkan insan hakları ve demokrasi odaklı oluşumların da içinde yer alma iradesi göstererek Avrupa Konseyinin kurucuları arasında yer almış, İnsan hakları alanındaki temel Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi sözleşmelerini onaylamıştır. Bu sözleşmeler artık iç hukukumuzun parçası durumundadır.

Büyük bir hız ve kararlılıkla gelişmiş ülkeler arasına girme aşamasında bulunan ülkemiz, yapılan bu çalışmalarla insanlığın ortak değeri olan insan hakları alanında sessiz bir devrimi gerçekleştirme yolunda önemli bir mesafe kat etmiştir. Tüm insanlığın ortak birikimiyle oluşan evrensel değerleri, bireylerin yaşamına tam manası ile yansıtabilmenin amaçlandığı bu sessiz devrimin başarıya ulaşması için, yasal ve kurumsal anlamda bir yeniden yapılanmayla birlikte insan hakları alanında belli bir zihinsel dönüşüm gerekmektedir. Ülkemizde insan hakları alanında gerçekleştirilen çalışmalar da bu iki eksen üzerinde gelişmektedir.

Demokrasimizin güçlendirilmesi, insan hakları bilincinin geliştirilmesi, ihlâllerin önlenmesi ve herkesin çağdaş yaşamın öngördüğü temel hak ve özgürlüklerden tam anlamıyla yararlanabilmesi için, bugüne değin yapılan çalışmaların aynı hız ve kararlılıkla devam etmesi gerekmektedir. İnsan hakları alanında yapılan reformların uygulamaya tam olarak yansıtılabilmesi, ülkemiz içinde yaşayan tüm insanların eşit bir şekilde tüm hak ve özgürlüklerden yararlanabilmesi bundan sonraki çalışmaların temel hedefi olmalıdır. Bunun için, yasal ve kurumsal düzeydeki gelişmelerle birlikte zihinsel bir dönüşümün gerekliliği ortadır. Eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri bu nedenle büyük önem kazanmaktadır. Bu faaliyetlerin sürekliliği ise istenen amaca ulaşmada hayati öneme sahip bulunmaktadır.

YAPISAL REFORMLAR

İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla gerçekleştirilen ve yukarıda kısaca değinilen reformların önemli bir ayağını da bu amaçla yeni bazı kurumsal yapıların oluşturulması ve var olanların güçlendirilmesi teşkil etmektedir. Anayasamızın "hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde; herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, temel hak ve hürriyetlerin korunmasına ilişkin 40. maddesinde; Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilerek temel hak ve hürriyetlerin yargısal usul ve yollar yanında siyasi ve idari usuller ve yollarla da korunabilmesi imkânı getirilmiştir.

Temel hak ve hürriyetlerin yargı dışı siyasi ve/veya idari mekanizmalarla korunması konusu nispeten yeni sayılabilecek bir olgudur. Tarihsel gelişim süreci içinde, temel hak ve hürriyetlerin sadece anayasal ve yasal düzenlemeler ile yargısal yollar ve usuller vasıtasıyla korunamayacağı görülmüş, yürütme veya yasama organı ile ilişkili olmakla birlikte toplumun tüm kesimlerinin temsil edilebileceği şekilde çoğulcu bir yapıya ve dış faktörlerden etkilenmesini önleyecek derecede idari ve mali özerkliğe sahip insan hakları kurumları kurulması fikri gündeme gelmiş ve birçok ülkede bu tür kurumlar oluşturulmuştur. İnsan hakları alanında kurumsallaşma çabalarına ilişkin bu gelişmeler Birleşmiş Milletler tarafından da memnuniyetle karşılanmıştır. Belirtildiği gibi "Paris Prensipleri" olarak bilinen ve ulusal insan hakları kurumlarının kuruluş, görev ve işleyişlerine, yetki ve sorumluluklarına ilişkin ilkeler içeren 20.12.1993 tarihli ve 48/134 sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararıyla, insan haklarını etkin bir şekilde koruyacak ulusal insan hakları kurumlarının kurulması, mevcut olanların ise güçlendirilmesi tavsiyesinde bulunulmuştur.

İnsan hakları alanında kurumsallaşma çalışmaları, dünyadaki gelişmelere paralel bir şekilde, ülkemizde de ivmesi giderek artan bir seyir izlemiştir. Bu konuda ilk adım 05.12.1990 tarihli ve 3686 sayılı Kanunla atılmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu kurulmuştur. 1991 yılından itibaren de bir Devlet Bakanı insan haklarının takip ve koordinasyonu ile görevlendirilmeye başlanmıştır. 09.04.1997 tarihli ve 1997/17 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile insan hakları ile ilgili konularda görevli Devlet Bakanının başkanlığında Başbakanlık, Adalet, İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlarının Katılımıyla İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu teşkil edilmiştir. 04.06.1998 tarihli ve 23362 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmelikle İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi kurulmuştur. İnsan Haklarının korunmasını sağlamak ve ihlallerin önlenmesini sağlamak amacıyla 2 Kasım 2000 tarihli ve 24218 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Yönetmelikle de İnsan Hakları İl ve İlçe Kurulları oluşturulmuştur. Ayrıca çeşitli kurum ve kuruluşlar bünyesinde de insan hakları birimleri kurulmuştur.

Devlet teşkilatı içerisinde insan hakları alanında kurumsallaşma konusundaki en kapsamlı düzenleme Başbakanlık teşkilatı hakkındaki 3056 sayılı Kanunda değişiklik yapan 12.04.2001 tarihli ve 4643 sayılı Kanunla gerçekleştirilmiştir. Anılan Kanunla Başbakanlık merkez teşkilatı içerisinde ana hizmet birimi olarak "İnsan Hakları Başkanlığı" kurulmuştur.

4643 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yayımlanan yönetmeliklerle İnsan Hakları Üst Kurulu, İnsan Hakları Danışma Kurulu ve İnsan Hakları İhlal İddialarını İnceleme Heyetlerinin kuruluşları, görev ve işleyişleri ile ilgili usul ve esaslar belirlenmiş, İnsan Hakları İl ve İlçe Kurulları son mevzuat değişiklikleri doğrultusunda yeniden yapılandırılarak sivil toplum ağırlıklı ve eksenli bir yapıya kavuşturulmuştur. İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi de, İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi adı altında daimi bir statüye kavuşturulmuştur.

Temel hak ve hürriyetlerin korunması amacıyla iç hukukumuzda oluşturulan siyasi ve idari başvuru mekanizmalarına, Ülkemizin değişik tarihlerde taraf olduğu sözleşmeler vasıtasıyla uluslararası başvuru mekanizmaları da eklenmiştir. Bu konuda en iyi bilinen örnek olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yanı sıra Birleşmiş Milletler bünyesindeki İşkenceyi Önleme Komitesinin, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesinin ve İnsan Hakları Komitesinin başvuru alma ve inceleme yetkileri de Ülkemiz tarafından tanınmış ve kabul edilmiştir. Böylece, bireyler tarafından, iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ilgili uluslararası organlara başvurabilme imkânı getirilmiştir.

BAŞBAKANLIK İNSAN HAKLARI BAŞKANLIĞI

Ülkemizin insan hakları alanında gerçekleştirdiği reform sürecinin kurumsal altyapısında önemli sorumluluklar üstlenen İnsan Hakları Başkanlığı, Başbakanlık bünyesinde bir birim olmasının kurumsal kapasite ve yetki bakımından sağladığı avantajlar yanında insan hakları gibi ayrı bir ilgi ve önem atfedilen bir alanda faaliyet göstermesi nedeniyle, çeşitli ulusal ve uluslar arası kuruluşlar ile oluşan işbirliği imkânlarını da etkin biçimde değerlendirerek görevlerini layıkıyla yerine getirmeye gayret göstermektedir.

Temel amacı, insan hakları bilincinin tüm toplum kesimleri ve idari birimlerde kökleşmesi olan Başkanlığımız, bu anlamda eğitim çalışmalarına ayrı bir önem vermektedir. 81 il ve 850 ilçede oluşturulmuş bulunan İnsan Hakları Kurulları ile sürekli ve etkin bir işbirliği içerisinde çalışan Başkanlığımız, özellikle bu Kurullara yönelik gerçekleştirilen eğitim program ve projeleri ile insan hakları bilgi ve bilincini tüm ülke sathında yaygınlaştırmaya çalışmaktadır.

Kamu işleyişinin koordinasyon makamı olan Başbakanlığın bünyesinde yer alması dolayısıyla Başkanlığımızın bir diğer temel görevi de, kamu kesiminde insan haklarının geliştirilmesi amacıyla yürütülen çalışmaların yeknesak bir yapıya kavuşturularak daha verimli hale getirilmesi ve kamu kuruluşlarının birbirlerinin imkân ve çalışmalarından yararlanabileceği bir işbirliği zemininin oluşturulmasıdır. Bu kapsamda Başkanlığımız tarafından düzenlenen çeşitli koordinasyon toplantıları, ortak eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri ile önemli mesafeler kaydedilmiş, özellikle sıkıntısı duyulan insan haklarıyla ilgili materyal temini hususunda kamu kuruluşlarının dayanışmasının sağlanmasına yönelik somut sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca insan haklarıyla ilgili çalışmalara ilişkin bilgilerin tüm kurum ve kuruluşlar ile paylaşılması, hem bu çalışmaların daha da zenginleşmesini sağlamış, hem de özellikle uluslar arası kamuoyuna yönelik tanıtım faaliyetlerinin içeriğinin oluşturulmasında ciddi yararlar getirmiştir.

Başkanlığımız, insan hakları alanında eksikliği duyulan kamu kesimiyle sivil toplum diyalogunun tesis edilmesi yolunda da önemli çalışmalar yapmıştır. Özellikle gerçekleştirilen eğitim faaliyetlerinde sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapılmış, karşılıklı ziyaretlerde bulunulmuş, bilgi ve materyal desteği sağlanmıştır. İnsan Hakları Başkanlığı, sivil toplum kuruluşlarının insan haklarıyla ilgili konularda doğrudan iletişim kurabilecekleri bir birim olarak bu diyalog zemininin daha da işlevsel hale getirilmesine yaptığı katkıyı arttırarak sürdürecektir.

Başkanlığımız, insan hakları ihlâli iddialarının incelenmesi, sonuca bağlanması, başvurularla ilgili istatistiklerin oluşturulması ve bu sayede insan hakları sorunlarının boyutlarının ve yapılan çalışmaların etkisinin görülebilmesi için de önemli çalışmalar yapmaktadır. Yurt çapında bulunan 931 İl ve İlçe Kurulu ile Başkanlığa gelen başvurular, formlar aracılığıyla istatistikî verilere dönüştürülmektedir. Başkanlığımızın gerek ihlâl başvurularıyla ilgili verileri, gerekse İl ve İlçe Kurulları ile ilgili hazırladığı faaliyet raporları basında ve uluslararası kamuoyunda da ilgiyle karşılanmakta ve izlenmektedir.

Ayrıca Başkanlık, 23 Kasım 2003 tarih ve 25298 sayılı yönetmelikle oluşturulan İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının çalışmalarını, yönetmelik çerçevesinde aylık olarak gönderilen faaliyet raporları aracılığı ile izlemekte, değerlendirmekte ve çeşitli eğitim ve bilinçlendirme programları ile Kurulları yönlendirmekte ve desteklemektedir.

İL VE İLÇE İNSAN HAKLARI KURULLARI

Türkiye'de İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları, insan haklarını koruma mekanizması içinde kendine özgü yapısı, niteliği ve gelişim süreciyle özel bir konuma sahiptir. Ülkemizin özellikle 1980 sonrası yaşadığı hızlı ve karmaşık sosyo-ekonomik dönüşüm, insan haklarını daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir "siyasal gündem" haline getirirken, bir yandan da temel hak ve özgürlüklere klasik devlet yapısı dışında da güvenceler aranmasına yol açmıştır. Türkiye'de daha önce konuşulması dahi mümkün olmayan sorunların açık ve yoğun politik mücadelelere konu olmaya başlaması ve yaşanan toplumsal değişimin kaçınılmaz olarak sürüklediği yeni ve daha kapsamlı hak ve özgürlük talepleri, öncelikle insan hakları alanındaki sivil toplum örgütlenmesini hızlandırmıştır. İnsan hakları alanında ileri sürülen taleplerin "öncelikli muhatabı" olan devlet ise, Soğuk Savaş sonrası oluşan yenidünya düzeninde güçlenen demokratikleşme arayışları ve müzakere masasına kadar ilerleyen AB sürecinin oluşturduğu dış etkenlere, iç siyasal ve toplumsal düzenimizin giderek çağdaşlaşması ve bireysel hakların önem kazanması da eklenince, insan hakları mücadelesini geliştirmeye ve ondan yararlanmaya dönük bir politikayı benimsemiştir.

AB sürecinin temel belgesi olan Kopenhag kriterlerinin de ortaya koyduğu gibi çağımızın temel "kalite standardı", insan haklarına saygı ve bunu garanti edecek istikrarlı kurumların varlığıdır. Bu yönüyle bakıldığında temel hakların korunması ve geliştirilmesi, bireysel bazda sürdürülen bir mücadele olması yanında, Türkiye'nin insanlık ailesi içinde hak ettiği yeri almasına dönük toplumsal bir misyonu da ifade etmektedir. Devlet, bu misyonu ancak milletiyle birlikte gerçekleştirebileceğinin farkında olduğu için, halkın sorunlarını ve beklentilerini süratli ve etkin biçimde devlet çarkına ulaştıracak bir yol, tabiri caizse bir "katalizör" arayışı içine girmiştir. Bir anlamda devlet, ülke çapında yaygın, esnek çalışabilen ve uzmanlık bilgisinden de yararlanan yeni birimler aracılığıyla, milletin bazen yargı, parlamento, basın gibi demokrasinin ana unsurlarına duyuramadığı sesini en düşük frekanslarda bile duyabilmeyi ve doğru algılayabilmeyi hedeflemiştir.

23.11.2003 tarihli yeni yönetmelik ile "sivil karakteri" daha da güçlendirilen Kurullarda görev yapan kamu görevlisi sayısı, Başkanlık görevini yürütecek vali yardımcısı veya kaymakam ile kamu görevlisi bir avukat veya hukuk fakültesi mezunu olmak üzere ikiye indirilmiştir. Bu değişikliğin temel amacı; Kurulların kamuoyunda "idari bir birim" olarak algılanmasının önüne geçmek ve çalışmaların lokomotifi olması beklenen sivil toplumun Kurullardaki ağırlığını arttırmaktı. Nitekim yürüttükleri çalışmalar, aldıkları ufuk açıcı kararlar, pek çok ihlâl iddiasını cesaret ve titizlikle incelemeleri ile Kurullar, insan hakları alanında kamu otoritesi ile sivil toplum işbirliğinin ümit verici örnekleri olmuşlardır.

Gelinen noktada İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları, oluşumlarının ilk aşamasını başarıyla tamamlamış ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi açısından "vazgeçilemeyecek bir unsur" haline gelmişlerdir. Bununla birlikte Kurullar, aradan geçen kısa sürede toplumdaki yerini giderek sağlamlaştırırken belli eleştirilerin hedefi olmaktan da kurtulamamışlardır. Bunların başında, bağımsız çalışmadıkları, etkin bir denetim mekanizması oluşturamadıkları, sivil toplum kuruluşlarından destek almadıkları gibi eleştiriler dikkati çekmiştir.

Türk idare anlayışı ve devlet-millet münasebetleri açısından bir geleneğe dayanıp-dayanmadığı tartışılabilen Kurullar için, benzer yapılanmaların dünyada da henüz yeni olmasından dolayı, çalışmalarına yön gösterebilecek düzeyde yeterli uluslar arası bilgi ve deneyim birikiminin varlığı da kuşkuludur. Bununla birlikte, "emek ve sahiplenme" arttıkça, Kurulların amaçları ve görevleri belirginleşmekte, çalışma prensipleri belli bir standarda kavuşmaktadır. Eleştirilerin işaret ettiği hususlardaki doğruluk payı şüphesiz inkâr edilemez. Ancak gerek ulusal gerek uluslar arası planda kendine özgü nitelikler taşıyan bu modelin yaşadığı kaçınılmaz "doğum sancılarını", geleceğe dönük umut sinyalleri olarak kabul etmek de mümkündür.

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı tarafından bu alanda gerçekleştirilen çalışmaların ilki olan 2007 Türkiye İnsan hakları Raporu ile 2007 yılı içerisinde Başkanlık, Kurullar, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan faaliyetlerin kamuoyuna sunulması amaçlanmıştır. Rapora ilişkin eleştiri ve değerlendirmelerin faaliyetlerimizde yol gösterici olacağına inanılmaktadır.


DEĞERLENDİRME

DEĞERLENDİRME

Ülkemizin insan hakları alanında gerçekleştirdiği reform sürecinin kurumsal altyapısında önemli sorumluluklar üstlenen İnsan Hakları Başkanlığı, Başbakanlık bünyesinde bir birim olmasının kurumsal kapasite ve yetki bakımından sağladığı avantajlar yanında insan hakları gibi ayrı bir ilgi ve önem atfedilen bir alanda faaliyet göstermesi nedeniyle, çeşitli ulusal ve uluslar arası kuruluşlar ile oluşan işbirliği imkânlarını da etkin biçimde değerlendirerek görevlerini layıkıyla yerine getirmeye gayret göstermektedir.

Temel amacı, insan hakları bilincinin tüm toplum kesimleri ve idari birimlerde kökleşmesi olan Başkanlığımız, bu anlamda eğitim çalışmalarına ayrı bir önem vermektedir. 81 il ve 850 ilçede oluşturulmuş bulunan İnsan Hakları Kurulları ile sürekli ve etkin bir işbirliği içerisinde çalışan Başkanlığımız, özellikle bu Kurullara yönelik gerçekleştirilen eğitim program ve projeleri ile insan hakları bilgi ve bilincini tüm ülke sathında yaygınlaştırmaya çalışmaktadır.

İnsan Hakları Kurulları 8 yıldır yapmış olduğu mütevazı çalışmalarıyla, kurul üyelerinin, kamu görevlileri ile vatandaşlarımızın insan hakları eğitimi ve bilinçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Son yıllarda atılan adımlarla, Kurulların insan hakları ihlalleri olmadan önce "önleyici faaliyetlere" ağırlık vermeleri, örneğin son yıllarda nezarethanelere yaptıkları habersiz ziyaretlerle insan hakları ihlallerini asgari seviyelere indirilmesinde ciddi katkıları olmaktadır. Bu husus, Avrupa Birliği İlerleme Raporlarında ve Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) gibi uluslararası sivil toplum kuruluşlarının raporlarında da belirtilmektedir.

