VAN’DA KADINLAR BARIŞI KONUŞTU
Van Kadın Derneği (VAKAD), “Toplumsal Barışın Siyasal ve Toplumsal Patikaları” konusu kapsamında üç oturumdan oluşan sempozyuma ev sahipliği yaptılar. Günümüzün en mühim mevzularından biri olan barış üzerine söyleyecek sözü olan her kesimden insanı bir araya toplaması mutluluk vericiydi. Çatışmaların, savaşların kıskacında sesini yükseltmek istediğimiz barış, her yönüyle hayata kök salması, hayat bulması maksadıyla MAZLUMDER de bu etkinlikte yerini almıştı.
Sempozyumun ilk oturumu “Kürt kadınları barışı konuşuyor.” başlığı altında çalışmasına start verdi. Rojbin Tuğan Kalkan moderatörlüğünde Keje Beman, Fazilet Çulha, Suzan Samancı tebliğlerini sundular. İlk oturumda yaşadığımız toprakların barışa olan ihtiyacının kaçınılmaz olduğu vurgulandı. Konuşmacılar: “Barıştan söz edeceksek, bunun karşılıklı hakların gözetilmesi sonucu olacağı; en temel haklar için ödenen bedeller sonucu, bugün burada barışı konuşabiliyorsak bu ümit vericidir” denildi.
Toplumda oluşan ümitle birlikte kaygıların henüz giderilmiş olmadığını vurgulayan konuşmacılar, ‘Kürt kimliği etrafında politik mücadele içinde seferber olanlar arasında, barışın araçsallaştırılma sürecine girdiği kaygısı yaygın bir algı haline gelmiştir. Barış kavramının tekrar ele alınması gerektiği, yeniden gündeme gelmiştir. Bu noktada barışın global ve yerel zeminde reel-politik imkanlarını görmek için politik analizlere ihtiyaç vardır. Zira bütün barışları öldüren bir barış kimseyi mutlu etmeyecektir. Süreç, barışı tekrar var kılmaksa kadının rolü es geçilmemeli. Kimliği, duruşuyla acıyı yüreğinde en fazla hisseden kadınların barış adına söyleyecek ne çok sözleri, dilekleri, umutları, temennileri vardır. Öyleyse barışın ilk durağı kadınlardır. Yeryüzünü insanlığını kapsayacak yüce gönüllüğüyle karşımızdadırlar.” vurgusunu yaptılar.
Sempozyumun ikinci oturumu “ İslam’da Barışın Dili ve Geleneği” konusuyla devam etti. MAZLUMDER GYK ve Van Şubesi yönetim kurulu üyelerinden Evin Keskin’in moderatörlüğünde başladı. Emine Uçak, Yıldız Ramazanoğlu ve Hüda Kaya tebliğlerini sundular.
“El- Emin lakabıyla Hz. Muhammed’in mücadelesi, barışı öngörenler için apaçık bir örnek olarak tüm Müslüman ve barış talibi insanların karşısındaydı. Kuran’ın önderliğinde hayatının en hassas anında eşitliği kardeşliği adaleti tesis etmek isteyen Hz. Muhammed insanlığa bir yol haritası sunuyor. Bu çerçevede ilk anayasa mahiyetinde olan Medine Vesikası farklı dinlere, kavimlere, anlayışlara sahip insanların hakları ve birlikte yaşama sorumluluklarını belirten maddeleriyle yaşanmışlık örneğidir bizim için. Acıyı bizzat yaşamasak da gördüğümüz, duyduğumuz, şahit olduğumuz acılar; zihnimize, duygularımıza, bakış açımıza yansımıştır” diyen Evin Keskin, “herkesi kapsayacak bir barışın artık söz konusu olması gerektiği”ni söyledi.
Barış bizzat İslam’ın kendisidir teması etrafında sunulan tebliğlerde kavram analizleri ve özeleştiriler göze çarpmaktaydı. İslam, selamet, esenlik bir kavramın farklı yansımaları olarak değerlendirildi.
