Van'da 'Diyanet' Tartışıldı
<input type="image" src="/webimage/10714615_654988691281852_1186860154_n (1).jpg" width="960" height="637" /></span>
Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin (HYD) yürüttüğü Sosyo-Ekonomik Politikalar Bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) çalışması kapsamında Van'da “Diyanet’i Tartışıyoruz” başlıklı toplantı yapıldı. 29 Eylül 2014 Pazartesi Elite World Otel'de düzenlenen toplantıya aralarında Mazlumder, İHD, İmamlar Derneği, Özedönüş Hareketi, Azadî Hareketi ve Sulh ve Adalet Hareketi yöneticilerinin de bulunduğu birçok dernek ve STK temsilcileri katıldı. Moderatörlüğünü HYD'nin Van sorumlusu Kadri Salaz'ın yaptığı iki oturumlu toplantıda Sevgi Özçelik genel bir bilgilendirme yaptı Sevgi Özçelik proje hakkında bilgi verdi. Özçelik, “Bu toplantımıza sivil toplum kuruluşları, sendikalar, din işleriyle uğraşanlar, inanç gruptan temsilcileri, akademisyenler ve müftülükten temsilcileri davet ettik. Diyanetin verdiği hizmetler, hizmetlerin niteliği, diyanetten talepler şimdiye kadar yaptığımız toplantılarda gündeme gelen konu başlıklarıydı. Diyanet büyük bir bütçe alıyor, ancak yaptıklarıyla bu bütçeyi hak etmiyor. Bu bütçeyi kullanırken herkese eşit hizmet veriyor mu, vermiyorsa bu nasıl çözülür, geleceği nasıl olmalı gibi sorulara cevap arayacağız hep birlikte. Projeler sonunda aralıkta daha büyük bir toplantıda, iki yıl boyunca sürdürdüğümüz bu projeyi bir yayınla sona erdireceğiz. Ardından da Ankara’da konuyla ilgili resmi kurumlara diyanete, meclise ziyarette bulunarak bu çalışmalarımızı onlarla da paylaşacağız” dedi. Özçelik, 8 ilde toplantı yaptıklarını, 9. toplantıyı yapmak üzere Van’a geldiklerini sözlerine ekledi. Ardından, Doğuş Üniversitesi'nden İştar Gözaydın, "Bir Kamu Hizmeti Olarak Din ve Diyanet" konulu bir konuşma yaptı. Gözaydın, Osmanlı'dan sonra Türkiye'de oluşturulan laiklik kavramı ve Diyanet İşlerinin tarihçesi ve genel yapısı hakkında bilgilendirmede bulundu. Bu bilgilendirme ardından katılımcılar Diyanet İşleri Başkanlığı'nın işlevi ve gerekli olup olmadığı yönünde görüş belirtti. Toplantıya katılanların bir kısmı Diyanet işlerinin tamamen kaldırılması yönünde görüş belirtirken, bir kısım ise Diyanet'in aynen kalması ancak devlet güdümünden çıkarılarak özerkleştirilmesi yönünde görüş bildirdi. Öğleden sonra yapılan oturumda ise, Yüzleşme Derneği'nden yazar Cafer Solgun, "Resmi İdeoloji ve Diyanet" konulu sunum yaptı. Diyanetin ayrımcık üreten bir kurum olduğunu belirten Solgun, şunları söyledi: "Türkiye çeşitlilik arz eden bir ülke ama tek tip hale getiriliyor. Diyanet de bunun karargahı durumunda. Herkesin Sünni ve Hanefi olduğu varsayımı üzerine hareket ediliyor. Diyanet Türkiye'nin gerçeklerine uygun değil. Din devletin bekası adına çok kötü bir şekilde kullanılıyor. Verdiği fetvalar var olan hükümetin ve devletin talepleri doğrultusunda oluyor." Solgun, Diyanetin özerkleştirilmesinden yana olduğunu da kaydetti. Solgun'un ardından yeniden katılımcılar söz alarak