Kurulların halk tarafından yeterince tanınmadığı yönünde şikâyetlerin zaman içerisinde giderek azaldığı çeşitli platformlarda dile getirilmektedir. Bu raporla Kurulların daha önceki yıllara ilişkin performansları ve özellikle de 2007 yılına ilişkin faaliyetleri ile insan hakları ihlallerinin önlenmesi için atmış oldukları somut adımlar ve örnek uygulamaların analizi de amaçlanmıştır. Böylece Kurullar hem birbirlerinin faaliyetlerinden haberdar olabilecek hem de kamuoyu bilgilendirilmiş olacaktır.

Aşağıda il ve ilçe insan hakları kurullarımızdan gelen 2007 raporları ile ülke çapındaki insan hakları konusunda genel bir değerlendirme yapılacaktır.

I) İL İNSAN HAKLARI KURULLLARI (İHK) RAPORLARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

A) İNSAN HAKLARI KURULLARI HAKKINDA GENEL BİLGİLER: ÜYE-PERSONEL YAPISI VE FİZİKİ İMKÂNLAR

Üye Yapısı

İl İnsan Hakları Kurullarının üye sayısı ortalama olarak 19-20 civarındadır. Genelde, illerin büyüklüğüne, illerdeki üniversite ve sivil toplum sayısına bağlı olarak üye sayıları 28 ile 12 arasında değişiklik göstermektedir İstanbul, Ankara ve İzmir İl Kurullarındaki üye sayısı sırasıyla 28, 27 ve 28'dir. Buna mukabil Yozgat, Bayburt, Kars ve Burdur İl İnsan Hakları Kurulları en düşük sayıda üyeye sahip Kurullarımızdır.

Toplamda 1536 üyesi bulunan İl İnsan Hakları Kurulları, İlçe İnsan Hakları Kurulları üye sayısı da hesaba katıldığında yaklaşık 17-18 bin kişilik devasa bir "insan hakları ordusu" söz konusu olmaktadır. İyi teçhizatlandırılabilen bu sayıdaki bir "ordu" insan haklarının korunması ve geliştirilmesinde çok önemli bir potansiyele sahip olabilecektir.

23.11.2003 tarih ve 25298 sayılı "İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik" hükümlerine uygun olarak İnsan Hakları Kurullarımızda görev yapan üyeler toplumun farklı kesimlerinin temsiline imkân tanıyacak şekilde çoğulcu bir yapı arz etmektedir. Kurullarda Mülki İdare Amirleri dışında en fazla 1 veya 2 kamu görevlisi üye olarak görev yapmaktadır. Bunların dışında, Kurullarda, TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerden, il genel meclisinden, belediyelerden, tabip odalarından, barolardan, üniversitelerden, çeşitli meslek kuruluşlarından, yerel medya kuruluşlarından, muhtar derneklerinden, okul aile birliklerinden ve sivil toplum kuruluşlarından temsilciler bulunmakta ve bunlar toplumun farklı katmanları olarak ortak bir insanlık ideali için aynı çatı altında hizmet vermektedirler. Son genel seçimlerde TBMM'de 4 siyasi partinin yer alması da Kurulların hem üye sayısını arttırmış hem de toplumun farklı kesimleri temsil olanağı bulmuşlardır.

Kurulların üyeleri arasından insan hakları alanında doğrudan uzmanlık bilgisinden istifade edilebilecek akademisyen, hukukçu, doktor, sendikacı ve STK temsilcilerinin bulunabilmesi Kurulların insan haklarının korunması ve geliştirilmesinde önemli katkı sağlayabileceklerini göstermektedir. Bununla birlikte, insan hakları alanının kendine özgü ve çok boyutlu özerk bir alan olduğu ve gittikçe artan bir şekilde uzmanlık bilgisi gerektirdiği gözden kaçırılmamalıdır. Sadece avukat, sadece doktor veya sadece bir akademisyen olmak çoğu zaman yeterli olmamakta, insan hakları alanında da ayrıca ilgili ve uzman olmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla, Kurul üyelerinin, ayrıca, ciddi bir insan hakları eğitimi görmeleri, Kurulların görevlerini daha profesyonelce ve daha etkin bir biçimde yerine getirebilmeleri açısından zorunluluk kesbetmektedir.

Yönetmelik hükümlerine göre Kurullarda en az 3 olması gereken sivil toplum kuruluşları bazı illerimizde sadece 1'dir. Bu, birçok ilimizde, insan hakları alanında veya daha kötüsü genel anlamda çok az STK bulunmasından veya bir başka deyişle sivil toplum örgütlenmesinin ülkemizde yeterli düzeyde olmamasından veya bazı STK'ların kurullara girmek istememelerinden kaynaklanmaktadır. İlçelerdeki durumun ise daha vahim olduğu rahatlıkla söylenebilir. Buna karşılık, Ankara, İstanbul, Antalya, Kütahya gibi illerimizde STK üye sayısı oldukça yüksektir. Büyük illerimizin bu konuda şanslı olduklarını ve daha fazla STK'yı bünyelerinde barındırabildiklerini söylemek mümkündür. Bununla birlikte, Kurullarda görev yapan STK'ların önemli bir kısmı insan haklarıyla doğrudan ilgili değildir. Kurullarda üyelik yapan bazı STK'ların, insan hakları çalışmalarına hangi ölçüde ve nasıl katkı sağlayabilecekleri pek belirgin değildir. Bu konuda insan hakları alanında doğrudan faaliyet gösteren derneklerin Kurullara üye olmaları Kurul çalışmalarına dinamizm kazandıracaktır. Bunun için de STK'ların İHK'ını kendilerine karşı bir hasım veya alternatif görmemeleri gerekmektedir.

Danışma ve Başvuru Masası Görevlileri

İl İnsan Hakları Kurullarında görev yapan Danışma ve Başvuru Masası Görevlileri toplam sayısı 93'tür. Bazı illerimizde birden fazla kişi görev yapmaktadır. Danışma ve Başvuru Masası Görevlilerinin sayısı İstanbul'da 5 Ankara ve Antalya'da ise 3'tür. Kurulların iş yüküne ve bu görevlilerin mağdurla iletişimden, vatandaşa danışmanlık yapmak gibi duruma göre birçok görevi üstlenebildikleri göz önünde bulundurulduğunda bu sayının birden fazla olması doğaldır. Bununla birlikte, hem illerde hem de ilçelerde bu alanda gerekli nitelikleri taşıyan "hukuk formasyonuna sahip, halkla ilişkiler konusunda uzman" personelin kolayca bulunabildiğini söylemek pek mümkün değildir. Nitekim illerden gelen raporlar incelendiğinde, bazı Kurullarımızda daimi surette görevlendirilen hiçbir Danışma ve Başvuru Masası Görevlisinin olmadığı müşahede edilebilmektedir.

Müstakil Büro

Kurullar Valilik veya Kaymakamlık binalarında faaliyette bulunmaktadırlar. Bunun kira ödememek gibi bazı yararları vardır. Bununla birlikte İnsan Hakları Kurullarının müstakil bürolara sahip olması, Kurulların belirli bir kurumsal kimlik edinebilmesi, vatandaşla daha rahat bir ortamda, belirli bir güven ilişkisi içerisinde daha etkin, samimi bir ilişki kurulabilmesi ve Kurul işlerinin daha etkin görülebilmesi için oldukça önemlidir.

Bilgisayar-İnternet İmkânları

İl İnsan Hakları Kurullarının tamamı elektronik iletişime imkân verecek şekilde bilgisayar ve internet imkânlarına sahiptir. Ayrıca, Kurulların büyük bir çoğunluğunun web sayfası bulunmaktadır. Bu imkânlar bir taraftan vatandaşın ihlal başvurusuna imkân tanırken, diğer taraftan Kurulların kendilerini ve faaliyetlerini kamuoyuna duyurmalarına ve insan hakları konularında kamuoyunu bilgilendirmesine ve bilinçlendirmesine fırsat tanımaktadır. Ayrıca, Kurulların etkin bilişim imkânlarına sahip olması, iyi uygulamaların yakından izlenebilmesi, kendi aralarında ve Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı ile etkin bir iletişim ve koordinasyon kurulması açısından büyük önem taşımaktadır.

B) HALKLA İLİŞKİLER VE İLETİŞİM

Kurulların kendisinden beklenen görevleri yapabilmeleri; kamuoyunda güvenilir ve etkin bir hak arama mekanizmasına, etkili bir bilgilendirme-bilinçlendirme aracına dönüşebilmeleri, ancak kendilerini yeterince halka tanıtabilmeleriyle ve etkin iletişim kanallarıyla mümkündür. Yukarıda değinilen nitelikli ve yeterli personel, altyapı olanakları ve kapsamlı bir halkla ilişkiler stratejisi bu açıdan hayati derecede önemlidir.

Kurulların her şeyden önce birçok iletişim kanalıyla kamuoyuna kendilerini, tanıtabilmeleri gerekir. Bu kapsamda yazılı ve görsel basın, internet, afiş, poster, sergi, yarışma, tiyatro, sinema vs. birbirinden farklı çok sayıda tanıtıcı etkinlikler gerçekleştirilmesi oldukça önemlidir. İl İnsan Hakları Kurullarımızdan birçoğunun bu çerçevede önemli tanıtıcı etkinliklerde bulunduğu Başkanlığımıza gönderilen Kurul Raporlarından görülebilmektedir. Bu konuda, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı da İnsan hakları Kurullarına logo oluşturulması, tanıtıcı film, belgesel afiş, broşür, internet sayfası hazırlanması, bilgi ve veri aktarımı gibi bir çok konuda ciddi destek sağlamıştır. Sadece 2007 yılında İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları ve temel insan hakları konularında sinemalarda gösterilen kısa süreli spot filmlerle 725.000 sinema izleyicisine ulaşılmıştır.

Doğrudan tanıtım faaliyetleri yerine belki de en etkili tanıtım yöntemi, Kurulların doğrudan faaliyetlerde bulunmaları, insan hakları konularında eğitim bilinçlendirme faaliyetleri yürütmeleri, araştırmalar yaparak toplumda mevcut insan hakları sorunlarını açığa çıkarmaları, sorunların kökenlerine inerek toplumun, bireylerin hayatların ilgilendiren ve hayati önem taşıyan konularda çözümler üretmeleri ve bunları kamuoyuyla kitle iletişim araçları yoluyla paylaşmalarıdır. Çözüme kavuşturulan bireysel veya genel nitelikli insan hakları sorunlarının çözümü ve bunların kamuoyuna aktarılması düşünülebilecek en etkili tanıtım aracıdır. Faaliyetleri ve sorun çözme kapasiteleriyle Kurullar bir taraftan halkın güvenini kazanırken diğer taraftan kendilerine halkın hafızasında yer bulabileceklerdir.

Kurullarla İlgili Haber Sayısı

Kurullarla veya yaptıkları faaliyetlerle ilgili haber sayılarına bakıldığında, Kurullardan birçoğunun bu konuda oldukça pasif olduğu, bir yılda kamuoyunda ya hiç ya da çok az yer aldığı görülebilmektedir. Bunun yanında, İstanbul, İzmir, Malatya, Van Adıyaman, Giresun, Muğla, Kars, Çorum, Niğde İl İnsan Hakları Kurullarımız basında yer alan haber sayısı açısından en başarılı Kurullarımızdır. Bununla birlikte, sadece nicelik olarak değil nitelik olarak, yani nasıl ve hangi nitelikte Kurulların basında yer aldığı da, Kurulların tanınırlılığı ve etkinliğini göstermesi açısından oldukça önemlidir ve objektif bir değerlendirmede mutlaka dikkat edilmesi gereken hususlardan biridir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, kurulların yeni yapılar olması, kamuoyu tarafından halen yeterince bilinmemesi Kurulların tanıtım ve halkla ilişkiler faaliyetlerine daha çok önem vermesi gerektiğine işaret etmektedir.

İnsan Hakları Başvuru Kutuları

Herkese, toplumun her katmanına farklı yol ve araçlarla "ulaşılabilirlik/erişilebilirlik" İnsan Hakları Kurullarının görevlerinin yerine getirilebilmesi açısından oldukça önemlidir. Şahsen, mektupla, telefonla, internet vs yollarla Kurullara erişim imkânı mevcuttur. Bunun yanında, insan haklarına ilişkin ihbar, şikâyet ve taleplerin Kurullara ulaştırılmasını kolaylaştırmak için tüm kamu kurum ve kuruluşları ile şehrin önemli yerlerine "başvuru kutuları"nın konulması, halka erişim açısından oldukça pratik ve etkili bir yoldur. Başvuru kutularının bir diğer önemli avantajı ise sağladığı güvenliktir. İnsan hakları ihlâlleri niteliği gereği hassas konulardır. Bu tür durumlarda çoğu zaman başvuruda bulunmanın kendisi de başlı başına bir risk taşıyabilmekte ya da mağdur öyle hissedebilmektedir. İhlal mağdurlarının farklı nedenlerden kaynaklanan muhtemel korkuları, kaygıları, çekinceleri olabilmekte ve bunlar da kişiyi Kurula açık bir başvuru yapmaktan alıkoyabilmektedir. Böyle durumlarda Başvuru Kutuları ideal bir araç olabilmektedir.

Bunun yanında, etkin kullanıldığı takdirde başvuru kutuları, toplumun eğilimlerinin tespit edilebilmesinde önemli bir rol oynayabilmektedir. Gerçekten de halkın yoğun olarak şikâyet, talep veya dilekçelerini bırakacağı bu tür kutular, toplumun sıkıntı duyduğu hususlar ve beklentileriyle ilgili kısa yoldan bilgi edinme imkânı da verebilecektir.

Ancak, İl insan Hakları Kurullarının raporlarına bakıldığında, başvuru kutuları mekanizmasının Kurullarca yeterince, gerektiği gibi kullanılmadığı ortaya çıkmaktadır. Balıkesir (245), Adıyaman (120), İzmir (172) ve Manisa (76) İl İnsan Hakları Kurulu gibi bu konuda nispeten daha başarılı Kurullarımızın yanında, çok az sayıda veya hiç başvuru kutusu koymayan Kurullarımız da maalesef mevcuttur. Başvuru kutularının sayısı, Kurulların görev alanlarında iş yapmaya ve halkın nabzını ölçmeye ne kadar istekli olduklarını göstermesi açısından oldukça anlamlıdır.

BİMER ve E-Posta Yoluyla Gerçekleştirilen Başvuru Sayısı

İnsan hakları ihlallerine ilişkin müracaatların da yapılabildiği, bilişim ve iletişim teknolojileri kullanılarak hayata geçirilen bir halkla ilişkiler uygulaması olan Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) Türkiye genelinde tüm İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının da kullanması gerekli ve kullanmaya da başladıkları bir sistemdir. Herkesin şahsen, telefon (Alo 150), internet ve mektup ile erişimine, şikâyetlerin elektronik ortamda takip edilip kısa sürede sonuçlandırılabilmesine ve veri elde etme ve yorumlamasına imkân tanıyan BİMER sistemi tam olarak etkin kullanıldığında, insan haklarına ilişkin iddiaların sisteme aktarılmasında ve çözümünde büyük kolaylıklar sağlayacaktır.

Bu alandaki rakamlara bakıldığında bazı illerimizin etkin bir şekilde BİMER ve e-posta yoluyla başvuru aldıklarını görmekteyiz. Bu alanda en başarılı illerimiz Kayseri, Malatya, Çankırı, Çorum, Ankara ve İstanbul'dur. Bununla birlikte bu yolla elde edilen başvuruların olması muhtemel sayıların çok altında olduğu ve birçok ilimizin bu mekanizmaları daha etkin bir şekilde kullanmaları gerektiği açıktır.

STK İle İlişkiler ve İşbirliği

İnsan Hakları Kurullarının insan hakları alanında gerçek bir ilerlemeyi sağlayabilmesi ancak bu alanda samimi, işbirliği yapmaya hevesli STK'ların varlığı ve katkılarıyla mümkün olabilecektir. Daha önce vurgulandığı üzere, ülkemizde sivil toplum örgütlenmesinin zayıflığı ve özellikle de insan hakları alanında faaliyet gösteren STK sayısının azlığı, büyük şehirler dışındaki İnsan Hakları Kurullarının büyük bir bölümünü oldukça olumsuz etkilemektedir. Daha da kötüsü, insan hakları alanında ülkemizde öne çıkan bazı insan hakları STK'ları da bu alanda istisnalar dışında Kurullarda görev almayı ve etkin bir işbirliğine girmeyi kabul etmemektedirler. Kurullarda mevcut STK'ların önemli bir kısmı ise, yine daha önce vurgulandığı gibi, insan hakları alanında ciddi bir deneyim ve uzmanlık birikimine sahip değildir.

Bu tablo altında, ortalama olarak 4 STK üyesinin bulunduğu İl İnsan Hakları Kurullarının STK'larla birlikte gerçekleştirdikleri proje sayılarına bakıldığında, 2007 yılında, çok az sayıda proje yapıldığı görülmektedir. Gerçekleştirilen projelerin yapıldığı illere ve konu başlıklarına bakıldığında ise, en çok projenin Antalya, İstanbul, Ankara, Kayseri gibi daha çok sivil toplum kuruluşunun bulunduğu illerde yapıldığı ve proje konularının genelde kadın haklarının korunması ve geliştirilmesine odaklandığı görülmektedir.

C) EĞİTİM VE BİLİNÇLENDİRME FAALİYETLERİ

İnsan Hakları bilincinin toplumda yerleşmesi, hak arama ve başkalarının haklarına saygı gösterme anlayışının yerleşebilmesi, başka bir ifadeyle, insan hakları anlayışının hayatın tüm pratiklerinde herkes için yaşanılır bir gerçeğe dönüştürülebilmesi için insan hakları alanında eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri hayati bir önem taşımaktadır. Bu konuda vurgulanması gereken husus, söz konusu faaliyetlerin, belirli bir program dâhilinde, sistematik, sürekli, birbirini tamamlayan, hedef kitleleri ve eğitim metodolojisi iyi saptanan faaliyetler şeklinde olmasıdır.

İnsan Hakları Kurullarının belki de en çok faaliyet gösterebilecekleri alan olması itibarıyla en aktif oldukları alan eğitim ve bilinçlendirme alanıdır. İnsan Hakları Kurulları gerek hizmet içi eğitimleri çerçevesinde kamu görevlerine ve gerekse daha genel anlamda tüm kamuoyuna yönelik farklı türden eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri gerçekleştirmişlerdir. Bu faaliyetler çerçevesinde, seminer, konferans, panel, tiyatro, slayt ve film gösterimi, yerel radyo ve televizyon programları, afiş, broşür, el kitapları, CD ve DVD hazırlanması ve dağıtılması gibi, birbirinden oldukça farklı türde bir çok etkinlik düzenlenmiştir.