“Aranızda selamı yayın” düsturunu göz önüne alıp yapılan tahlillerde selamın, ‘sözlü papağanlık, sloganlaştırma’ olmayıp, birbirimizden emin olmamız, selamette olmamız ve zararın bizden beri olduğunu anlamına gelen tanımlardır. Müslümanlar için hedefin yeryüzü olduğunun altını çizdikten sonra cennetin ancak bu hayatta ferahlığı, insanca yaşamayı, küresel barışı tesis etmek için mücadele edenlerin olacağını söyleyen Hüda Hanım, “Allah’ın nezdinde üstünlüğün ancak erdem, adalet ve sorumluluk sahibi olanlara ait olduğu”nu söyledi ve devamında: “Evrensel değerler yere ve zamana göre değişmezler, insanoğlu hayatının her noktasına işlemesi gereken değerlere kulaklarını tıkayıp, göz yumduğunda Allah hatırlatıcı olarak yeryüzüne elçilerini gönderir. Bu barış elçileri evrensel değerleri toplumsal hayatta tekrar var etmek için görevlendirilirler. Bu barış elçileriyle gönderilen dinin mensupları ellerindeki kitaba tabi olmayı bir kenara bırakıp, tarihsel söylemler çerçevesinde bir hayat yaşamaya başladıklarından beri milli ve yerel bir inanışa inanmaya başlayıp, kavram kargaşası ve tahrifatı yapmışlardır. Bu dönüşüm Müslümanlığa çok zarar vermiştir ve son zamanlarda görüldüğü gibi Emevi İslam’ıyla “Allahu Ekber” denilerek boğaz kesilmektedir. Müslümanların toplumsal sorunlara kimi zeminlerde duyarsız olmaları veya Suriye’de bilinç ve vicdan sınırlarını zorlayacak şekilde yabancı güçlerin işlerini kolaylaştırıcı bir tutum sergilemeleri kabul edilir bir durum değildir. Müslümanlar, Kürdistan ve Rojava meselesinde mazlumdan yana tavır almak durumundadırlar. Gelinen noktada, zihin ıslahı yapılmadığı takdirde, barışın Müslüman topraklarından başlayıp bütün insanlığı kapsayacak yetkinliğe sahip olması sağlanamayacaktır.”dedi.
Tebliğlerin ardından bildirimini okumak üzere söz alan MAZLUMDER Van Şubesi yönetim kurulu üyelerinden Betül Güngör şunları söyledi:
“Barıştan söz etmek, üzerine düşünmek, argümanlar oluşturmak bir umudun var olmasıdır. Var olan umut üzerine mülahazalar yapmak, her kesimi kapsar hale getirmek de bir o kadar elzemdir. Ben 90 kuşağı bir Kürt ve Müslüman genci olarak dinim ve kimliğimle bu süreçte söyleyecek sözlerim, sergileyecek davranışlarım olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü barış, hepimize dokunan yanları, hepimizi kapsayacak çerçevesiyle varlığı söz konusu olmalıdır.
İnsan doğası üzerine yapılan çalışmalarda iki farklı söylem çıkar karşımıza. İlki insanın bizatihi kötü olduğu yani kendi haline bırakıldığında iyi bir insan olamayacağı görüşüdür. Politik ve ekonomik duruşuyla, çıkar ve fayda hedefini pratikte hiçbir ilke göz önüne almadan her şeyi araçsallaştırarak gerçekleştirdiği faaliyetleriyle doğrular. Bu anlayışta savaş doğanın en tabi halidir yani insan insanın kurdudur anlayışı hâkimdir.
İnsan doğası üzerine ikinci görüş ise, savaşın doğanın olağan halini bozduğuyla ilgilidir. Tabi hal değildir savaş; arızidir. Dünyanın kurulu düzeni içinde zayıf bir görüş gibi görünse de aslında umudun yeşereceği yer olması hasebiyle öne çıkartılmalıdır. Zira bu noktada ‘vicdan’ kavramı girer devreye ve bize sadeliği, iyimserliği anlatır. Barışın doğallığını ve dinamikliğini hatırlatır.