konuyla ilgili görüş belirtti. Toplantı 4 saat sürdü. Toplantıya katılanlardan biri de MAZLUMDER Van Şube Başkanı Yakup Aslan idi. Yakup Aslan, diyanet yapılanmasının dine karşıtlık üzerinden şekillenen laik bir sistemde sadece egemenlerin varlığını koruma ve kollama misyonuna hizmet etmesi çerçevesinde dizayn edildiğini vurguladığı konuşmasında özetle şu görüşlere yer verdi: “İnsanları özgürleştirmek, adalet, hak-hukuk konusunda en üst seviyeden toplumun yararını gözetmek, zulme, zalime karşı bir duruş sergilemek için gelen dinin, ulusal hayallerini topluma dayatan egemenler elinde adaletsizlik ve hukuksuzluk zemininde dizayn edilen bir kurumun mazlumlara zulmeden bir argüman haline getirilmesinden daha büyük bir zulüm olamaz. Uydurulan bir hurafeler çerçevesinde inşa edilen ulema/diyanet sınıfının, tarih boyunca egemenlerin talepleri doğrultusunda dini dizayn etmeye çalışması ve kendi hurafelerini topluma din diye empoze etmesi kesintiye uğramadan devam eden bir gelenek halini almıştır. Dinin hakikatini örtmek gayesiyle gerçekleştirilen bu yapılanma, tarih boyunca insanlara zulmedilmesine, hakikatin teferruata teslim edilmesine ve zihinlerinin zehirlenmesine adeta aracı haline getirilmeye çalışılmıştır. Asr-ı Saadet dönemi sonrası başlayan iktidar kavgalarında, ulusal endişeler doğrultusunda geliştirilmiş kutsanmış argümanlar, egemenlerin kullandığı araçlar haline geldi. İndirilen dinin hak-adalet çizgisinde böyle bir adaletsizliğe izin vermeyeceğinin anlaşılması üzerine hicretten en az 100 küsur yıl sonra uydurulan rivayetler din haline getirildi ve egemenlerin kullanacağı araçlar haline getirildi. Emeviler, Sefeviler, Osmanlı sultanları bu argümanlardan bolca istifade etti ve belli bir süreç içerisinde toplum üzerindeki etkisini keşfettiklerinden bunu kurumlaştırdılar. Dini otorite, ulema sınıfı, Şeyhulislam, medrese ve diyanet kurumu bu süreçte hep egemenlerin, iktidarların ve kimi zaman da diktatörlerin kendi hizmetlerinde olmasını sağlamak amaçlı baskıların, sindirmelerin yoğunlaştığı hedefler haline getirilmiştirler. Özgün, özgür duruş sergileyen muhalif dini kanadı karalama, baskı, zindan ve infazlarla devre dışı bırakılmaya çalışılmıştır. Tarih boyunca hakkı, haktan geleni olduğu gibi söyleyenlerin nasıl imha edildiklerine dair sayısızca örnek vardır. İnsanlar tarafından uydurulan din, Allah’tan inen dinin yerine alınca zulüm aracı haline geldi. Geçmişimizle yüzleştiğimiz zaman, Allah’tan gelen dinin ne kadar mazlum olduğunu görürüz. Dine ayıt kavramlar yanlış anlamlarda yorumlanarak içi boşaltılıp, günümüzdeki diyanet örneğinde görüldüğü gibi etkisiz hale getirildi. Dinde ruhban sınıfı, kurumu öngörüsü olmamasına rağmen böyle bir sınıf oluşturulup, egemenlerin hizmetine sunuldu. Topluma, dünyaya ait tahayyülleri olanlar, vahi yoluyla gelen dinin yerine uydurulan rivayetlerle hedeflerine ulaşmaya çalıştılar ve bundan o kişilerin tahayyüllerine hizmet eden bir hukuk geliştirildi. Her dönemde sultanlar, bugünkü ismiyle diyanet kurumuna benzer