Sayılar tam olmamakla birlikte İnsan Hakları Kurulları yıl içerisinde 240'ı aşkın hizmet içi eğitim seminerinde, polis ve jandarmayı da kapsayan yaklaşık 30000 (otuz bin) kamu görevlisine insan hakları eğitimi vermiştir. Bu alanda en başarılı Kurullar İstanbul, İzmir, Konya, Nevşehir ve Rize İl Kurullarıdır. Ayrıca, kamuoyuna yönelik olarak farklı insan hakları konularında 500 adet civarında konferans, panel ve seminer gibi etkinlikler gerçekleştirilmiş ve yaklaşık 200 adet TV programı/haber/basın açıklaması gerçekleştirilmiştir. Yarışmalar, muhtarlarla toplantılar, tiyatro, film gösterimi gibi etkinlikler İnsan Hakları Kurullarımızın bu alanda yaptıkları diğer etkinliklerdir.

Eğitim ve bilinçlendirme faaliyetlerinde Kurullarımızın en çok üzerinde durduğu konular; genel anlamda "insan hakları kavramı, felsefesi ve gelişimi", "kadın hakları", özellikle "kadına karşı şiddet ve töre ve namus cinayetleri", "çocuk hakları", "ayırımcılık yasağı", "ifade hürriyeti", "örgütlenme özgürlüğü", "engelli hakları", "hasta hakları", "insan haklarının korunmasının önemi", "ulusal ve uluslar arası düzeyde insan hakları koruma sistemleri", "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin iç hukukumuza etkileri" vs. konularıdır.

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi ile ortaklaşa yürüttüğü "Türkiye'de İnsan Hakları Reformlarının Uygulanmasının Güçlendirilmesi Projesi" ile eğitim ve bilinçlendirme faaliyetlerinde Kurullara önemli destek ve materyal sağlamıştır. Bu proje çerçevesinde, İnsan Hakları Kurul üyelerine yönelik eğitim seminerleri gerçekleştirilmiş, 12000 (on iki bin) adet eğitim seti dağıtılmış, farklı insan hakları konularında broşürler, afişler, spot filimler, belgeseller geliştirilmiş ve bunlar Kurulların kullanımına sunulmuştur. Kurulların, önümüzdeki dönemlerde, insan hakları konularında eğitime tabi tutulan eğiticiler ve sağlanan eğitim araçları ile daha çok eğitim ve bilinçlendirme faaliyetlerinde bulunabileceklerdir.

D) ARAŞTIRMA VE İZLEME FAALİYETLERİ

Araştırmalar

İnsan Hakları Kurullarının raporları incelendiğinde, toplumda mevcut insan hakları sorunlarını bilimsel yöntemlere göre kapsamlı bir şekilde araştırıp ortaya koyabilecek, çözüm önerileri geliştirebilecek nitelikte araştırmaların pek yapılmadığı ortaya çıkmaktadır. Kurullar tarafından yapıldığı bildirilen çok az sayıdaki araştırmaların birçoğu da, gerçek anlamda sorunları genel düzeyde ortaya koyup çözüm önerileri geliştiren kapsamlı araştırmalar niteliğinde değildir. Ziyaret veya ihlal incelemesi kapsamında elde edilen bazı bulgular, bazen sadece sözlük anlamından hareketle araştırma olarak nitelendirilmiştir. Bununla birlikte, aile içi şiddet ve kadına karşı şiddetin önlenmesi konularında projeler üretilmesi, çevre ve insan sağlığını tehdit edebilecek bazı hususlarda (ör. baz istasyonlarının insan sağlığı üzerindeki etkileri ile marketlerin açıkta et satışları) araştırmalar yapılarak raporlar düzenlenmesi ve sorunun çözülmesine katkı sağlanması kayda değer çalışmalardan bazılarıdır. Aslında, ülkemizde, çevre, sağlık, eğitim, kadın, çocuk, engelliler vs. birçok alanda insan haklarıyla doğrudan ilgili araştırmaya değer birçok önemli sorun alanı bulunmaktadır. Bu sorun alanlarını, sadece, Kurullar tarafından gönderilen raporlarda yer alan verilerden bile elde etmek mümkündür. İnsan Hakları Kurullarının, özellikle Üniversite ve STK sayısının çok sayıda bulunduğu İl İnsan Hakları Kurullarının, bu alanlarda daha çok inisiyatif almaları gerekir.

Denetimler/Ziyaretler

İnsan hakları uygulamalarını yerinde görmek ve muhtemel insan hakları ihlallerini önlemek amacıyla kamu kurum ve kuruluşlarına, özellikle özgürlüğünden alıkonulan kişilerin tutulduğu yerlerle (karakollar, nezarethaneler vs.), suiistimallere ve hak ihlallerine uğraması muhtemel çocuk yuvaları, huzur evleri, sığınma evleri, hastaneler, yetiştirme yurtları gibi yerlere ziyaretler gerçekleştirilmesi İnsan Hakları Kurullarının öncelikli faaliyet alanlarından biri olmuştur. Önleyici nitelikli bu ziyaretler haberli fakat daha ziyade habersiz olarak gerçekleştirilmektedir. Gerçekleştirilen 10000 (on bin)'i aşkın ziyaretin % 35'i haberli % 65'i ise habersiz ziyaretlerdir. Ziyaretler yapıldıkça Kurulların bu alandaki deneyimlerinin ve uzmanlık bilgilerinin daha da artacağı muhakkaktır. Birçok İl İnsan Hakları Kurulumuz (ör. İzmir, Balıkesir, Malatya) şimdiden bu konuda ciddi bir birikime sahip olmuştur. Buna mukabil, bazı Kurullarımızın, konunun önemini henüz yeterince kavramadıklarını ve bu alanda oldukça pasif kaldıklarını müşahede etmekteyiz.

Ziyaretler sadece karakol ve nezarethanelere değil az sayıda da olsa cezaevlerine, huzurevlerine, engelli okullarına, rehabilitasyon ve bakım merkezlerine, çeşitli sağlık kurumlarına, çocuk yuvalarına, gençlik merkezlerine, yetiştirme yurtlarına, yurt ve okullara, sığınma evlerine, mülteci barınma yerlerine, eğitim ve toplum merkezleri vb. diğer yerlere yapılmıştır. İnsan haklarını önlemeye yönelik ziyaret ve denetimler sadece İnsan Hakları Kurulları tarafından değil, ayrıca, Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu ve konuyla ilgili diğer yetkili idari merciler tarafından gerçekleştirilmektedir.

Söz konusu ziyaretlerin insan haklarının korunmasında etkin bir mekanizma olarak işlev görebilmesi için belirli nitelikte olması ve bu konuda bağımsız, uzman ve çoğulcu oluşumlar tarafından gerçekleştirilmeleri gerekir. Ziyaretlerin sürekli, düzenli ve habersiz yapılması ve ziyaretleri gerçekleştirecek kişilerin ise ziyaretlerin mahiyetine göre alanında uzman, insan hakları ve ziyaretlerin nasıl yapılacağı hususunda bilgili olmaları gerekir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Kurulların önemli bir kısmının standartlardan uzak olduğu söylenebilir. Bu konuda ciddi bir eğitime ve ideal ölçülerde gerçekleştirilmiş uygulama pratiklerine ihtiyaç vardır.

İnsan Hakları Kurullarının gerçekleştirdiği ziyaretlere ilişkin yapmış olduğu tespit ve öneriler, daha ziyade ziyaret edilen yerlerin fiziki yetersizliğine, yaşam koşullarının elverişsizliğine ve nitelikli personel eksikliğine yoğunlaşmıştır. Kurullar tarafından yapılan tavsiyeler ise önemli ölçüde idarece dikkate alınmış ve eksikliklerin giderilmesi hususunda bazı somut sonuçlar elde edilmiştir. Ziyaretlerde uzmanlık düzeyi ve deneyim arttıkça insan haklarını etkileyen birçok konuda daha olumlu sonuçlara ulaşmak mümkün olabilecektir.

E) İHLAL İDDİALARINI İNCELEME VE KARARA BAĞLAMA FAALİYETLERİ

2001 yılından itibaren her yıl toplam başvuru sayılarının 2003 yılındaki küçük düşüş bir tarafa bırakılırsa- arttığı gözlemlenmektedir. Buna göre 2001 yılında toplam başvuru sayısı 300'lerde iken 2007 yılında bu sayı 1495 olmuştur. Bu rakamlar zaman içerisinde Kurullara yapılan başvurularda çok önemli artışlar (yaklaşık beş misli) olduğunu göstermektedir. Bu artışlar, Türkiye'de süreç içerisinde insan hakları ihlallerinde artışlar olduğu ve insan hakları sorunun derinleştiği şeklinde değerlendirilmemelidir. Bilakis, bu artışlar, Kurulların giderek kamuoyu tarafından daha çok tanınan, gittikçe işlerlik kazanan yapılar olduğunu ve halkta insan hakları ve hak arama bilincinin geliştiğini göstermektedir. Kurulların kamuoyu tarafından tanınırlılığı ve sorun çözme kapasitesi arttıkça, insanların insan hakları bilgisi ve hak arama bilinci geliştikçe bu başvuru sayılarının şimdiki sayıların çok üstünde olması gerektiği aşikârdır.

7 yılda yapılan toplam 9145 başvurunun yarısından fazlası (4150) idari işlem yapılmak üzere ilgili idari mercie ve 437'si ise adli işlem yapılmak üzere savcılığa iletilmiştir. Buna mukabil idari makamlara iletilen başvurulardan sadece 29'u, adli makamlara iletilen başvuruların ise yalnızca 4 tanesi hakkında cezai işlem uygulanmıştır.

İnsan Hakları Kurulları tarafından incelenen ihlal iddiası başvurularına bakıldığında, Ağrı, Bayburt, Bilecik, Bitlis, Hakkari, Hatay, Iğdır, Kilis, Nevşehir, Sinop, Tunceli ve Yalova illerine çok az başvuruda bulunulduğu ve bu illerin 7 yıl içerisinde neredeyse hiç başvuru incelemesi yapmadığı ve bu anlamda oldukça işlevsiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Kurulların sadece başvuru yapılmasını beklemek zorunda kalmadığı, insan hakları ihlallerinde re'sen de hareket edebileceği düşünüldüğünde yukarıdaki yargı daha da güçlenmektedir. Buna mukabil, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bartın, Bolu, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Karaman, Kırıkkale, Konya, Kütahya, Malatya, Mardin, Muğla, Muş, Niğde, Osmaniye, Samsun, Şanlıurfa, Şırnak, Tokat ve Trabzon illerinin başvuru alımlarında veya incelemelerinde daha başarılı olduğu ve bu alanda ciddi bir birikim edindikleri görülebilmektedir.

Yapılan ihlal iddiası başvuruları arasından hiçbir hak kategorisine yerleştirilemediği için "diğer" kategorisine konulan başvuru sayısı oldukça yüksektir. Ortalama % 20'leri aşan bu sayılar bir taraftan birbirinden oldukça farklı muhtelif içerikli birçok başvurunun yapılmış olduğunu gösterirken, diğer taraftan yapılan başvuruların hangi hak konusuna girdiğini belirlemede ciddi bir uzmanlık sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.

İnsan Hakları Kurullarına yapılan başvurulara ilişkin dikkat çeken bir başka husus, birçok başvuruda şikâyet edilen hiçbir kurumun bulunmamasıdır. Bu, yapılan başvuruların önemli bir kısmının, insan hakları ihlallerine ilişkin olmaktan çok, iş ve yardım taleplerine ilişkin olduğunu göstermektedir.

İnsan Hakları Kurul raporlarının ortaya çıkardığı bir başka önemli gerçek de, insan hakları ihlal incelemesi ve değerlendirilmesine ilişkin uygulanan prosedür ve alınabilecek kararlar konusunda Kurullar arasında farklılıklar olduğudur. Bu konuda, Kurulların "kafa karışıklığının" giderilmesi ve standart uygulamaların oluşturulması gerekmektedir. Bunun başarılabilmesi, ihlal iddialarının incelenmesini ve karara bağlanmasını kolaylaştırdığı gibi bunlara ilişkin daha sağlıklı sonuçlar elde edilmesine de önemli katkılar sağlayacaktır.

Yıllarla ilgili olarak ihlal iddiası rakamlarına bakıldığında aşağıdaki sonuçlara ulaşılması mümkündür;

* Türkiye genelinde 2004 yılı içerisinde Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığına 354, İl İnsan Hakları Kurullarına 466 ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına 27 olmak üzere toplam 847 kişi başvuruda bulunmuştu. Bir kişi birden fazla hak ihlaline maruz kaldığını iddia edebileceğinden ihlal edildiği iddia edilen hak sayısı 1639 olmuştur. 2004 yılında yapılan başvurularda ihlal iddialarında hak konularına göre ilk üç sırada;

1. İşkence ve kötü muamele yasağı (158),

2. Adil yargılanma hakkı (131),

3. Kişi hürriyeti ve güvenliği (121) almıştır.

* 2005 yılında, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığına 547, İl İnsan Hakları Kurullarına 801 ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına 29 olmak üzere toplam 1377 kişi 2179 hak konusunda ihlal iddiasıyla başvuruda bulunulmuş olup, 2005 yılında yapılan başvurularda ihlal iddialarında hak konularına göre ilk üç sırada;

1. Sağlık ve hasta hakkı (211)

2. Mülkiyet hakkı (208)

3. Çalışma ve sözleşme hürriyeti (203) yer almış, İşkence ve Kötü Muamele Yasağına ilişkin başvurular ise 162 adetle dördüncü sırada kalmıştır.

* 2006 yılında Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığına 666, İl İnsan Hakları Kurullarına 874 ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına 50 olmak üzere toplam 1590 kişi 2056 hak konusunda ihlal iddiasıyla başvuruda bulunulmuş olup, 2006 yılında yapılan başvurularda ihlal iddialarında hak konularına göre ilk üç sırada;

1. Sağlık ve Hasta Hakkı (261)

2. Mülkiyet Hakkı (203),

3. Adil yargılanma hakkı (146) yer almıştır.

* 2007 yılı ilk altı ayında Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığına 206, İl İnsan Hakları Kurullarına 454 ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına 42 olmak üzere toplam 702 kişi 836 hak konusunda ihlal iddiasıyla başvuruda bulunulmuştur.

2007 yılında yapılan başvurularda ihlal iddialarında hak konularına göre ilk üç sırada;

1. Sağlık ve Hasta Hakkı (115)

2. Mülkiyet Hakkı (84),

3. Kötü Muamele Yasağı İhlali (79) yeralmıştır.

* 2005 yılından itibaren işkence iddiaları ile kötü muamele iddiaları ayrı değerlendirilerek sayısal veriler elde edilmeye başlanmıştır. Buna göre işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin rakamlar ayrı ayrı sınıflandığında 2007 yılında, kötü muamele iddialarının 79 adetle 3. sırada, işkence iddialarının ise 17 adetle 13. sırada yer aldığı görülmektedir

* Sonuç olarak;

* 2004 Ocak 2007 Aralık ayına kadar geçen 48 aylık dönemde Başkanlık ve Kurullara 7192 hak ihlali iddiasıyla 5305 adet başvuru olmuştur.

Şöyle ki;

* YIL BAŞVURU SAYISI HAK KONUSU

* 2004 847 1639

* 2005 1373 2179

* 2006 1590 2056

* 2007+BİMER (1171+324) 1495 1318


* Toplam 5305 7192

2006 yılında alınan toplam 1590 başvuru ile 2004 yılına göre %53 artış, 2005 yılına göre ise %9 artış gerçekleşmiş, 2007 yılında alınan başvuruların 2006 yılına oranla değişmediği gözlenmiştir.

AB tarafından hazırlanan 2005 Türkiye İlerleme Raporu'nda az sayıda başvuru almaları nedeniyle "tanınma ve güvenilme" açısından yetersiz olarak değerlendirilen Kurullar, son dönemde daha fazla sayı ve çeşitlilikte etkinlikler gerçekleştirmeleri ve halkla ilişkilerinde gözlenen olumlu gelişme sonucu gittikçe artan sayıda başvuru almaktadırlar. Nitekim 2004 yılında Kurullara toplam 847 başvuru yapılırken, bu sayı 2005 yılı için %62 civarında bir artışla 1377'yi bulmuştur. 2006 yılında alınan başvuru sayısı 1590, 2007 yılında ise bu sayı BİMER'e yapılan başvurularla birlikte 1495 olmuştur.

Toplam başvurularda görülen büyük artış, hiç kuşkusuz Türkiye'deki insan hakkı ihlâllerinin artışına değil, İnsan Hakları Başkanlığı ve Kurullar tarafından yapılan tanıtım ve bilinçlendirme çalışmaları sonucu, bu yapıların kamuoyu nezdindeki tanınma ve güvenilme oranlarının yükselmesine dayanmaktadır. Kurullar, insan hakları kurumsallaşması içinde yerleşip kökleşinceye kadar söz konusu artışın devam edeceği değerlendirilmektedir.

Kurulların ilgilendiği tüm başvuru dosyalarının istatistiklere yansımadığı, not edilmesi gereken bir diğer husustur. Uygulamada, Kurulların yazışma boyutuna taşımadan çözüme kavuşturduğu pek çok konunun sayısal göstergeye dönüşmediği bilinmektedir. Yazışmalar ve bürokratik usuller ile zaman kaybetmek yerine mümkün olduğu durumlarda enformel prosedürleri kullanarak hızlı çözüme ulaşmak, dünyadaki benzer sistemlerin de benimsediği ve esasen bu tür hak arama mekanizmalarının üstünlüğünü ifade eden bir özelliktir. Bununla birlikte, ülkemizdeki kurullar, faaliyetlerinin yoğunluk ve etkinliğini istatistikî bazda yansıtma konusunda daha fazla gayret göstermelidir. Bu husus, kurulların tanıtımı açısından son derece önemlidir.