Söz barışın ve taliplerinin ise, barışın yapısını konuşmak faydalı olacaktır. Batı literatüründe pasifizm kavramı savaş karşıtlığını ve barış yanlılığını anlatmak için kullanılır. Bu tanım bize Barışın pasifliğini; arzunun, dinamikliğin yoksunluğunu çağrıştırıyor. Ancak kastedilen bu olmamalıdır. Ateşkesten öte, eylemsizlikten fazla anlam yüklenmeli. Bir eylem olmalıdır. Ölümle değil yaşamla yürüyen bir eylem olmalı. Eyleme muhtaç olan barış; söylemler, koşullar ve stratejiler oluşturmalı bununla birlikte hayatın politik, ekonomik, sosyo-kültürel zeminlerinde tutunabilmelidir. Bunun için bir söz söylemek gerekirse…
Barışla hem paralel ilerleyen hem de var olması için öncü kavramlar biridir eşitlik. Ezenin tavizliği; ezilenin sinmişlik, dayatmadan arınmışlık, adaletsizliğe uğramışlığının giderilmesinin bütünleşmesini ifade eder. Barış için zorlu süreçler geçiren Nelson Mandela düşmanı rakip olarak değil; bir olma, ortak yönleri vurgulayan, kimliği, kültürü, yasam tarzıyla varlığını kabul eden, bunun için fırsatlar oluşturan ‘barış kahramanı’ sıfatıyla karşımızda duruyor.
Barış için bir aşama olarak gördüğümüz gerçek eşitlik ve kardeşlik için yaşanmışlığını bilmek gerekir. Tarihimizde dayatmanın politik ve sosyal birçok yönüne olan alışkanlığımız, barışı anlamamızı zorlaştırıyor. Çatışmalar hayatın normal hali olduysa barışı şaşırtıcı bulmaya başlarız; çünkü çatışmalar gerekçeleriyle sinmiştir zihinlere öyle ki barışı meşrulaştırmak için uğraşmaya başlarsın. Barışın duygusal evrenine olan uzaklığımız, değişmezleri, ezberlenenleri yanlış olduğunu bildiğimiz halde kabul edişlerimiz bizi barışın imkânı için şaşkınlığa götürür. Bu hantal olduğu kadar ham yapımız aslında tecrübe eksikliğinin, temassızlığın sonucudur.
Barış süreciyle ilgili bir diğer mevzu ise, toplumu birleştirmek, ortak noktalara, acılara temas etmek mutluluğu aramanın ortak yolunu bulmaktır. Kardeşlik ve eşitlik salt kavim veya kültür üzerinden konu edindiğinde tanımlarımız dar, barış anlayışımız sığ olur. Kavramlarımız; halkları, insanlığı, kendinden olanı korumak için mücadele eden herkesi kapsayacak enginliğe sahip olmalı. Dilimizi savaşın çığırtkanlığından kurtarıp, barışın gerektiğinde öfkelenen ama yine de konuşma dili yapmalıyız. Kendisi ve başkası için çabalamakla mümkün olan toplumsal barış, Kürt’ün alevi için, Alevi’nin Sünni için, Sünni’nin şiddete maruz kalmış kadın için, şiddet mağduru kadının maden işçisi için sesini yükselttiğinde toplumsal barışın dokusu kök salacaktır ve hayat bulacaktır. Bunun aksi durumu eşitsiz bir mutabakat sonucu olan barıştır. Ki buda nefretin çoğalması, farklı acılar biriktiren toplumların birbirinden uzaklaşmasıdır. Ortak mutabakat oluşturamayan anlayışta ruh bulamayız ki buda halkların ortak kaderi ve insanca yaşam geleceğini yok eder.
Sözlerimi Burhan Sönmez’in bir yazısında değindiği şu noktayla bitireceğim: “Bozkırın yaşlı kadınları, elinde yeni doğmuş çocuğuyla duran anneye yaklaşarak şunları söylerlermiş: “Ah, can emin,” dedikten sonra “ Miya qeri, berxe gewr li beri” yani: ‘sen kara koyunsun, önünde ak kuzu var.’ Buna inanırlar. Ak insan kara insandan doğmuş, kızıl tenliler sarı benizlilerden olmuştur. İnsan hem kendi hem ötekidir. Düşman ve dost, yani evvel ve ahir olan insanın kendisinden başkası değildir.”