yapıları kendisine bağlamıştır. Buna karşı gelenleri, önce itibarsızlaşıp devre dışı bıraktı ve ağır işkenceler altında öldürttü. Ve ne yazık ki dini argümanlar, kurumlar sözkonusu o tahayyülün gerçekleşmesinde bir basamak haline getirildi. İsmini hatırlamadığım bir aydının şu sözü aslında bu alanın ne kadar etkili olduğunu göstermeye yetiyor aslında: “Bir yerde iki milyon Hıristiyan’ın yararlanmış olduğu İncil’den faydalanmamayı düşünmek aptallık olur!” Irak’ta Enfal Operasyonu’na veya başka ülkede insanların katledilmelerine fetva veren çevreler, tarih boyunca hep varolagelmiştir. Egemen güçlerin tahayyüllerine hizmet edecek şekilde dizayn edilen diyanet kurumu, kendilerinin dışındaki bütün alanları kontrol altına almaya çalışırlar ve dairenin dışında kalanlara yönelik çok yönlü baskılar ve sindirmeler de sözkonusudur. Yakın tarihten iki örnek… Irak’ta Abdülkerim Zeydan, Türkiye’de de Hayrettin Karaman, alanları olan fıkıh ve fıkıh usulü’nde son derece değerli eserler bırakmış değerli iki âlim. Zeydan, uzun bir süre Irak’ta önceki dönem İhvan’ın genel sekreterliğini yapmış bir şahsiyettir aynı zamanda. Bu alanlardaki değer ve hizmetlerini görmezden gelmek kadirşinaslığa yaraşmaz, haksızlık olur. Bunu teslim ettikten sonra, Kürtlerin yakın dönem siyasi yapılanmalarıyla ve Kerkük konusundaki yaklaşımlarının ne derece talihsiz, sakat ve kavmiyetçi bir yaklaşım olduğunu da bir o kadar teslim etmek gerekmektedir. Fıkıh perspektifinden yaptıkları açıklamalarla, adeta masum insanların katledilmesine cevaz veriyorlardı. Tekelleşen bu yapılanmanın dışında kalanlar, özgür ve özgün bir duruş sergilediklerinde hayattan uzaklaştırılırlar. Emevi, Abbasi ve Osmanlı döneminde onurlu duruş sergiledikleri için boyunları gövdelerinden ayrılan yüzlerce alim vardır. Din sınıfı egemenlerin istekleri doğrultusunda tekelleşince, kendilerinin dışındaki hiçbir yapılanmaya da izin vermediler. Dolayısıyla inançlarına, düşünce dünyalarına öncülük edecek, denetim ve eleştirilere açık olacak bir dini yapılanmaya izin verilmedi. Kapalı devre gelişme yolunu seçen bu yapılanmalardan her zaman inhirafa yönelen, ifrat-tefritte uç noktalara savrulan kesimler çokça görülmektedir. Harici hareketi veya daha sonrasında selefilikten beslenen IŞİD veya El Kaide gibi yapılanmaların ortaya çıkması gibi. Diyanetin tekelleşmesi, her özgürlüğe müdahale anlamına geliyor. Diyanetin egemenlerin inancını, mezhebini, dini yorumunu halka empoze etmesinden daha büyük bir felaket olabilir mi? Bağımsız kurulan mescidler, mealler, dini yorumlar hep bu müdahale hedefi olmuştur. Peygamber (S)’in pratiği ortadayken geni gelenekler icad edilmiştir. Hulf’ul Fudul, Hudeybiye, Medine Vesikası, başka inançtan olan insanlara tebliğ içerikli mektup gönderme ve benzeri ilişki örneklerine ortada olmasına rağmen diyanet mantığı aşağıda özetini göreceğiniz şekilde bir ulusun üstünlüğü kapsamında, Hanefi mezhebi/dinini hakim kılmayı esas alır ve onun dışında hiçbir alana izin vermez. Bu geleneğin ilk halkasını Ebu