2007 ihlal iddialarına daha yakından baktığımızda şu sonuçlara ulaşabiliriz;

2007 yılı:


İhlal edildiği iddia edilen hak konuları (2007)

Toplam

Oran

Kişi Sayısı

1171

%

TOPLAM HAK KONUSU

1318

%100

1. Sağlık ve Hasta Hakkı

173

%13,13

2. Kötü Muamele Yasağı

133

%10,09

3. Mülkiyet Hakkı

131

%9,94

4. Çevre Hakkı

101

%7,66

5. Adil Yargılanma Hakkı

85

%6,45

6. Çalışma ve Sözleşme Özgürlüğü

70

%5,31

7. Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı

66

%5,01

8. Sosyal Güvenlik Hakkı

59

%4,48

9. Yaşam Hakkı

45

%3,41

10. Ayrımcılık Yasağı

42

%3,19

11. İşkence Yasağı

29

%2,20

12. Dilekçe Hakkı/Bilgi Edinme Hakkı

28

2,12%

13. Eğitim ve Öğrenim Hakkı

26

%1,97

14. Konut Dokunulmazlığı Hakkı

20

%1,52

15. Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü

19

%1,44

16. Engelli Hakları

16

%1,21

17. Çocuk Hakları

9

%0,68

18. Ailenin Korunması-Aile Kurma Hakkı

8

%0,61

19. Özel Hayatın Gizliliği Hakkı

6

%0,46

20. Zorla Çalıştırma ve Angarya Yasağı

6

%0,46

21. Din ve Vicdan Özgürlüğü

5

%0,38

22. Düşünce ve İfade Özgürlüğü

5

%0,38

23. Uyrukluk (Tabiyet) Hakkı

4

%0,30

24. Örgütlenme Özgürlüğü

3

%0,23

25. Seçme, Seçilme Hakkı

3

%0,23

26. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı

2

0,15%

27. Haberleşme ve BASIN Özgürlüğü

1

%0,08

28. Kadın Hakları

1

%0,08

29. Bilim ve Sanat Özgürlüğü

0

%0,00

30. Diğer

222

%16,84

Toplam dağılım:

İhlal edildiği iddia edilen hak konuları (2004-2007)

Toplam

Oran

Kişi sayısı

5305

%

Toplam hak konusu

7192

%100

1. Sağlık ve Hasta Hakkı

762

%10,6

2. Mülkiyet Hakkı

652

%9,07

3. Adil Yargılanma Hakkı

509

%7,08

4. Çalışma ve Sözleşme Özgürlüğü

481

%6,69

5. Kötü Muamele Yasağı

461

%6,41

6. Ayrımcılık Yasağı

447

%6,22

7. Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı

414

%5,76

8. Sosyal Güvenlik Hakkı

408

%5,67

9. Çevre Hakkı

377

%5,24

10. Yaşam Hakkı

336

%4,67

11. Dilekçe ve Bilgi Edinme Hakkı

252

%3,50

12. Eğitim ve Öğrenim Hakkı

205

%2,85

13. Uyrukluk (Tabiyet) Hakkı

164

%2,28

14. İşkence Yasağı

153

%2,13

15. Ailenin Korunması-Aile Kurma Hakkı

149

%2,07

16. Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü

127

%1,77

17. Konut Dokunulmazlığı Hakkı

113

%1,57

18. Engelli Hakları

112

%1,56

19. Düşünce ve İfade Özgürlüğü

94

%1,31

20. Din ve Vicdan Özgürlüğü

89

%1,24

21. Özel Hayatın Gizliliği Hakkı

75

%1,04

22. Haberleşme ve Basın Özgürlüğü

65

%0,90

23. Zorla Çalıştırma ve Angarya Yasağı

42

%0,58

24. Seçme, Seçilme Hakkı

19

%0,26

25. Örgütlenme Özgürlüğü

18

%0,25

26. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı

14

%0,19

27. Bilim ve Sanat Özgürlüğü

11

%0,15

28. Çocuk Hakları

9

%0,13

29. Kadın Hakları

1

%0,01

30. Diğer

710

%9,87

Başvuru kategorilerine göre şikâyetlerin dağılımını iki açıdan analiz etmek mümkündür: Toplam başvuruların dağılımı ve yıllara göre artış ya da azalış biçiminde gözlenen değişimler.

2004-2007 arasında toplam başvuru sayısının dağılımına bakıldığında en fazla şu 3 konuda şikayetlerin gündeme geldiği görülmektedir: Sağlık ve hasta hakkı (762), mülkiyet hakkı (652), adil yargılanma hakkı (509).

İşkence ve kötü muamele yasağına ilişkin başvurular ise ayrı kategoriler halinde gösterilmektedir. Bunun öncelikli nedeni, işkence ve kötü muamele arasında uluslar arası normların da ortaya koyduğu nitelik ve derece farkıdır. "Kötü muamele" tanımı içine giren tutum ve davranış biçimleri hayli çeşitli bir nitelik arz etmektedir. Bu tür ihlallerin de "işkence yasağı" ile birlikte istatistikleştirilmesi, hem işkencenin gerçek boyutunun anlaşılmasını önlemekte, hem de en ağır insan hakkı ihlallerinin başında gelen işkencenin gerçekte olduğundan çok daha yaygın ve hatta sistemli olduğu gibi yanlış kanaatlere yol açabilmektedir. Bu şekilde bir ayrıma gidilerek, bu alandaki ihlallerin daha detaylı ve gerçeğe yakın bir görünümü elde edilmiş olmaktadır. Buna göre, işkence yasağının ihlaliyle ilgili olarak 4 yıl içinde Başkanlık ve Kurullara toplam 153 başvuru yapılırken, kötü muameleyle ilgili başvuru sayısı 461 olarak gerçekleşmiştir. Kötü muamele yasağının ihlali, en fazla şikâyet konusu olan kategoriler arasında 5.sırayı alırken, işkence yasağı 14. sırada yer almıştır. İşkence ve kötü muamele birlikte değerlendirildiğinde ise toplam 614 başvuru ile en çok şikâyet konusu olan 3. kategoriyi oluşturmaktadır.

2005, 2006 ve 2007 yılı verilerine göre ilk sırada yer alan sağlık ve hasta hakkı ile ilgili şikayetler, hastanelerde yaşanan ilgisizlik, kötü tedavi koşulları, yoğun kuyruklar, hijyen sorunları, yanlış tedavi ve teknik imkansızlıklar gibi hususlardan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte öncelikle şunu belirtmelidir; gelişmiş ülkelerde demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkeleri kökleşmiş olduğu için temel insan hakları ve siyasal özgürlükler alanındaki şikâyetler görece olarak daha düşük düzeyde kalmakta, buna karşılık toplumun yaşam kalitesini ve refahını ilgilendiren ekonomik ve sosyal haklar daha fazla gündeme gelmektedir.

Başkanlık ve Kurullara yapılan şikâyetler arasında ilk sırayı bir ekonomik ve sosyal hak grubu olan sağlık ve hasta hakkının alması, bu anlamda ülkemiz adına olumlu bir gösterge sayılabilir. Halkımızın artık temel hakların korunmasıyla yetinmediği, yaşam kalitesini ilgilendiren konularda da bilinçlendiği, hakkını aradığı ve daha talepkâr olduğu değerlendirilebilir. Ancak mülkiyet hakkı, adil yargılanma hakkı, kötü muamele yasağı, ayrımcılık yasağı gibi temel hak gruplarının da listenin üst sıralarda yer aldığı görülmektedir.

Bu tablo aslında ülkemizin genel durumuyla uyum göstermektedir; gelişen, değişen, artık daha üst yaşam standartlarını talep eden, bununla birlikte henüz kurtulma aşamasında olduğu eski sorunlarının etkisini de hissetmeye devam eden bir ülke. Ülkemiz ekonomik kalkınmasını sürdürdüğü ve buna paralel siyasal ve hukuksal atılımları gerçekleştirdiği sürece listede ekonomik ve sosyal hak gruplarının daha fazla yoğunluk kazanacağını, buna karşılık temel ve siyasal haklara ilişkin şikâyetlerin azalacağını varsaymak mümkündür. Bu tablo da aslında böyle bir eğilimi yansıtmaktadır; bundan 10-15 yıl önce benzer bir istatistik oluşturulsaydı, listenin alt sıralarındaki din ve vicdan, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi konuların üst sıralarda olacağını, işkence ve kötü muamele şikayetlerinin belki de ilk sırayı alacağını, sağlık, çalışma gibi sosyal hakların henüz böylesine gündemde olamayacağını tahmin etmek güç değildir.

(1) Sağlık ve hasta hakkının 2005, 2006 ve 2007'de istikrarlı biçimde ve genel toplamda da ilk sırada yer alması, ülkenin sözünü ettiğimiz genel gelişmesinin bir yansıması olması yanında, halkımızın gündelik yaşamında karşılaşması en muhtemel sıkıntıların başında sağlık hizmetlerinin geldiğini de göstermektedir. Günlük hayat bazında bakıldığında, çoğumuz yılda en az birkaç kez sağlık hizmeti alma ihtiyacıyla karşılaşırız. Müzmin rahatsızlıkları olan vatandaşlar da düşünüldüğünde, münferit olarak en fazla talep edilen kamu hizmetinin sağlık alanında olduğu görülmektedir. Eğitim hizmetinin daha sürekli ve rutin bir niteliği olduğunu, adli ve güvenlik hizmetlerine istisnai olarak ihtiyaç duyulduğunu, esasen sağlık konusunun insan yaşamını doğrudan ve en ciddi düzeyde etkileyen bir kamu hizmetini ifade ettiğini göz önüne aldığımızda sağlık ve hasta hakkıyla ilgili şikâyetlerin ilk sırada olması şaşırtıcı sayılamaz. Hem yoğunluğu hem de önemi dolayısıyla sağlık hizmetleriyle ilgili şikâyetler öne çıkmaktadır. Bu duruma, ülkemizde sağlık sisteminde gerçekleştirilen reformlar nedeniyle vatandaşın beklenti eşiğinin yükselmesini, halkın genel anlamda hasta hakları konusunda bilinçlenmesini, yine gerçekleştirilen reformlar ile çok daha fazla sayıda vatandaşımızın sağlık güvencesi sistemine dâhil edilmesini eklediğimizde, sağlık hakkı başvurularının yoğunluğu daha iyi açıklanabilmektedir. Burada sevindirici olan, vatandaşlarımızın artık hakları konusunda giderek daha yüksek bilinç düzeyine ulaşması, hak arama cesaretinin gelişmesi, çağdaş standartlarda hizmet talebinin yaygınlaşmasıdır. İnsanlarımızın talebi, nicelik ve nitelik bazında geliştikçe sistem de kendini yenileyecektir.

Ayrıca son yıllarda sağlık sisteminde yapılan çok önemli reformlar nedeniyle sisteme adaptasyon süreci de önem taşımaktadır.

2005, 2006 ve 2007 verilerinde İkinci sırada yer alan mülkiyet hakkıyla ilgili şikâyetlerin ise, tapu ve kadastro sorunları, kamulaştırma bedelleri ve ödenmesinde yaşanan ihtilaflar gibi konularda yoğunlaştığı gözlenmektedir. Bunlara örnek olarak, özellikle Güneydoğu'da bazı köylerin ağaların mülkiyetinde olmasından kaynaklanan sorunlarla ilgili iddialar, trafikte uygulanan para cezalarının yüksekliği ya da haksızlığıyla ilgili şikâyetler, bazı kamu kurumlarında görülen sözleşmeli personel veya sendikalı işçilerin yüksek ücret almaları nedeniyle eşit işe eşit ücret ilkesinin ihlâl edildiği yolundaki şikayetler gösterilebilir.

(2) İkinci sırada yer alan mülkiyet hakkıyla ilgili başvuruların da istikrarlı biçimde hemen hemen her yıl ilk üç sırada yer aldığı görülmektedir. Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkının sağlam ve etkin güvenceler ile korunması, bir ülkede gerçek anlamda adil ve işler bir ekonomik yapının olduğu kadar demokrasinin gelişmesinin de öncelikli koşulları arasındadır. Mülkiyet hakkıyla ilgili başvuruların yoğunluğunun nedenleri arasında, vatandaşların idareyle aralarındaki mali nitelikli tüm uyuşmazlıkların bu hak grubunun kapsamında görülmesine işaret etmek gerekmektedir. Vatandaşlar ve kamu görevlileri ile idare arasında maaş, sosyal güvenlik ödemeleri, tazminatlar, sözleşmeler gibi pek çok mali nitelikli ilişki gerçekleşmekte ve bu konularda yaşanan uzlaşmazlıklar da mülkiyet hakkı bağlamında şikâyetlere konu olabilmektedir. Bu konunun spesifik bir boyutu da, taşınmaz mülkiyetinde hazinenin büyük payının bulunduğu, pek çok altyapı yatırımının sürdürüldüğü ülkemizde yaygın olarak başvurulan kamulaştırma işlemleridir. Kamulaştırmalar ile ilgili sorunlar, mülkiyet hakkıyla ilgili başvurularda göze çarpan bir husustur. Başvurularda ağırlıklı yeri ise, maaş sistemi, sosyal güvenlik ödemeleri ile ilgili şikâyetler oluşturmaktadır. Özellikle, "eşit işe eşit ücret" ilkesine aykırılık oluşturan uygulamalar yoğun şikâyetlere konu olmaktadır.

Mülkiyet hakkı konusundaki başvuruların yoğunluğu etrafında şu hususu bir kez daha vurgulamak gerekmektedir: İstatistikler, "gerçekleşmiş ihlaller" ile ilgili değil, "vatandaşların iddiaları" ile ilgilidir. Bu istatistikleri oluşturan başvuru dosyalarındaki olayların tamamını insan hakkı ihlali olarak görmek mümkün olmadığı gibi, iddia konusu olay başvuran ve formu dolduran vatandaşın düşündüğü hak grubuyla ilgisiz de olabilir. Mülkiyet hakkı hususunda son olarak vurgulanması gereken nokta, vatandaş ile idare arasındaki her mali uyuşmazlığa insan hakkı ihlali penceresinden bakmanın yanlışlığıdır. Hukuk sisteminde farklı süjeler olarak birey ile devletin karşı karşıya geldiği her durumu insan hakkı ihlali boyutunda değerlendirmek mümkün değildir.

(3) Adil yargılanma hakkının üçüncü sırada yer alması da önemle üzerinde durulması gereken bir sonuçtur. Adil yargılanma hakkı, bilindiği gibi mahkemelerin ele aldıkları davalar konusunda verdikleri kararların doğruluğu ya da gerçeğe uygunluğu ile değil, bu kararları oluşturma süreçlerinin adaletin gereklerine uygunluğu ile ilgilidir. Adaletin bir bakıma "doğru yargılama" demek olduğu düşünüldüğünde bu hak grubunun hassasiyeti daha iyi anlaşılabilir. Şüphesiz Anayasanın 138. maddesinde de belirtildiği gibi, mahkemelere gördükleri davayla ilgili baskı ya da telkin anlamına gelecek hiçbir işlem ya da faaliyet yürütülemez; ancak mahkemelerimizin yargılama süreçlerinin adaleti temin etmek açısından elverişli olup olmadığı, dünyadaki diğer benzerleri gibi Kurulların da öncelikli ilgi alanlarındandır.

Tüm insan haklarıyla ilgili başvuru alınan bir mekanizmada, adil yargılanma ile ilgili şikâyetlerin 3. sırada çıkmasının nedenleri, yargı sistemimizin bilinen sorunlarından farklı değildir. Yargılamaların uzun sürmesi, yargı bürokrasisinin pahalı ve ağır işlemesi, yetki ve görev uyuşmazlığı nedenleriyle dosyaların mahkemeler arasında dolaşması ve tarafların bu nedenle mağdur olması, adli yardım konusundaki yetersizlik ve aksaklıklar başta gelen şikâyet hususlarını oluşturmaktadır. Görüldüğü gibi adil yargılanmayla ilgili iki temel problem vardır; sürecin ağır işlemesi nedeniyle adaletin zamanında temin edilememesi ve yargıya erişimi zorlaştıran eksiklikler. Ülkemizde vatandaşlarımızın eğitim ve gelir düzeyi düşünüldüğünde, buna bir de yargı sisteminin karmaşık ve detaylı yapısı eklendiğinde profesyonel adli desteğin önemi anlaşılmaktadır. Oysaki halkımızın büyük bölümü profesyonel destek sağlama imkânından mahrumdur; adli yardım sistemi de yeterince etkin çalışmamaktadır.

Yargının tüm vatandaşlar açısından erişilebilirliği son derece önemlidir; adalet sadece belli gelir ve eğitim düzeyinde olanların yararlanabildiği bir hizmet değildir. AB önceliklerinin başında gelen yargı reformu ve bu bağlamda yürütülen UYAP, istinaf mahkemelerinin kurulması gibi çalışmalar, gelecekte adil yargılanma konusundaki sıkıntıları azaltabilecektir.

(4) Çalışma ve sözleşme özgürlüğü ile ilgili şikâyetler dördüncü sıradadır. İşsizlik, iş bulamama, işten çıkarmalar gibi istihdam piyasasında yaşanan sorunlar, bu başlık altındaki şikâyetlere konu olmaktadır. İşsizliğin başlı başına bir insan hakkı ihlali olup olmadığı tartışılabilir; ancak bir piyasanın normal gereklerinin ötesinde yaşanan bir işsizlik sorunu ya da sağlıklı bir istihdam ortamı oluşturma bakımından devletin adil rekabet koşulları, yeterli mesleki eğitim imkanları gibi sorumluluklarını yerine getirmemesinin insan hakları bağlamında ele alınması gerektiği düşünülebilir. Bunun dışında, işyerlerinde yaşanan problemler, kamudaki ücret adaletsizlikleri, iş yükünün ağır ve dengesiz dağılması, çalışanların tatil, sosyal yardımlar gibi haklarıyla ilgili sorunlar, politik ya da başka nedenlerle ayrımcılık veya kayırmacılık yapılması, haksız cezalar ve işten çıkarmalar, iş hukuku alanındaki düzenlemelerin yetersizliğinden kaynaklanan mağduriyetler bu bağlamda kurulların gündemine gelebilmektedir.

(5) Kötü muamele yasağının 461 başvuru ile 5. sırada yer aldığını ve işkence yasağının 153 başvuru ile 14. sırada yer aldığını görüyoruz. Her ikisi birlikte 614 başvuru ile en fazla şikâyet olan 3. grubu oluşturmaktadır. İşkence ve kötü muamelenin ayrı tasnif edilmesinin nedenlerini yukarıda açıklamıştık. Tekrar belirtmek gerekirse, bu uygulama, "gerçeği örtüleme" değil tam tersine "gerçeğe daha da yaklaşabilme, onu daha detaylı görme ve analiz etme" amacına dayanmaktadır.

İşkence ve kötü muamele yasağıyla ilgili alınan başvuru adedi ve bu rakamın yıllar içindeki eğilimine baktığımızda, bilinen gerçekten farklı bir tablo gözlenmemektedir. Ülkemizde yaşanan işkence ve kötü muamele olaylarının sistematik değil münferit olduğu, kurulların istatistiklerinin oluşturulmaya başlandığı 2004 yılından bu yana geçen sürede Türkiye'de işkence ve kötü muamele olaylarının ciddi biçimde azaldığı, bu konuda ceza yasalarında gerçekleştirilen reformlar ve başta kolluk olmak üzere ilgili kamu görevlilerine yönelik sürdürülen eğitim faaliyetlerinin sonuç vermeye başladığı, tüm bu gelişmelerde siyasi iradenin "işkenceye sıfır tolerans" politikasındaki kararlılığının etkili olduğu, taraflı tarafsız pek çok kuruluş ve gözlemcinin teyid ettiği tespitlerdir. Bununla birlikte, işkenceyle ilgili olarak uygulamadan kaynaklanan tüm sorunların çözüldüğünü söylemenin mümkün olmadığı, yılların birikimi olan, kalıp yaklaşımlardan ve saplantılardan beslenen böyle bir sorunun zaten bu kadar kısa sürede kökünden yok edilmesinin de beklenemeyeceği hususunda yine genel bir fikir birliği mevcuttur.

Bu konuda Kurulların istatistikleri de söz konusu genel tabloyu doğrulamaktadır; azalan ama önemini kaybetmeyen bir sorundur. 2004 yılında işkence ve kötü muamele 153 başvuru ile 1. sırada iken 2005 yılında 162 başvuru ile 4., 2006'da 137 ile 6., genel tabloda ise yukarıda belirttiğimiz gibi 614 başvuru ile 3. sırada görülmektedir. Söz konusu 614 başvurunun 461'i, yani %75'i kötü muamele, 153'ü yani %25'i ise işkence ile ilgilidir. Yıllar içerisinde kurulların aldıkları toplam başvuru sayısı ciddi biçimde artarken işkence ve kötü muamele ile ilgili başvuruların hemen hemen aynı seviyede kalması, yukarıda değindiğimiz ve herkes tarafından kabul edilen "işkencenin ciddi oranda geriletildiği gerçeğinin" kurul rakamları bazındaki bir diğer matematiksel görünümüdür. Bu arada, diğer tüm başvurularda olduğu gibi işkence ve kötü muamele hususunda da yapılan başvuruların "iddia" düzeyinde olduğu unutulmamalıdır.

İşkenceyle mücadele konusunda gelinen noktayı yeterli saymak gibi bir yanılgıya düşülmemelidir; işkencenin sistematik olmaktan çıkarılması, uluslar arası imajımızın bu bağlamda düzeltilmesi kafi görülemez. İşkence vakalarının sayısının azalmasına değil hala yaşanabilen olayların nedenlerine ve çözümlerine yönelinmelidir. Esasında tek bir işkence vakası bile yeterince önemli bir sorundur. İşkenceye sıfır tolerans ile amaçlanan da budur; işkenceyi azaltmak değil tek bir olay yaşanmayacak derecede yok etmek ve başarı ölçüsünü bu noktada belirlemek. Dolayısıyla, "işkencenin azaldığı" gibi tehlikeli bir avuntuyla yetinmek yerine karşımızdaki işkence sorununu tanımlamaya, analiz etmeye ve çözümlere odaklanmaya ağırlık verilmelidir.

Şu nokta da önemlidir; halkımız insan haklarının ne anlama geldiği, neleri içerdiği, devletin ve diğer yapıların kendisine karşı ne gibi sorumlulukları olduğu, hakkını nasıl arayabileceği, hangi mekanizmaları kullanabileceği hususlarında daha fazla bilgi sahibi olup bilinçlendikçe, kurulların başvuru rakamları da yükselecektir. Şüphesiz ki, bu durum ihlallerin artmasından değil halkın bilgi düzeyi ve duyarlılığının gelişmesinden, ayrıca da kurullar gibi oluşumlara olan güveninin pekişmesinden kaynaklanacaktır. Dolayısıyla, insan hakları alanında yaşanılan sorunları bu tür tablolara yansıyan boyutuyla sınırlı görmek gibi bir hata yapılmamalıdır. Gelişmiş bir ülke vatandaşının "insan hakkı ihlali" olduğunu bildiği ve buna karşı gereken tepkiyi koyup hakları koruma sistemine intikal ettirdiği olayların aynısı gelişmekte olan bir ülkede yaşandığında, oradaki mağdur henüz karşılaştığı durumun bir "insan hakkı ihlali" olduğunun bilincinde bile olmadığından ve buna karşı hak arama yolları olmadığı ve varsa da kendisi bilmediği ya da cesaret edemediğinden olay herhangi bir mekanizmanın herhangi bir tablosuna ya da verisine yansımamaktadır. Bu nedenle, ülkemizde de insan hakları alanında öncelikli sorun, halkımızı hakları konusunda bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve haklarını arayabileceği mekanizmaları hem çeşitlendirmek hem de etkinleştirmektedir.

(6) Ayrımcılık yasağının 447 adet ile 6. sırada görünmesi ilginç bir durumdur. Ancak, söz konusu 447 başvurunun önemli bölümünün esasında teorik anlamda ayrımcılık yasağı ile ilgisi olmadığı kaydedilmelidir. Bilindiği gibi, ayrımcılık yasağı, objektif ve kabul edilebilir, meşru hiçbir neden olmaksızın ırk, renk, dil, din, mezhep, cinsiyet, etnik köken, felsefi inanç, yaş gibi nedenlerle farklı muameleye tabi tutulmaktır. Ayrımcılık yasağının önemli bir özelliği de, devletin iş ve işlemleri kadar hatta ondan daha fazla özel hukuk alanıyla ilgili sorunları içermesidir. Geniş anlamda bakıldığında her insan hakkı ihlalinde bir "ayrımcılık" vardır; en azından hakları ihlal edilmeyenler ile kıyaslandığında. Ancak, ayrımcılık, kişiyi mağdur eden muamelenin onun subjektif özellikleriyle ilgili olumsuz bir tutum ve değerlendirmeden kaynaklanması, objektif hiçbir temelinin bulunamamasıyla ilgili bir durumdur. Ayrımcılık yasağı, tek başına gerçekleşebilen bir ihlal türü de değildir; asıl olarak başka bir hakkın ihlali çerçevesinde, söz konusu eylemin kökeninde anlattığımız ayrımcı tutumlar bulunduğunda ortaya çıkar. Başvurularda bulunan insanlarımızın ayrımcılığı insan hakları teorisindeki anlamıyla değil sözlük anlamıyla değerlendirdiği söylenebilir. Şüphesiz, onları bundan dolayı suçlamak mümkün değildir; kurullar kendilerine yapılan başvuruların ilgili olduğu hak grubu konusunda başvuranları bilinçlendirmek ve formların doldurulmasında onlara yardımcı olmakla yükümlüdür.

Ayrımcılık konusunda 2007 yılında yapılan başvurulara ilişkin bir değerlendirme bu açıdan anlamlıdır;

Ayrımcılık yasağı ihlal iddiasıyla yapılan şikayet konuları

Sayı

Engelli olduğundan dolayı ayrımcılık yasağı ihlal iddiası:

3

İşe alınmama gerekçesi olarak yaştan kaynaklanan ayrımcılık yasağı ihlal iddiası:

1

2 yıllık yüksek okul mezunlarına kısa dönem askerlik hakkı ile ilgili şikayet:

1

Dini inancından dolayı ayrımcılık yasağı ihlal iddiası:

4

Kılık kıyafetinden dolayı eğitim hakkından mahrum olduğu ihlal iddiası:

1

Çalışma ve sözleşme hakkıyla (istihdam) ilgili şikâyetler:

4

Cinsiyet ayrımcılığı: Travesti oldukları için cinsel yönelim hakkının ihlal edildiği ve kötü muamele gördükleri ihlal iddiası:

1

Eğitimde fırsat eşitliği hakkı: Eğitim ve öğrenim hakkı ihlali kapsamında eğitimde fırsat eşitliği hakkı ihlal iddiası:

4

Cezaevlerinde mahkûmlara yönelik yakınlarıyla görüştürülmemesi, telefon edememeleri, uygulamalar:

3

Sağlık ve hasta haklarıyla ilgili şikayetler:

2

Mülkiyet hakkına ilişkin belediyelerde kamulaştırmalarla ilgili işlemlerden kaynaklanan şikâyetler:

5

Mesleki ayrımcılık: Trafik kursunda görevlendirmelerde mesleki ayrımcılık yapıldığı iddiası:

1

Okulda farklı sınıf uygulaması, bağış alınması: Çocuk haklarına ilişkin hak ihlal iddiası:

1

Şehit ailesi olduğu halde belge alamadığı için TOKİ konutlarında öncelik verilmediği iddiası:

1

İdarenin işleyişi, hizmetin yerine getirilmesine ilişkin şikayetler:

10

Dil ve ırk ayrımcılık yasağı ihlali iddiası: Bulunmamaktadır

0

2007 yılında alınan toplam başvuru sayısı: 42

42

Görüldüğü gibi 2007 yılında alınan 42 başvurunun da bir bölümünün gerçek anlamda ayrımcılık ile bir ilgisi yoktur. Burada şu tespiti yapmalıdır; kurul istatistiklerine ayrımcılık ile ilgisiz pek çok olay yansırken, pek çok sayıda gerçek ayrımcılık olayı da bu yönleriyle değerlendirilmediği, mağdurlar çoğu durumda başlarına gelenin ayrımcılık bir tarafa bir ihlal olduğunu dahi bilmedikleri için karanlıkta kalmaktadır. Oysaki ülkemizde özellikle kadınlar yönünden ciddi bir ayrımcılık sorunu bulunduğu bilinmektedir. Başka ülkelerde en ciddi sorunlardan biri olan ırk ayrımcılığının ülkemizde yok mesabesinde olduğu da bilinen bir vakıadır; buna karşın "ayrımcılık" denildiğinde genelde ilk akla gelen ırk ayrımcılığı sorunudur ve bu açıdan tablo ülke gerçeklerini tam olarak yansıtmaktan uzak görünmektedir.

(7) Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına ilişkin başvuru sayılarının yıllara göre seyrine bakıldığında da ilginç noktalar görülmektedir. 2004 yılında 121 adet ile en fazla şikâyete konu olan 3. hak grubu olan kişi özgürlüğü ve güvenliği, toplam başvuru sayısının yaklaşık % 60 oranında artış gösterdiği 2005 yılında hemen hemen aynı miktarda 135 şikayete konu olmuş, 2006 yılında 92, 2007 yılında ise 66 adet ile bu husustaki şikayetlerde gözle görülür azalış devam etmiştir. Esasen işkence ve kötü muamele ile ilgili söylenenleri kişi özgürlüğü ve güvenliği açısından da tekrarlamak mümkündür; benzer içeriği nedeniyle çoğu durumda yaşanan ihlaller her iki kategoriyi de kapsamaktadır. İşkence azalırken kişi hürriyeti ile ilgili ihlallerin artması veya işkence artarken kişi hürriyetiyle ilgili sorunların azalması mantığa aykırı bir durumdur. Nitekim verilerin ilk kez açıklandığı 2004 yılında işkence ile birlikte kişi hürriyeti konusunda da ciddi miktarda başvuru alınmış, geçen yıllar zarfında ülkenin yaşadığı demokratikleşme sürecine paralel olarak hem işkence hem de kişi hürriyetine ilişkin şikâyetler tablodaki ağırlığını kaybetmiştir. Kişi hürriyetiyle ilgili başvuru sayılarının daha belirgin biçimde azaldığını ve bu anlamda verilerin çizdiği olumlu tablonun daha net olduğunu söylemek mümkündür.

Bu konudaki şikâyetler, genelde haksız gözaltına alma, haksız ve usulsüz arama ve kontrol işlemleri, gözaltı sürelerinin uzunluğu gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Özellikle Polisin Vazife ve Salahiyetleri Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Yakalama, İfade Alma ve Gözaltına Alma Yönetmeliği çerçevesindeki uygulamalar bu hak grubu açısından önem taşımaktadır. Polisin kimlik sorma, üst araması yapma, gözaltına alma uygulamalarında AB standartları doğrultusunda yapılan düzenlemeler, farklı açılardan eleştiriye tabi tutulmaktadır. Emniyet çevreleri, PVSK değişikliğinin yapıldığı 2007 Haziran öncesinde, polisin yetkilerinin aşırı derecede azaltılmış olması nedeniyle, özellikle toplum olaylarına müdahale ve asayişi sağlama açısından sıkıntılar doğduğunu ileri sürerken, insan hakları savunucuları da, yapılanların yetersiz olduğu, uygulamaya yansımadığı ya da farklı mevzuat değişiklikleriyle içeriğin sulandırıldığı iddialarını dile getirmektedirler. 2007 Haziran sonrasında insan hakları STK'ları polisin aşırı güç kullandığını belirtmekte iken (Baran Tursun vs olayları), polis çevreleri bunu doğrulamamaktadır. Sonuçta polisin bu konudaki eğitimine daha çok önem verilmesi gereği açıktır.

Kurulların bu tür şikâyetler konusundaki derinlikli incelemeleri, kâğıt üzerindeki standartların birer uygulama doğrusuna dönüşmesi açısından önemli bilgi ve referans kaynağı sağlayabilir. Bu bakımdan, kurulların başvuru istatistiklerinden ziyade, incelemeleriyle vardıkları sonuçlar, elde ettikleri bulgular ve geliştirdikleri önerilere odaklanmak, kişi hürriyetiyle ilgili sorunların çözümüne katkı yapacaktır.

(8) Çok tartışılan ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü konularının tabloya yansımalarına bakıldığında, bu tür konulardaki şikâyetlerin genelde düşük düzeyde kaldığını görmekteyiz. 2004 yılında ifade özgürlüğünden 41, din ve vicdan özgürlüğünden 27, 2005 yılında ifade özgürlüğünden 35, din ve vicdan özgürlüğünden 45, 2006 yılında ifade özgürlüğünden 12, din ve vicdan özgürlüğünden 13, 2007 yılında ise her iki konuda da 5 adet başvuru olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, bu iki konudaki şikayetlerin hem genel toplam içinde çok düşük bir orana sahip olduğunu hem de ciddi bir azalma trendinde olduğunu gözlemlemekteyiz.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir; ifade özgürlüğü ve din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili şikâyetlerin sayıca azlığı her şeyden önce bu hak gruplarının doğasından kaynaklanmaktadır. İfade hürriyetinin daha çok yazı, düşünce, siyaset ve sanat insanlarının faaliyetleri açısından söz konusu olduğunu dikkate aldığımızda, bu hususlardaki şikâyetlerin diğer konulara göre sınırlı kalmasının nedenleri anlaşılabilmektedir. Ancak, şu da bir gerçektir ki, şikayet sayıları ne kadar az olursa olsun, bir ülkede yaşam hakkı ve işkence yasağından sonra en fazla yankı uyandıran, gündem oluşturan ihlaller bu hak kategorileriyle ilgilidir. İfade hürriyeti açısından bir tek çarpıcı mağduriyet bile toplam rakamların ortaya koyduğu istatistikleri anlamsızlaştırmaktadır. Dolayısıyla, buradaki sayıların düşüklüğü ya da şikâyetlerin yıllar içinde azalması, bu konuda olumlu bir yorum yapmak için yeterli değildir.

Bununla birlikte, diğer insan hakları sorunlarında olduğu gibi, ifade, din ve vicdan hürriyeti açısından da AB sürecinde gerçekleştirilen reformlar ve bu reformların sürdürülen eğitim çalışmaları sonucu uygulamayı da giderek daha fazla belirler hale gelmesinin, artan kamuoyu ve medya ilgisinin de yardımıyla genel anlamda bir iyileştirme sağladığı muhakkaktır. Bu iyileştirmenin kurul istatistiklerine de yansıdığını söylemek mümkündür. Ancak, genel tablo açısından belirttiğimiz gibi, bu konuda da nihai tahlil, "olumluya gidiş yaşanmakla birlikte, mevzuat ve uygulama yönünden hala ciddi adımların gerekli olduğu" yönündedir. Vurgulanması gereken bir diğer nokta da, kurulların diğer hak konularında olduğu gibi ifade hürriyeti sorunlarında da daha fazla inisiyatif almalarının ve başvuru beklemeden re'sen harekete geçerek yaşanan sorunlara yanıt vermelerinin gerekliliğidir.

Şikâyet Edilen Kurumlar

Kurum Adı:

2004-2007

Oran

Belediye

544

10,92%

Yargı (Adliye)

514

10,32%

Emniyet

458

9,19%

Sağlık Kurumları

442

8,85%

Bakanlık

440

8,84%

Valilik

417

8,37%

Eğitim ve Öğretim Kurumu

301

6,04%

Ceza ve Tutukevi

272

5,46%

Sosyal Hizmet Kurumu

194

3,89%

Kaymakamlık

176

3,53%

İl Özel İdaresi

113

2,27%

Jandarma

111

2,23%

Özel Sektör

61

1,22%

Banka

7

0,14%

Köy Muhtarlığı

6

0,12%

Meslek Odası ve Birlik

4

0,08%

Diğer Kurumlar

868

17,43%

Şikayet edilen Kurum Yok

25

0,50%

Kurum Bilinmiyor

28

0,56%

TOPLAM

4981*

100%

* BİMER kayıtlarıyla birlikte toplam başvuru 5305 olmuştur.

(a) En fazla şikâyet konusu olan kurumun belediyeler olması şaşırtıcı değildir. "İnsan hakları" denildiğinde hemen akla gelmeseler de, belediyeler vatandaşların günlük yaşamda en fazla karşılaştıkları, kararları ve uygulamalarından en yoğun düzeyde etkilendiği kamu kuruluşlarıdır. Belediyeler, neredeyse tüm hak kategorileri açısından vatandaşların yaşamını etkileyebilirler. İstimlâkler, çevre düzenlemeleri, belediye işletmeleri ile vatandaşların ve belediye çalışanlarının ilişkileri, imar planları, trafik, zabıta hizmetleri, su şebekesi vb sayısız konudaki belediye faaliyetleri göz önüne alındığında belediyelere yönelik şikayetlerin az olduğu bile söylenebilir.

(b) Yargı ile ilgili şikâyetlerin ikinci sırada olması ise adil yargılanma hakkına ilişkin başvuruların yoğunluğu dikkate alındığında son derece doğaldır. Adil yargılanma hakkı, zaten doğrudan ve çoğu durumda sadece yargıyı ilgilendiren bir alandır; yargıya ilişkin şikayetlerin tamamına yakını da bu konuyla ilgilidir. Çok nadir olsa da, yargının idari kararları ve işleyişi ile ilgili başvurular da söz konusu olabilmektedir.

(c) Emniyet, kurum olarak 3. sırada görünmektedir; işkence ve kötü muamele, kişi hürriyeti ve güvenliği, yaşam hakkı gibi konular, öncelikle emniyet güçlerini akla getirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, bu 3 konuda toplam 1364 başvuru olduğu, emniyetin ise toplam 458 başvuruya konu olduğu görülmektedir. Buradan da anlaşılabileceği gibi, şikâyet konuları ile şikâyet kurumları arasında birebir uyum aramak yanıltıcı olabilir. Emniyet dışındaki organlar da söz konusu ihlallere neden olabileceği gibi, emniyetle ilgili bu konular dışında da şikâyetler söz konusu olabilir. Formlarda şikâyet edilen kurum hanesi boş bırakılmış ya da farklı bir birim işaret edilmiş olabilir. Ancak, şu yorumda bulunmak mümkündür; emniyetin şikâyete konu kurumlar sıralamasındaki yeri ile bahsettiğimiz hak gruplarının şikâyete konu hak sıralamasındaki yeri belli bir tutarlılık göstermektedir.