Yusuf “Kadı Kuzzat” unvanıyla yapmıştır. Ondan önceki alimler bu unvanı ve kurumu kabul etmedikleri için ağır işkencelerle öldürüldüler. Egemenler, sistemler din adamlarını baskı veya çıkarla kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Yine başka bir örnekle tekelleşen vesayete örnek vermek gerekirse, özgür 1000 melanın maaşla diyanete bağlanması veya son bir-iki yıldır özgün medreselerin de buraya bağlanması yolunda yapılan çalışma örneğinde olduğu gibi. Bize göre din özgün ve özgür olmalı. Egemenlerin zulüm aracı haline getirilmemelidir. Özgürleşen din, toplumda uluslar arası hukukun normlarına göre gelişim süreci boyunca denetlenebilir. Tamamen misyonuna uygun bir tarzda, devletlerden bağımsız bir şekilde kendi otoritesiyle disipline edilmelidir. Egemenlerin vesayetinden kurtarılmalıdır. Egemenlerin vesayeti, tekeli kalktığı zaman özgür düşünme, gelişme, şeffaf olma, tartışılır olma ve denetlenme imkanı da doğmuş olur. İslam dininde din sınıfı, diyanet diye bir kurum yoktur. Bunun bazı faydaları olabileceğini düşünenler olabilir, ancak esastan böyle bir sistem bugüne kadar sadece zulüm mekanizmasının destekçi olması gerekçesiyle bile olsa, bu tekelleşen sınıfın acılan ortadan kaldırılması gerekir. Bu asırda dünyanın hiçbir yerinde o ülkenin anayasasında “din dersi zorunludur” maddesi yoktur. Diyanet tipi kurumlar, sadece yer altında IŞİD gibi yapılanmaların veya toplumda üfürükçü tipi hurafecilerin türemesine yaramaktadır. Tek tipçi diyanet kendisinden başka inanç yapılanmalarını meşru kabul etmiyor ve devlet dinini topluma hakim hale getiriyor. Diyanet toplum mühendisliğiyle, peygamberin pratiğinde olmayan bir geleneği hakim hale getirmiştir. Kurumlar arasında en büyük bütçeye sahip olan yapılanmalardan biri olan, Diyanet İşleri Başkanlığı bu güne kadar toplumda inanç sahasındaki talepleri yerine getirmiş değildir. Toplumda inançsızlık, ahlaksızlık boyutların tahminlerin üzerinde olması ve aynı şekilde toplumsal bir bozulmanın hızla devam etmesi bu korumu sorgular hale gelmiştir. Ulusalcılığa, mezhebi ayrımcılığa ve vesayetin boyunduruğu altına girmiş bir kurumun topluma ne fayda sağlayacağını sorgulamak gerekir. Dolayısıyla bunun yerine özellikle Avrupa’da dini alanda faaliyet gösteren kurumlar mevzuatı, yapılacak düzenlemelerde baz alınabilir. Toplumun ihtiyacı ve genel talep doğrultusunda eşit paylaşımla alternatif sivil bir dini hizmet kurumu geliştirilmelidir. Din alanında, sivil cemaatler evrensel hukukun denetimi içerisinde güçlenmelidirler. Medrese ve benzeri dini eğitim alanları tamamen devletten bağımsız şekilde yapılanmalı ve geliştirilmelidir. Alimlerin, dini otoritenin üzerinden devlet vesayeti kaldırılmalıdır. Camiler kendi misyonu doğrultusundan ırkçılıktan, egemenlerin vesayetinden kurtarılmalı ve tabii süreci içerisinde toplumsal taleplere cevap vermelidir. Alternatif sivil cumalar, egemenlerin gölgesinden çıkarılarak STK’lar tarafından dinin özüne uygun bir misyonla sürdürülmelidir. Camilerde hutbelere, vaazlar o bölgenin etnik, mezhebi yapısına göre halkın diline ve mezhebi yapısına uygun olmalıdır. Kur’an kurslarından devlet elini çekmelidir. Cemaatler yine evrensel hukukun denetimiyle isteyen herkese dini bilgiler ve Kur’an eğitimi verebilmelidir. Eğitimdeki din dersleri sivil alana çekilmeli ve bu dersi verenlerin devletten maaş almayan kesimlere devredilmesi gerekir ve hatta “Zorunlu din dersi yerine”, “tarihte zorunlu dinler dersi” konulmalıdır.” Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili olarak akılda kalmasının faydalı olacağı birkaç tespit: Osmanlı döneminde Şeyhülislam ismi altında devletin hizmetine sunulan din işleri otoritesi cumhuriyetle birlikte 1920 yılında meclis hükümeti tarafından Diyanet’e dönüştürüldü. İlk diyanet işleri başkanlığını Ankara müftüsü Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi yaptı. Birçok değişikliğin devamında 1982 Anayasasında Diyanet İşleri başkanlığı Türk Milli Kimliği’ni korumakla görevli kılındı. Siyasi partiler kanununun 89. maddesine göre, Diyanetin kaldırılmasını talep etmek partinin kapatılması için bir gerekçe olarak kabul edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığının 51. sırada olan protokol yeri, zamanla 10. sıraya alındı. Diyanetin 2013 yılındaki bütçesi 4 milyar 604 milyon liradır. Böylece en yüksek payı alan kurumların arasında 12. sıraya yerleşmiş bulunuyor. Diyanet toplumdan gelen sorulara hızlı cevap vermek için ücretsiz olarak Alo Fetva hizmeti veriyor. Diyanet İşleri Başkanlığı 15 Nisan 2002 tarih ve 199 sayılı oluru ile il müftülükleri bünyesinde kurum içi danışma birimi olarak “Aile İrşat ve Rehberlik Büroları” hizmetiyle Türk aile yapısını korumaya ve güçlendirmeye çalışmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 29 ülkede 50 yurtdışı temsilciliği var. Diyanet, Aile ve Sosyal Politikalar Başkanlığı “Camilerin Sosyalleştirilmesi” konulu bir protokol ile toplumun diğer bireylerinin de camiye gelmesini sağlamaya çalışıyorlar. DİB, helal gıda belgelendirme sistemi için TSE’ne danışmanlık hizmeti veriyor. DİB, Kürtajın her şartta haram ve cinayet olduğunu açıkladı. Bosna’da, Sırplar tarafından tecavüze uğrayan Müslüman kadınların kendi istekleriyle ilaç veya başka yöntemlerle kürtaj yapmasının ise helal olduğuna dair fetva verdi. DİB, yabancı unsur olmadan tüp bebek olayının caiz olduğunu savunuyor. Döllenmede ihtiyaç kadar yumurta bırakılması gerektiğini, fazlasının imha edilmesinin de sakıncalı olacağını açıklıyor. DİB, spermin dondurulup yine aynı kişiler tarafından kullanılmasının caiz, üçüncü kişiler tarafından kullanılmasının ise sakıncalı olduğunu savunuyor. DİB, yaşam destek ünitesinde beynin tamamen fonksiyonlarını yitirmesi durumunda yaşam destek ünitesinden çıkarılmasının caiz olduğunu savunuyor. DİB, kişinin toplumda rencide olduğu fazlalıklara yönelik estetiklerin dinen uygun olduğunu söylüyor. DİB, bir karşılık beklenmeden yapılan organ naklinin caiz olduğunu söyler. DİB, Evrim Teorisi konusunda bugüne kadar herhangi bir görüş açıklamış değil.