(d) Sağlık kurumları, 442 başvuru ile dördüncü sırada görülmektedir. Oysa ki, sağlık hakkı 762 başvuru ile en fazla şikâyete konu olan hak türü idi. İlk bakışta düşünülebileceğin aksine, burada bir çelişki yoktur. Çünkü, sağlık hakkını ihlal eden uygulamalar, yalnızca sağlık kurumlarından kaynaklanmamaktadır. Hatta, "sağlığın tehlikeye düşürülmesi, sağlığa zarar verilmesi" anlamında ele alındığında, başta belediyeler olmak üzere diğer kurumlar ön planda görünmektedir. Hastaneler, daha çok "sağlık hizmetinin sunulması" anlamında şikayete konu olmaktadır. Bir diğer nokta, sağlık kurumlarının yol açtığı şikayetlerin de yalnızca sağlık hakkıyla ilgili olmamasıdır. Özellikle hastanelerde hastalara kötü davranılmasına ilişkin kötü muamele yasağı ihlalleri, aşırı ücret talebi, "bıçak parası" benzeri uygulamalar, rehin olayları, sağlık çalışanlarının ücret ve diğer sosyal hakları bağlamında yaşanan mülkiyet hakkı, çalışma özgürlüğü hatta ayrımcılık yasağı ihlalleri de sağlık kurumlarıyla ilgili başvurulara neden olmaktadır.

(e) Tablo ile ilgili bir diğer husus, "bakanlık, valilik, kaymakamlık, il özel idaresi" gibi kurumlar hakkındadır. Görüldüğü gibi bunlar genel anlamda devleti ifade eden kurumlardır; bazen şikayet spesifik olarak bir bakanlık veya valilik ile vatandaş arasında yaşanan olaya ilişkin olabilmekle birlikte, daha çok şikayetin genel nitelik taşıması, doğrudan bir kurumu sorumlu tutmaması gibi nedenler ile formda bu haneler işaret edilmektedir. Bu tür başvuruların şikâyetten çok bir çözüm talebi içerdiği ve bu amaçla söz konusu kurumların işaretlendiği de görülmektedir. Bu başvurular, hemen her konuyu içerebilmektedir; kötü muamele yasağından çalışma özgürlüğüne pek çok hak grubuyla ilgili şikâyetlerde bu kurumlar işaretlenmektedir. Bu kurumlar, genel manada devleti ifade ettiği için belli konular bazında bir yoğunlaşma söz konusu değildir. Dolayısıyla bu kurumların şikâyet edildiği 1146 başvurunun belli bir niteliği taşıdığını ileri sürmek mümkün değildir.

(f) Eğitim ve öğretim kurumları ile ilgili 301 başvuru olduğu görülmektedir. Eğitim ve öğrenim hakkıyla ilgili başvuruların ise 205 adet olduğu dikkate alınırsa, eğitim kurumlarının doğal olarak en fazla eğitim ve öğrenim hakkı nedeniyle şikâyete konu olduğu, ancak bu kurumlar ile ilgili eğitim hakkı dışında şikâyetler bulunduğu gibi, eğitim hakkının da yalnızca bu kurumlar tarafından ihlal edilmediği anlaşılmaktadır. Eğitim kurumları, eğitim hakkı dışında öğrencilere kötü muamele yapılması, ayrımcılık olayları, eğitim çalışanlarının sorunları gibi nedenlerle başvuruya konu olmaktadır.

(g) Ceza infaz kurumları ile jandarma hakkında toplam 383 başvuru olduğu görülmektedir. Emniyet ile ilgili 458 başvuru gibi bu 383 başvurunun da daha çok yaşam hakkı, kişi hürriyeti, kötü muamele ve işkence gibi konularla ilgili olduğu söylenebilir.

Burada vurgulanması gereken nokta, kurulların başvuru alım yelpazesinin hayli demokratik olmasıdır. Dünyadaki benzer kurumların bazılarında görüldüğünün aksine silahlı kuvvetler ile ilgili şikâyetlerin kurul gündemine alınmasında herhangi bir kısıtlama yoktur.

Verilerle ilgili olarak değinilmesi gereken son nokta, başvuranların yalnızca %16.5'unun kadın olmasıdır. Kadın haklarının daha fazla ihlal edildiği basit gerçeği ile ilk bakışta ters düşen bu durum, aslında kadınımızın mağduriyetinin bir kanıtı sayılabilir. Kadınların başvurusunun bu denli az olmasının nedeni, kadınların erkeklerden daha fazla ihlale maruz kalmasıyla aynıdır; genelde kadın erkeğe göre eğitimsiz ve gelir desteğinden mahrum bırakıldığı, sosyal kurumlar tarafından baskı gördüğü için daha fazla ihlale maruz kalmakta ve bu durumla son derece tutarlı biçimde de çok daha az hakkını arama fırsatı kullanabilmektedir. Bu durum, insan haklarıyla ilgili tüm istatistiki çalışmalarda göz önünde bulundurulmalıdır; hakları en fazla ihlal edilenler, hakkını arama şansı ya da imkanına en az sahip olanlardır. Kurullar da bu gerçek doğrultusunda, kadın hakları hususunda daha fazla inisiyatif almalı, başvuru beklemeyi değil doğrudan çözüm aramayı ilke edinmelidir. Toplam hak konularına bakıldığında "kadın hakları şikâyetlerinin" yalnızca 1 adet ile son sırada kalması kurul verilerinin en zayıf yönüdür; bu durum kadın haklarıyla ilgili şikâyetlerin daha çok "ayrımcılık yasağı" bazında kaydedildiği ile bir nebze açıklanabilirse de, ülkemizde belki de en fazla yaşanan insan hakkı ihlalinin istatistiğe bu şekilde yansıması, kurullar açısından bir sorundur.

Bunun gibi, kurulların kamu hukuku nitelikli özel hukuk alanında yaşanan ihlal olaylarına daha fazla önem vermesi gereklidir. Özellikle ayrımcılık açısından insan hakları sorunu, yalnızca devlet-birey ilişkisine indirgenemeyecek bir nitelik kazanmıştır.

II) KAMU KURUMLARINDAN/KURULLARINDAN GELEN RAPORLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Yukarıda İnsan Hakları Kurulları hakkında genel bir değerlendirme yaptık. Burada kamu kurum ve kurullarının insan hakları raporlarını değerlendirmek istiyoruz.

Bireylerin ayırımcılığa uğramaksızın eşit olarak temel hak ve özgürlüklerden yararlanması ilkesine dayanan insan haklarına saygı, Anayasamızın değiştirilemez hükümlerinden olup, aynı şekilde dış politikamızın da öncelikli alanları arasında yer almaktadır.

A. Uluslararası İlişkiler

2007 yılında insan hakları alanındaki uluslararası örgüt ve mekanizmalar içindeki faaliyetlerimize, bir yandan vatandaşlarımızın demokratik istek ve beklentilerine daha etkin biçimde yanıt vermek yönündeki reform sürecimiz, diğer yandan uluslararası alanda insan haklarının korunması ve ileri götürülmesi konusundaki çalışmalara katkılarımız bağlamında devam olunmuştur.

Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanlarında çağdaş standartlara uyum düzeyi, günümüzde uluslararası toplumun saygın üyeleri arasında yer almanın temel ölçütlerindendir.

Üyesi olduğumuz uluslararası örgütler ve mekanizmalar, insan hakları alanında kararlılıkla sürdürdüğümüz reform sürecine de önemli katkı sağlamaktadır. Bu çerçevede, vatandaşlarımızın insan hakları alanındaki istek ve beklentilerinin temel yönlendirici rol oynadığı reformlarda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) içtihatları ile Avrupa Birliği (AB) Katılım Ortaklığı Belgesi ve Ulusal Program ışığında Kopenhag kriterlerine uyum boyutu da göz önünde tutulmaktadır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi (AK) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası örgütler ile saygın yerel ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının gözlem ve raporları da uygun şekilde dikkate alınmaktadır.

Diğer taraftan ülkemiz, BM'de insan hakları alanında alınmakta olan kararlara etkin şekilde katkıda bulunmaya devam etmektedir. Bu çerçevede Türkiye, 2007 yılında insan haklarına ilişkin konuların ele alındığı BM III. Komite'de kabul edilerek BM Genel Kurulu'nda onaylanan 57 karar tasarısından 26'sına ortak sunucu olmuştur. Ülkemizin BM bünyesinde insan hakları alanındaki çalışmalarına verdiğimiz önemin bir yansıması olarak, BM İnsan Hakları Konseyi'nin Mart 2007'de Bakanlar düzeyinde toplanan Yüksek Seviyeli Oturumu'na, Devlet Bakanı başkanlığında bir heyetle katılınmıştır.

Uluslararası örgüt ve mekanizmalarla sürdürdüğümüz yapıcı işbirliğinin 2007 yılındaki en önemli göstergelerinden biri de, Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ün Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'ne hitap etmek üzere 2-4 Ekim 2007 tarihlerinde Avrupa Konseyi'ni ziyaret etmeleri olmuştur. Sözkonusu ziyaret ülkemizden Cumhurbaşkanı düzeyinde Avrupa Konseyi'ne yapılan ilk ziyareti teşkil etmiştir.

AK ile ilişkilerimiz bağlamında, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, 2006 Kasım ayındaki ziyaretinden sonra, 22-23 Ekim 2007 tarihlerinde ülkemizde yeniden temaslarda bulunmuştur. Komiserin, Ekim 2007'deki son ziyareti sırasında AK'nın kurucu üyelerinden olan ve AB ile uzun yıllara dayanan ilişkisi bulunan ülkemizin insan hakları alanındaki tecrübesinden yararlanmak ve bu tecrübeleri başka ülkelere aktarmak arzusunda olduklarını ifade etmesi, bu yolda tarafımızdan gerçekleştirilen ilerlemenin anlaşılması bakımından önemlidir.

Vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerinden, kökenlerine bakılmaksızın, bireysel olarak kanun önünde eşit ve serbest şekilde yararlanmaları, temel devlet politikamızdır. Her türlü ayırımcılık Anayasa ve ilgili yasalarımızla yasaklanmıştır. Ayırımcılığa karşı yürüttüğümüz politika, küresel düzeyde BM, bölgesel düzeyde ise AK ve AGİT nezdinde taraf olduğumuz uluslararası sözleşme ve denetim mekanizmalarıyla sürdürmekte olduğumuz yapıcı işbirliğiyle teyit edilmektedir.

İnsan haklarının önemli bir unsurunu oluşturan ayırımcılık ve hoşgörüsüzlükle mücadele konusundaki uluslararası düzeydeki çalışmalara verdiğimiz önem çerçevesinde, AGİT bünyesinde düzenlenen 7-8 Haziran 2007 tarihlerindeki Ayırımcılıkla Mücadele ve Karşılıklı Saygı ve Anlayışın Geliştirilmesi konulu üst düzey Bükreş Konferansı'nda ülkemiz de temsil edilmiştir. Keza, AGİT Dönem Başkanı İspanya tarafından 9-10 Ekim 2007 tarihlerinde Cordoba'da gerçekleştirilen Müslümanlara Karşı Hoşgörüsüzlük ve Ayırımcılık konulu üst düzey konferansa, ülkemiz Devlet Bakanı başkanlığında bir heyetle katılmıştır.

2007 yılındaki bir diğer önemli gelişme ise, 22 Temmuz genel seçimlerinin, ülkemizdeki köklü demokrasi geleneğinin yeni bir göstergesi olarak uluslararası toplum ve örgütler tarafından genel olarak takdir edilmesi olmuştur. Bu girişten sonra insan haklarıyla ilgili bazı konularda değerlendirmelerde bulunacağız.

Reform sürecimiz bağlamında, insan hakları alanındaki uluslararası sözleşmelere taraf olunmaya devam edilmektedir. Ülkemiz bu alandaki 7 temel BM sözleşmesine taraftır. Avrupa Konseyi kapsamında da insan hakları ile ilgili sözleşme ve protokollerin büyük çoğunluğuna taraftır. Bu süreçte, son olarak 2007 yılı içinde, BM bünyesindeki Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 2004 yılında imzalanan Ek İhtiyari Protokolü, 2006 Haziran ayında onaylanmış ve 2007 Şubat ayında ülkemiz açısından yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Protokol, BM İnsan Hakları Komitesi'nin, insan hakları ihlallerine ilişkin olarak bireylerin şikâyetlerini alma ve değerlendirme yetkisini tanımaktadır. Buna göre, bireyler hak ihlalleri konusunda BM İnsan Hakları Komitesi'ne de başvuru yapabileceklerdir.

Uluslararası alanda insan hakları konusunda izlenen kararlı ve yapıcı politikanın bir diğer yansıması olarak, uluslararası sözleşme ve sözleşme dışı mekanizmalarla işbirliği artarak sürdürülmektedir. Ülkemiz daha 2001 yılında BM bünyesindeki sözleşme dışı mekanizmalara açık davette bulunmuştur. Bu çerçevede, ilgili çalışma grupları ve raportörler ülkemizi düzenli olarak ziyaret etmektedir. İki yüze yakın BM üyesi arasında açık davette bulunan 60 ülkeden biri olmamız, insan hakları alanında vatandaşlarımızın yararına daha fazla ilerleme sağlama ve bunu uluslararası işbirliği içinde gerçekleştirme yönündeki kararlılığımızın göstergesidir.

Engellilerin Haklarına İlişkin BM Sözleşmesi, 2006 Aralık ayında BM Genel Kurulu'nda kabul edilmesini takiben 2007 Mart ayında imzalanmıştır.

B. İşkence, Kötü Muamele, Orantısız Güç Kullanımı

İşkenceye sıfır tolerans politikasıyla getirilen yasal tedbirlerin olumlu etkileri devam etmiştir. Mevzuatımız işkence ve kötü muameleye karşı kapsamlı tedbirler içermektedir. İşkence ve kötü muamele vakalarının sayısındaki azalma eğilimi teyit edilmiştir. Ayrıca adli tıp merkezlerinin sayısı arttırılmıştır.

Cumhuriyet Başsavcılıklarına intikal eden başvurulara dayanarak hazırlanan işkence ve kötü muamele ile ilgili tablolara yıllara göre bakıldığında; 2003'ten 2007'ye kadar olan süreçte bu başvurularda çok ciddi oranlarda düşüşler olduğu görülmektedir. Bu durum, işkence ve kötü muameleyle mücadele için yapılan faaliyetlerin başarıya ulaştığını göstermektedir. Yine de bu başvuruların en aza indirilmesi ve insanlık suçu olan işkence ve kötü muamelenin tamamen ortadan kaldırılması için bahse konu faaliyetlerin devam etmesi gerekmektedir.

İşkence ve kötü muamele hususlarında münferit vakalar meydana gelmekte, bu vakalarla ilgili soruşturmalar yapılmakta ve suçlu olduğu tespit edilen failler cezalandırılmaktadır.

Orantısız güç kullanımı ile işkence ve kötü muamele konularında ceza mahkemelerinde açılan davalarla ilgili tablolara baktığımızda, yukarıda zikrettiğimiz yorumların aynen burada da geçerli olduğu görülmektedir.

C. Kolluk Görevlileri

Kolluk görevlilerinin orantısız güç kullanımının ve genel olarak da insan haklarına uygun olmayan davranışlarının sebepleri arasında, eğitim eksikliği, fazla çalışma, özlük haklarının yetersizliği vs. gibi nedenler sayılabilir. Fazla çalıştırılan, zaruri ihtiyaçlarını karşılamakta zorluk çeken ve sosyal faaliyetlere katılma imkânı bulamayan kolluk görevlilerinin insan haklarına yeterince uygun davranamayabileceği düşünülebilir. Gerekirse bu sorunun çözümü için kolluk görevlilerinin personel artırımı yoluna gidilebilir, mali olanaklar çerçevesinde özlük haklarında iyileştirme yapılabilir.

D. İfade Hürriyeti

İfade hürriyeti konusunda TCK madde 301 ile ilgili tablolara bakıldığında 2003'ten 2007'ye kadar açılan dava sayıları ve sanık sayılarında dikkate değer bir azalma görülmemektedir. Bu konuda Avrupa Birliği ülkeleriyle kıyaslama yapıldığında: TCK madde 301 benzeri hükümler bu ülkelerde de bulunmasına rağmen, Türkiye'de ifade hürriyeti konusunda açılan dava sayısı ve sanık sayısının yüksek olduğu değerlendirilmektedir. Yeni bir gelişme olarak TCK madde 301'de değişiklik yapılmış ve bu konuda soruşturma yapmaya izin verme yetkisi Adalet Bakanlığına verilmiştir. Bu konuda Adalet Bakanlığınca bir genelge hazırlanmış ve Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilmiştir. Bu son gelişme çok olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Uygulamanın da mevzuattaki bu olumlu gelişmeyi takip etmesi gerekmektedir.

İfade hürriyeti konusunda Türkiye'de sorunlar ağırlıklı olarak uygulamadan kaynaklanmaktadır. İnsan hakları konularında Avrupa'daki uygulamaların nasıl olduğunun yerinde görülmesi, Türkiye'deki uygulamalar bakımından yararlı olacaktır. Hâkim ve Savcılar da -Kaymakamlar gibi- Avrupa'ya staja gönderilebilir. Bu durumda uygulama hususunda Türkiye'de önemli ilerlemeler kaydedilecektir.

E. İnsan Hakları Kurumsallaşması

İnsan hakları konusunda ideal bir kurumsallaşmaya ihtiyaç bulunmaktadır. İdari, mali ve personel bakımından özerkliğe sahip bağımsız bir kurum kurulmalıdır. Birçok Avrupa ülkesinde İspanya, Portekiz, İsviçre vs. bu konulardaki faaliyetler "kamu denetçiliği (ombudsmanlık)" kurumuyla yürütülmektedir. Bir kısım ülkelerde ise, bu alandaki görevler idari, mali ve personel bakımından özerkliğe sahip "bağımsız ulusal bir kurum" tarafından yürütülmektedir. İsveç'te parlamentonun seçtiği kamu denetçiliği (ombudsmanlık) kurumunun yanında, hükümetin atadığı kamu denetçiliği (ombudsmanlık) kurumu da bulunmaktadır. Danimarka'da ise hem kamu denetçiliği (ombudsmanlık) kurumu hem de bundan ayrı olarak bağımsız bir "insan hakları ulusal kurumu" bulunmaktadır. Kamu denetçiliği (ombudsmanlık) kurumunun Türkiye kaynaklı bir kurum olduğu açıktır. Bu konu uluslararası toplantılarda kamu denetçileri (ombudsmanlar) tarafından dile getirilmektedir.

Ombudsmanlıkla ilgili olarak Türkiye'de gerekli yasal ve anayasal düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.

F. Uygulamanın İyileştirilmesi

Son zamanlarda insan hakları konularındaki mevzuatta, yabancıların "sessiz devrim" adını verdiği reform niteliğinde ciddi ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, uygulamada hâla bir takım sorunlarla karşılaşılmaktadır. Bu sorunların giderilmesi veya en aza indirilmesi için bir kısım faaliyetlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda, Adalet Bakanlığınca çeşitli kurumlarla işbirliği yapılarak hâkim ve savcılara yönelik insan hakları eğitimi gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, cezaevi personeli gibi diğer personele yönelik eğitimler de gerçekleştirilmiştir. İnsan hakları konusunda evrensel standartları yakalama adına bu faaliyetler olumlu olarak değerlendirilmektedir. Bahse konu faaliyetlerin tüm hâkim ve savcıları kapsayacak şekilde ve belirli fasılalarla sürekli yapılması daha yararlı olacaktır. İnsan hakları konularında yabancı ülkelerdeki uygulamaları yerinde görmek amacıyla, bu ülkelerin insan haklarıyla ilgili kuruluşlarında belirli süreli staj yapılması, çalışma ziyaretleri gerçekleştirilmesi yerinde olacaktır.

G. Adil Yargılanma Hakkı

Gerek adli yargıda gerekse idari yargıda her yıl çok sayıda dosya bir sonraki seneye kalmaktadır. Uyuşmazlığın makul bir süre içerisinde çözüme kavuşturulması, en temel insan haklarından biridir. Yargılamanın uzaması, adalete güveni zaafa uğratmaktadır. Gecikmiş adalet adaletsizliktir, ifadesi bu durumu açıkça izah etmektedir. Bu sorunu çözüme kavuşturacak nitelikte önemli ve acil tedbirler alınmalıdır. İspanya'da da aynı sorunla karşılaşılmış, hâkim sayısı iki katına çıkarılarak, bir sonraki seneye devreden dosya sayısı yarı yarıya düşürülmüştür. Tabiî ki bu tedbirin yanında başka tedbirler de alınabilir.

Diğer taraftan, muhakemede yargılama makamı ve iddia makamı birbirinden ayrı makamlardır. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda (HSYK) yeniden bir düzenleme yapılmalıdır. AİHS ve AİHM içtihatları doğrultusunda yargı reformuna ülkemizin ihtiyacı vardır.

Ayrıca hâkim ve savcıların hukuki durumlarında değişiklik doğuran nitelikte kararlar alan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun kararlarının, yargı denetimi dışında tutulması, demokratik bir sistemde hukuk devleti ve demokratik devlet ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla HSYK kararlarının yargı denetimine açılması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

H. Tutuklu-Hükümlü Oranları

Ceza infaz kurumlarında 31.12.2007 tarihi itibariyle 37.608 hükümlü, 53.229 tutuklu olmak üzere toplam 90.837 kişi barındırılmaktadır. Tutuklu sayısı toplam mevcudun %59'unu oluşturmaktadır. Tutuklu oranı çok yüksek bulunmaktadır. Tutuklama geçici bir tedbirdir. Geçici bir tedbir olan tutuklama ile bu kadar yüksek oranda kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılması, insan haklarıyla bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla, tutuklu oranının azaltılması için tedbirler alınması gerekmektedir.

I. Ceza İnfaz Kurumları

Adalet Bakanlığınca; uluslararası standartlarla bağdaşmayan, hükümlü ve tutukluların eğitimine elverişli olmayan, fizikî yetersizlikleri olan koğuş sistemine göre inşa edilmiş infaz kurumlarından 49 tanesi kapatılmıştır. Yeni hizmete giren tüm cezaevlerinin, Avrupa Konseyinin ve Birleşmiş Milletlerin cezaevlerine ilişkin standartlarına uygun olarak inşa ile her türlü sosyal, kültürel, sportif faaliyetlere, eğitim ve iyileştirme çalışmalarına uygun olarak tasarlanmıştır. Eski büyük cezaevlerinin hemen hepsi büyük koğuş sisteminden oda sistemine dönüştürülmüş, hükümlü ve tutuklular için anlamlı faaliyetler programlanarak, bütün gün odalarında oturmak yerine bu faaliyetlere katılımları sağlanarak "aktif güvenlik" anlayışına geçilmiştir.

Zikredilen gelişmeler bu alanda çok önemli ilerlemeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak, Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurullarınca ve diğer yetkililerce tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için bu alandaki faaliyetlerin devamı gerekmektedir.

İ. Cezaevi Ziyaretleri ve Denetimleri

Ceza infaz kurumları ve tutukevleri, içinde sivil toplum kuruluşu temsilcileri bulunan Bağımsız "Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları"nca denetlenmektedir. 20.11.2007 tarihli ve 5712 sayılı Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun 04.12.2007 tarihli ve 2670 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunla, ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurullarının beş olan üye sayısı beş asıl, üç yedek üye olarak değiştirilmiştir. Asıl üyelerden en az birisinin kadınlardan seçilmesi zorunluluğu getirilmiştir.

Bu Kurulların tespit ettiği eksikliklerin giderilmesi konusunda somut faaliyetler gerçekleştirilmektedir. Bahse konu Kurulların hazırladığı raporların, kamuoyuna da duyurulması şeffaflığın sağlanması için gerekli olabilir. Adalet Bakanlığının, cezaevi güvenliğine ilişkin hususlar müstesna olmak üzere, her yıl bir önceki yıla ait izleme kurullarınca düzenlenen raporların sayısını, konularını, yerine getirilen ve getirilmeyen önerileri ve gerekçelerini bir rapor ile kamuoyuna açıklayacağı hükme bağlanmıştır.

Ayrıca, İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarınca oluşturulan heyetler tarafından cezaevlerine ve tutukevlerine ziyaretler gerçekleştirilmektedir. Bu kurulların cezaevi ve tutukevlerini ziyaretlerine tüm illerde izin verilmelidir. Bu durum, demokratik devlet ve şeffaflık ilkesi gereğidir. Gerekiyorsa, bu konuda mevzuatta düzenleme yapılmalıdır.

J. Nezarethane Ziyaretleri

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığınca Türkiye çapında bütün İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına gönderilen düzenleme gereğince; en az bir üyesi sivil toplum kuruluşu mensubu olan üç kişilik heyetler oluşturulmuş ve bu heyetler tüm ülkede jandarma ve polis nezarethanelerini ziyaretlere başlamışlardır. Bu heyetler zikredilen nezarethanelere her ay haberli ya da habersiz ziyaretler gerçekleştirmekte ve bu ziyaretlerle ilgili raporlar hazırlamaktadırlar. Hazırlanan bu raporlar üç ayda bir Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığına gönderilmektedir. Bu gelişme, nezarethaneler hususunda çok olumlu bir ilerleme olarak görülmektedir.

Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde bulunan nezarethanelerden standartlara uymayanlar kapatılmış, bunların yerine standartlara uygun olan ilçe ve karakolların nezarethaneleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu komutanlık bünyesinde bulunan 2.456 nezarethaneden 1.638'i Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi standartlarına uygun hale getirilmiş, diğerlerinin de bu standartlara uygun hale getirilmesi çalışmaları devam etmektedir.

Ülke genelinde polis birimlerine ait 2.888 adet nezarethaneden 2.341 adedinde iyileştirme çalışmaları tamamlanmış, 547 adedinde ise iyileştirme çalışmaları devam etmektedir.

K. Mülteciler ve İnsan Ticareti

Türkiye, uluslararası mülteci hukukunun temel belgeleri olan 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi'ne ve 1967 tarihli Ek Protokol'e taraftır. Türkiye, anılan Sözleşme'ye "coğrafi kısıtlama" ile taraf olduğu cihetle, "Avrupa dışından", örneğin İran ve Irak gibi doğusundaki ülkelerden gelerek sığınma talebinde bulunan kişilere "sığınmacı", "Avrupa ülkelerinden (Avrupa Konseyi üyesi ülkeler)" gelerek sığınma başvurusunda bulanan kişilerden, gerekli şartları taşıdıklarına kanaat getirilenlere ise mülteci statüsü tanınmaktadır.

Avrupa dışından gelen sığınmacıların, üçüncü bir ülkeye kabul işlemleri gerçekleştirilinceye kadar Türkiye'de geçici olarak ikamet etmelerine insani mülahazalarla izin verilmektedir. Bu kişilerin üçüncü bir ülkeye yerleştirilme işlemleri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından, Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) işbirliği ile gerçekleştirilmektedir.

İnsan ticareti konusunda Dışişleri Bakanlığı Koordinatör konumunda olup, "İnsan Ticaretiyle Mücadelede Ulusal Görev Gücü" başkanıdır. Türk Devleti insan ticaretiyle mücadelede yasal, idari ve mağdurun desteklenmesine yönelik önlemler almaktadır.

L. İnsan Hakları Eğitimi

İnsan hakları konularının, hem diğer dersler içerisinde verilmesi hem de ayrı bir ders olarak verilmesinin şu anda uygulanan sistemden daha yararlı olacağı düşünülmektedir. Yüksek öğretimde ise, hukuk ve ilgili diğer fakültelerde insan hakları dersi ayrı ve zorunlu bir ders olarak verilmelidir. Ayrıca eğitim fakültelerinde de insan hakları dersi zorunlu bir ders olarak verilmelidir. Çünkü ilk ve ortaöğretimde insan hakları konularını gerek bağımsız bir ders olarak, gerekse diğer derslerin içerisinde verecek olan öğretmenlerin, insan hakları konularında eğitim almış olmaları gerekir.

Ayrıca bireylere hizmet veren tüm kamu görevlilerinin insan hakları konularında eğitim almaları, kurumları tarafından sağlanmalıdır.

Hukuk fakültelerinde insan hakları dersi bütün fakültelerde zorunlu bir ders olarak verilmemektedir. Dolayısıyla hâkim ve savcı adaylarının insan hakları eğitimi yeteri kadar sağlanamamaktadır. Bu adaylar hâkim ve savcı olarak taşrada göreve başlamakta ve bu nedenle insan hakları eğitim eksikliğini giderme imkânını ya hiç bulamamakta ya da çok sınırlı olarak bu eksikliği giderebilmektedirler. Dolayısıyla insan hakları konularında uluslararası gelişmelerden, özel ilgisi olanlar dışında, çoğunlukla bîhaber kalmaktadırlar.

Hâkim ve savcı adaylarının adaylık sürecinde insan hakları konularında eğitimi, süre olarak çok sınırlı ve içerik olarak da çok dar tutulmaktadır. Zikredilen nedenlerle hâkim ve savcı adaylarına daha uzun bir süreçte, daha geniş insan hakları konularında ve evrensel şartlarda nitelikli bir insan hakları eğitimi verilebilir.

Diğer yandan, insan hakları alanı dinamik yani sürekli gelişme gösteren bir alandır. Bu nedenle bu alanda görev yapan özellikli kamu görevlileri, yeni gelişmeler ve evrensel standartlar konularında belirli fasılalarla sürekli bilgilendirilmelidir.

M. Anayasa Değişiklikleri

2007 yılı içerisinde yapılan Anayasa değişiklikleri ile:

· Cumhurbaşkanının halkoyuyla beş yıllığına seçilmesi esası getirilmiştir.

· Genel seçimlerin beş yıl yerine dört yılda bir yapılması hükme bağlanmıştır.

· Milletvekili seçilebilme yaşı 30'dan 25'e indirilmiştir.

N. Seçimler

22 Temmuz 2007'de yapılan milletvekili genel seçimleri yüksek bir katılım oranı (% 83'ten fazla) ile gerçekleştirilmiştir. Bu seçimlerle ülkedeki siyasi çeşitliliği daha fazla yansıtan bir Meclis oluşmuştur. Seçimler, hukukun üstünlüğü ilkesi ve uluslararası standartlara uygun şekilde cereyan etmiştir. AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi (OSCE/ODIHR), seçimlerin yönetiminin şeffaf, profesyonel ve etkili olduğunu belirtmiş, seçim sürecinin çoğulculuk ve yüksek düzeyli bir toplumsal güven ortamı içerisinde geçtiğini vurgulamıştır. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinden (PACE) bir heyet de seçimleri izlemiş ve benzer sonuçlara varmıştır.

O. Hükümet Programı

Genel seçimlerin ardından insan hakları alanındaki reformların sürdürülmesi yönünde taahhütler içeren bir Hükümet programı hazırlanmıştır. Özellikle temel haklar konusunda Türkiye'yi uluslararası standartlarla tam uyumlu hale getirmeyi hedefleyen geniş kapsamlı anayasal reformların gerçekleştirilmesi öngörülmüştür.

Ö. Toplantı ve Gösteri Yapma Özgürlüğü

Vatandaşlar, toplantı ve gösteri yapma haklarını, yasal çerçevede resmi makamların veya güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi olmadan kullanabilmişlerdir. Toplantı ve gösteri yapma özgürlüğüne ilişkin yasal çerçeve genel olarak Avrupa standartlarıyla uyumludur.

P. Örgütlenme Özgürlüğü

Örgütlenme özgürlüğüyle ilgili olarak, 2004 yılında yapılan değişikliklerin olumlu sonuçları olmuştur. Derneklerin ve derneklere üye olanların sayısı artmıştır. Örgütlenme özgürlüğü bağlamında parti kapatma davalarının AİHM içtihatlarıyla uyumlu olması sağlanmalıdır.

R. Kadın Hakları

26.04.2007 tarihli ve 5636 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, 04.05.2007 tarihli ve 26512 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yapılan değişikliklerle Kanunun kapsamı ayrı yaşayan aile üyeleri de dâhil ailenin bütün bireylerini içerecek şekilde genişletilmiştir. Kanunla, kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin; alkollü veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak şiddet mağdurunun yaşamakta olduğu konuta veya işyerine gelmemesi veya bu yerlerde bu maddeleri kullanmaması öngörülmektedir. Kararın infazı için yapılan icrai işlemlerin harca tabi olmaması ve Cumhuriyet Başsavcılığının koruma kararının uygulanmasını zabıta ifadesine açıklık getirilerek genel kolluk kuvvetleri marifetiyle izlemesi düzenlenmektedir.

4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda yapılan değişiklik ile; şiddet kavramı geniş yorumlanarak, aile içi şiddete maruz kalan eş, çocuk, aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri ve evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan, mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan aile bireyleri de koruma altına alınmaktadır.

Kanun ile şiddet uygulayan "kusurlu eş" ibaresi, "Kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin" şeklinde değiştirilerek aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri hakkında da tedbir kararına hükmedilmesine imkân sağlanmıştır.

Kanun ile Aile Mahkemesi Hâkimi meselenin mahiyetine göre şiddet uygulayan bireyin müşterek evden uzaklaştırılmasına, aile bireylerine karşı şiddete veya korkuya yönelik söz ve davranışlarda bulunmamasına, varsa silâh veya benzeri araçlarını genel kolluk kuvvetlerine teslim etmesine, iletişim vasıtaları ile rahatsız etmemesine, bir sağlık kuruluşunda muayene veya tedavi için başvurması ve benzeri tedbirlere hükmedebilecektir.

4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun uygulanmasına ilişkin Yönetmelik 01.03.2008 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Uygulayıcılara yönelik olarak, şiddet mağdurlarına sağlanan hizmetlerin geliştirilmesi amacıyla genelgeler yayımlanmıştır. Töre cinayetleri ve kadınlara yönelik aile içi şiddetle mücadele amacıyla yayımlanan Başbakanlık Genelgesi, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü eşgüdümünde uygulamaya konulmuştur. Kamu kurumları ve sivil toplum arasındaki eşgüdüm geliştirilmiştir ve genelgenin uygulanmasının izlenmesi amacıyla kamu kurumları ve kadın sivil toplum örgütleri ile düzenli toplantılar düzenlenmiştir.

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için başlatılan ve Hükümet, medya, özel sektör ve BM Nüfus Fonu tarafından desteklenen kampanyalar devam etmektedir. Askere alınanlar, mevcut müfredatın bir bölümü olarak, konuya ilişkin eğitim görmektedirler. Aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için açılan sığınma evlerinin sayısı, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu, belediyeler ve kadın sivil toplum örgütleri tarafından işletilenler dahil olmak üzere 44'e yükselmiştir.

2006/17 sayılı Başbakanlık Genelgesi kapsamında, 26.12.2006 tarihinde, Devlet Bakanı Sayın Nimet ÇUBUKÇU ve dönemin İçişleri Bakanı tarafından imzalanan "Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesinde Polisin Rolü ve Uygulanacak Prosedürler Eğitimi Projesi Protokolü" çerçevesinde Emniyet Teşkilatı personeline yönelik hizmet içi eğitim programları başlatılmıştır. Şiddet mağduru kadınlar için ilk başvuru yeri olan 921 polis merkezi ve 276 karakolda çalışan emniyet teşkilatı personeline 270 kişilik eğitici kadrosunun eğitimi tamamlanmıştır. Söz konusu eğitici kadrosunun yaklaşık 40.400 personele yönelik gerçekleştirdiği eğitimler sürdürülmektedir.

Şiddet mağduru ve risk altındaki kadınlara sunulan sağlık hizmetleri prosedürlerinin belirlenmesi ve buna uygun olarak eğitim programlarının düzenlenmesi amacıyla, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü ile Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü işbirliği ile hazırlanmış olan "Kadına Yönelik Aile, İçi Şiddetle Mücadelede Sağlık Personelinin Rolü ve Uygulanacak Prosedürler Eğitimi Protokolü" 3 Ocak 2008 tarihinde imzalanmıştır. 2 yıl süre ile uygulanacak Protokol kapsamında gerçekleştirilecek eğitim programlarında öncelikle 500 eğiticinin yetiştirilmesi, ardından da sahada çalışan 75.000 sağlık personeline ulaşılması hedeflenmektedir.

2007 seçimlerinde bir öncekine kıyasla iki misli kadın milletvekili (51) seçilmiştir.

Ş. Çocuk Hakları

Çocuk işçiliğiyle mücadele için sürdürülen gayretler devam etmiştir. Çocuk işçiliği konusundaki bir araştırma çocuk işçilerin genel oranının 1999 yılında % 10.3'ten 2006 yılında % 5.9'a düştüğünü göstermiştir.

Eğitim konusunda ise, ilk öğretimde cinsiyetler arasındaki fark 2005-2006 eğitim-öğretim yılında % 5'ten 2006-2007 eğitim-öğretim yılında % 4.6'ya düşmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı ve UNICEF tarafından yürütülen kız çocukları için eğitim kampanyasının ilk safhası sona ermiştir. 2004 ve 2006 yılları arasında 191.879 kız çocuğu ve 114.734 erkek çocuğu ilköğretim sistemine dâhil edilmiştir. Nakit transferi planı, ailelere doğrudan gelir desteği sağlayarak kampanyayı güçlendirmiştir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı çocukların fakirliğine karşı ulusal bir strateji geliştirmeye başlamıştır. Sokak çocukları olgusuyla mücadelede temel oluşturmak üzere çalışan çocuklar ve/veya sokak çocukları hakkında veri toplamak için bir tebliğ yayımlanmıştır. Bu plan çerçevesinde, çok sayıda sokak çocuğunun yaşadığı yedi şehirde eylem planları kabul etmiştir.

Çocuk Koruma Kanununun uygulanmasına yönelik bir yönetmelik yürürlüğe girmiştir. Yönetmelik bir saldırı sonucunda psikolojik olarak etkilenmiş olan çocuk mağdurların soruşturma esnasında sadece bir kez ve bir uzman nezaretinde şahit olarak dinlenmesini gerektirmektedir. Bu mevzuat gereğince gözetim altındaki çocuk suçlular, asayişi sağlamakla görevli kurumların çocuk suçluları birimlerinde tutuklanacak olmakla birlikte kelepçelenemezler ve hareketleri engellenemez. Savcılıklarda Çocuk Suçluları Bürosunun kurulması gerekmektedir.

22.11.2007 tarihli ve 5717 sayılı Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Yön ve Kapsamına Dair Kanun, 04.12.2007 tarihli ve 2670 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunla, velayet hakkı ihlal edilerek Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşmeye taraf bir ülkeden diğer bir taraf ülkeye götürülen veya alıkonulan çocuğun mutat meskeninin bulunduğu ülkeye iadesine veya şahsi ilişki kurma hakkının kullanılmasına dair sözü edilen sözleşmenin uygulanmasını sağlamaya yönelik usul ve esaslar düzenlenmektedir.

T. Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması

24 Mayıs 2007 tarihi itibariyle, 269,759 kişi Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında tazminat alma amacıyla Zarar Tespit Komisyonlarına başvurmuştur. Başvuruların 57.071'i incelenmiş ve bunların 37.309'una da olumlu cevap verilmiştir.

24.05.2007 tarihli ve 5666 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 30.05.2007 tarihli ve 26537 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunla, zarar gören ancak başvuru yapmayanlar için yeniden bir yıllık başvuru süresi öngörülmüştür. Böylece son başvuru tarihi 30 Mayıs 2008'e kadar uzatılmıştır. Zarar tespit komisyonlarının sayısı 106'ya çıkarılmıştır. İçişleri Bakanlığı Kanunun ülke çapında aynı şekilde uygulanmasına yönelik ilkeleri yayınlamıştır.

U. Özürlü Hakları

01.02.2007 tarihli ve 5579 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, 10.02.2007 tarihli ve 26430 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunla, bakıma muhtaç özürlülere bakım hizmeti verilmesi için herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olmama şartı kaldırılarak, tüm gelirleri toplamı üzerinden özürlünün kendisine veya aile birey sayısına göre özürlüye düşen aylık gelirin bir aylık asgari ücret tutarının 2/3 ünden az olması halinde bakım hizmeti verilmesi öngörülmüştür.

Öte yandan, Türkiye, Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme'yi imzaya açıldığı 30 Mart 2007 tarihinde imzalayarak bu alanda öncü ülkeler arasında yerini almıştır. Anılan sözleşmenin onay süreci halen sürmektedir.

Ü. Töre ve Namus Cinayetleri

İnsan onuruna saygının esas olduğu insan hakları kavramı, hemen tüm ülkelerde -en geri devletlerde bile- kâğıt üzerinde mevcut bulunmaktadır. Bu nedenle önemli olan insan haklarının teorik varlığı değil, bunun pratiğe yansımasıdır. Bu nedenle uygulama son derece önemlidir; özellikle uygulamadan da öte konunun içselleştirilmesi gerekmektedir. Ele aldığımız töre/namus cinayetleri için bu sonucun altı çizilmelidir.

Ülkemizde insan hakları özelde kadın hakları alanında yapılan Anayasal reformlar (özellikle 90. madde) ve yasal değişimler yanında çıkarılan Başbakanlık Genelgeleri oldukça önem taşımaktadır. Töre/namus cinayetleri konusunda Cumhuriyet tarihimizin en önemli Başbakanlık genelgesinin (Resmi Gazete, 4 Temmuz 2006/ 26218; Genelge No. 2006/17; ekleriyle birlikte 12 sayfa) çıkarıldığı, TBMM Töre ve Namus Cinayetleri Araştırma Komisyonu'nun, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün (Asayiş Daire Başkanlığı) ve Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'nün (KSGM) bu konudaki başarılı çalışmaları bilinmektedir.

TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİNİN YILLARA GÖRE DAĞILIMI

İl İnsan Hakları Kurullarından gelen raporlar değerlendirildiğinde 2003-2007 yılları arasında gerçekleşen töre ve namus cinayetlerine ilişkin aşağıdaki sonuçlara ulaşmak mümkündür:

· İnsan ve özellikle de kadın varlığına yönelik en ağır insan hakkı ihlallerini oluşturan töre ve namus cinayetleri toplumumuzda maalesef halen varlığını korumakta ve ciddi bir toplumsal yara olmaya devam etmektedir. Her yıl yaklaşık 200'ü aşkın insanımız bu cinayetlere kurban gitmektedir. 81 İl İnsan Hakları Kurullarından alınan raporlar dikkate alındığında bu konuda, 2006 yılına göre 2007 yılında töre ve namus cinayetlerinde ciddi bir değişiklik gözlenmemektedir. Şöyle ki; 2003 yılında töre ve namus cinayetine kurban gidenlerin sayısı 159 iken 2006 yılında bu sayı 233, 2007 yılında ise 231 olmuştur. Son 5 yılda töre ve namus cinayetlerinden ölenlerin sayısı 1100'ü aşmış durumdadır.

  • Tablo 1

TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİNİN SEBEPLERİ

· Son yıllarda insan hakları alanında ve özelde de kadın hakları alanında mevzuatta sağlanan ilerlemelere ve uygulamanın geliştirilmesine yönelik yapılan çok sayıda eğitim ve bilinçlendirme faaliyetlerine rağmen töre ve namus cinayetlerinin sosyal bir olgu olarak varlığını sürdürmesi meselenin yılları aşan ekonomik, sosyal ve kültürel boyutları içeren çok boyutlu yapısallığını ve bu alandaki zihniyet değişiminin sağlanmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kısaca sorun bugünden yarına çözülebilecek tek boyutlu bir sorun değildir. Sorunun çözüme kavuşturulabilmesi, ancak, sistematik, kapsamlı ve uzun yılları gerektiren çabalarla ve bu konudaki azim ve kararlılıkla mümkün olabilecektir. Devletin, medyanın, meslek kuruluşlarının, üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin hülasa bu konuda aktif tüm toplumsal aktörlerin katkısı ve işbirliği bu alanda başarının elde edilmesinde hayati derecede öneme sahiptir.

· Töre ve namus cinayetlerinin faktörü olarak, kadının ataerkil geleneksel yapıdan kaynaklanan özellikle namus kavramıyla tanımlanan cinselliğe ilişkin kendisinden beklenen rollere aykırı davranmasıyla veya başka bir ifadeyle cinselliğe ilişkin geleneksel toplumsal normlardan ciddi sapmalar durumunda ortaya çıkan nedenler sayılabilir. (Dar anlamda) namus sebebiyle işlenen cinayet sayısı 370'i geçmektedir. Bu, toplam sayının % 30'unu aşkın bir orana tekabül etmektedir. Yasak ilişki sebebiyle ölenlerin sayısı 106, cinsel taciz sebebiyle öldürülenlerin sayısı 72 ve tecavüz nedeniyle öldürülenlerin sayısı ise 18'dir. Yasak ilişki, tecavüz, cinsel taciz gibi sebeplerin de namusla ilgili sebepler sayılması durumunda (geniş anlamda namus kavramı) ise sayının çok daha fazla olacağı ve oransal olarak % 50' yi aşacağı aşikârdır.

· Töre ve namus kaynaklı cinayetlerin psiko-sosyolojik sebepleri olarak şu hususlar ön plana çıkmaktadır:

1. Evli kadının kocası harici bir başka kişi ile cinsel ilişki yaşaması ve birlikte yaşaması,

2. Çok evlilikten kaynaklanan sorunlar,

3. Boşanmış dul bir kadının eski kocasının akrabası veya yakın komşusu ile evlenmesi,

4. Bekâr bayanın evlilik öncesi cinsel ilişki yaşaması,

5. Kadına rızası dışında aile baskısı ile evlilik yaptırılması,

6. Evli kadının zorla kaçırılıp tecavüze uğraması,

7. Erkeğe yönelik sosyo-kültürel baskılar,

8. Aile içi şiddetin bireyler üzerinde doğurduğu çeşitli sorunlar.

· Töre ve namus cinayet sebepleri arasında gösterilebilecek diğer nedenler ise kan davaları, kız-alıp vermeden kaynaklanan nedenler ve aile içi uyuşmazlıklardır. Bunların hepsinin kadının geleneksel toplumda kendilerine biçilen rollerle ilgili olduğu belirtilebilir.

Bu konu aşağıda Tablo-2'de gösterilmiştir;

· Tablo 2

TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİNİN İLLERE GÖRE DAĞILIMI

· Töre ve namus cinayetleri en çok İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Antalya gibi nüfus yoğunluğu fazla ve yoğun göç alan büyük illerde görülmektedir. Son beş yılda gerçekleşen töre ve namus cinayet sayısı sırasıyla; İstanbul'da 167 (%15), Ankara'da 144 (%13), İzmir'de 121 (%11), Diyarbakır'da 69 (%6), Bursa'da 58 (%5) ve Antalya'da 46 (%4)'dır. Tüm Türkiye'de gerçekleşen töre ve namus cinayetlerinin yarısından fazlası sadece bu illerde gerçekleşmiştir.

· İstanbul açısından dikkati çeken önemli bir husus, 2007 yılında, 2006 yılına göre, gerçekleşen töre ve namus cinayetleri sayısının neredeyse iki katı bir orana yükselmesidir. 2006'da bu sayı 27 iken 2007 'de bu sayı 53'e çıkmıştır. Bu, başka bir deyişle, İstanbul'da her hafta yaklaşık bir kişinin töre ve namus cinayetine kurban gittiğini göstermesi açısından ilgi çekicidir.

· Töre ve namus cinayetlerinin bu illerde görülmesinin nüfus dışında belki de en önemli açıklayıcısı bu illerin her yıl artan bir şekilde göç alan, göç olgusunun ve göçten kaynaklanan sorunların- özellikle yetersiz barınma olanakları, eğitimsizlik, işsizlik, yoksulluk, kalabalık aileler vs.- yoğunlukla yaşandığı iller olmasıdır.

· En katı formlarının kadının cinsiyet rolleri üzerinde odaklandığı geleneksel zihniyet ve yaşam kalıpları, göçle birlikte ağırlaşan sorunlarla birlikte, yeni bir ortama uyum sağlamada, yeni çevre, kentleşme ve sosyal koşullar içerisinde varlığını sürdürebilmede ciddi sorunlarla karşılaşmakta ve sonuçta daha katı ve daha acımasız hale dönüşebilmektedir.

  • Tablo 3


TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİNİN BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI

· Bölgesel açıdan bakıldığında, töre ve namus cinayetlerinin en çok, sanılanın aksine, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde değil, Marmara, Ege ve İç Anadolu Bölgelerinde görüldüğü ortaya çıkmıştır.

· Töre ve namus cinayeti sayısı ve oranları bölgelere göre şu şekildedir: Marmara Bölgesi'nde 294 (%28), Ege Bölgesi'nde 217 (%20), İç Anadolu Bölgesi'nde 220 (%20) iken bu sayı Güney Doğu Anadolu Bölgesi'nde 141 (%12), Doğu Anadolu Bölgesi'nde 94 (% 8) ve Akdeniz Bölgesinde ise 84 (%6)'dır. En düşük töre ve namus cinayeti sayısının görüldüğü bölgemiz ise 71 (%6) ile Karadeniz Bölgesi'dir.

  • Tablo 4

Bu sayı ve oranlar, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından 2005 yılında hazırlanan "Töre ve Namus Cinayetler Raporu"ndaki verilerle de büyük ölçüde örtüşmektedir. İlk bakışta töre ve namus cinayetlerinin en çok Marmara ve Ege Bölgelerinde görülmesini anlamlandırmak güç olsa da yukarıda bahsedilen göç olgusu ve cinayeti işleyenlerin/sanıkların doğum yeri itibariyle bölgesel dağılımı dikkate alındığında durum daha anlamlı hale gelebilmektedir; Cinayeti işleyenlerin/ sanıkların neredeyse yarıya yakını, geleneksel ataerkil yapının daha yoğunluklu olarak görülebildiği Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi kökenlidir.

BÖLGELER

1148

Toplam Nüfus

(2007 TÜİK)

Toplam
Nüfusa

Oranı

Cinayet

Yoğunluğu

Oranı

Marmara

294

20.724.950

29%

25,61%

İç Anadolu

219

11.327.675

16%

19,08%

Ege

217

9.299.322

13%

18,90%

Güneydoğu Anadolu

162

7.170.849

10%

14,11%

Doğu Anadolu

94

5.694.582

8%

8,19%

Akdeniz

83

8.906.427

13%

7,23%

Karadeniz

79

7.462.451

11%

6,88%

TOPLAM

1148

70.586.256

100%

100%

· Bölgelerin nüfusuna oranla cinayet yoğunluğunun bölgelere göre dağılımına bakıldığında; en fazla göç alan ve sanayi bölgesi olan Marmara Bölgesinin %25,61 ile ilk sırada, %19,00 ile İç Anadolu Bölgesinin ikinci sırada ve Karadeniz Bölgesinin ise %6,88 ile en son sırada yer aldığı görülmektedir.

TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİ KONUSUNDA İLLERİN GENEL TABLOSU

Genel Tablo- 2003-2007 Töre Ve Namus Cinayetleri

İLLER

2003

2004

2005

2006

2007

YILI BELİRSİZ

SON 5 YIL

KAN DAVASI

KIZ ALMA-VERME

AİLE İÇİ UYUŞMAZLIK

CİNSEL TACİZ

YASAK İLİŞKİ

TECAVUZ

NAMUS

TÖRE

AYRINTISI BELİRSİZ

ADANA

3

3

3

2

1

12

12

ADIYAMAN

16

16

16

AFYON

2

2

5

7

2

18

18

AĞRI

2

0

3

0

6

11

2

9

AKSARAY

1

1

1

1

4

1

3

AMASYA

3

4

3

1

0

11

0

0

3

1

5

1

1

ANKARA

16

31

29

40

28

144

4

2

68

7

29

34

ANTALYA

10

7

5

17

7

46

46

ARDAHAN

0

ARTVİN

0

AYDIN

5

11

6

8

8

38

4

2

14

1

7

10

BALIKESİR

1

1

1

3

3

BARTIN

3

3

1

1

1

BATMAN

2

1

1

2

2

8

1

1

1

5

BAYBURT

0

BİLECİK

0

BİNGÖL

2

2

2

BİTLİS

3

3

1

1

1

BOLU

0

BURDUR

1

1

1

BURSA

12

16

5

14

11

58

2

1

22

6

6

3

18

ÇANAKKALE

1

1

1

ÇANKIRI

0

ÇORUM

1

1

1

DENİZLİ

2

3

4

2

11

11

DİYARBAKIR

16

12

19

15

7

69

20

3

6

6

6

2

26

DÜZCE

3

1

3

7

7

EDİRNE

0

ELAZIĞ

2

1

3

3

ERZİNCAN

1

1

1

ERZURUM

2

2

1

3

8

5

2

1

ESKİŞEHİR

0

0

1

1

1

3

3

GAZİANTEP

1

6

10

7

4

28

3

0

1

0

7

0

17

GİRESUN

0

0

0

0

0

0

GÜMÜŞHANE

1

1

1

3

1

2

HAKKÂRİ

2

2

2

HATAY

4

1

3

1

9

9

IĞDIR

1

2

1

4

1

3

ISPARTA

0

0

0

0

0

0

0

İSTANBUL

31

32

24

27

53

167

14

5

72

30

19

11

2

14

İZMİR

23

22

26

24

26

121

4

2

38

12

7

58

K.MARAŞ

1

0

3

4

1

9

9

KARABÜK

0

KARAMAN

0

KARS

4

4

3

5

3

19

7

2

3

7

KASTAMONU

1

2

2

2

2

9

9

KAYSERİ

5

7

9

4

9

34

3

1

15

1

1

13

KIRIKKALE

17

17

1

1

5

1

9

KIRKLARELİ

3

3

3

KIRŞEHİR

1

2

1

2

6

1

5

KİLİS

0

KOCAELİ

21

21

21

KONYA

1

1

1

3

3

KÜTAHYA

2

1

3

3

MALATYA

1

1

1

1

4

4

MANİSA

3

4

3

5

4

19

17

2

MARDİN

1

2

3

4

10

2

1

7

MERSİN

2

1

3

3

MUĞLA

3

1

3

7

2

1

1

3

MUŞ

2

6

5

5

18

18

NEVŞEHİR

1

1

1

NİĞDE

2

2

4

1

1

1

1

ORDU

0

OSMANİYE

1

1

1

3

3

RİZE

0

SAKARYA

4

9

8

9

30

30

SAMSUN

32

32

32

SİİRT

2

2

2

SİNOP

1

1

1

SİVAS

1

1

1

0

0

3

1

2

ŞANLIURFA

?

?

5

2

11

18

2

5

11

ŞIRNAK

2

3

2

3

1

11

4

4

3

TEKİRDAĞ

3

2

5

5

TOKAT

8

8

8

TRABZON

0

0

TUNCELİ

0

UŞAK

0

VAN

4

5

1

4

5

19

5

6

4

4

YALOVA

1

3

2

6

6

YOZGAT

0

ZONGULDAK

1

3

4

1

2

1

TOPLAM

159

204

201

233

231

120

1148

79

22

267

72

106

18

378

18

188

DEĞERLENDİRMELER

· Töre ve namus cinayetinin hem faillerinin hem de mağdurlarının sayısı eğitim seviyesi düştükçe artmaktadır.

· Töre ve namus cinayetlerinde sadece kadınlar değil, erkekler de mağdur olabilmektedir. Hatta ölen erkeklerin sayısı kadınlara göre daha fazladır.

· Töre ve namus cinayetlerinin failleri büyük oranda erkekler olmakla birlikte kadınlar da bazen fail konumunda olabilmektedir.

· Sanılanın aksine, cinayetleri işleyenler/sanıklar içerisinde çocukların oranı oldukça düşüktür (%9). Cinayetleri işleyenler/sanıklar daha çok 19-35 yaş aralığındadır.

· Töre ve namus cinayetlerine ilişkin cezaların arttırılması veya yüksekliği bu fiilleri işleyen veya işleyecek kişiler üzerinde yeterince caydırıcı etki yaratmamaktadır. Bu suçları işleyenler pişmanlık duymamaktadır. Geleneksel kalıplarla belirlenen namus anlayışı bu kişiler için toplumsal ve bireysel varoluş anlamına gelmektedir.

· Töre ve namus cinayetleri de dâhil kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik eğitim ve bilinç arttırma faaliyetlerinde, hedef kitlenin anlam dünyasından, yaşanılan kültürel değerlerden hareket edilmesi gerekmektedir.

· Kadın sığınma evlerinin -ki günümüzdeki sayısı 44 tanedir- hem sayı hem de nitelik açısından geliştirilmesi, töre ve namus cinayetleriyle mücadelede ve kadına karşı şiddetin önlenmesinde daha etkin ve somut çözümlerin üretilmesinde önemli bir araç olacaktır.

· Töre ve namus cinayetleriyle mücadelede eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri için, Başbakanlık Genelgesi'nde açıkça belirtilen tüm kurumlar yanında, İnsan Hakları Kurullarına da (İl-İlçe) önemli görevler düşmektedir.

İnsan onuruna saygılı bir gelecek için, TİHR-2007'nin faydalı olması dileğiyle.