Basın Açıklamaları

Türklük çıkmazındaki Cumhuriyet

Cumhuriyetin sorunlu Türklük zihniyeti demokrasinin ve barış içinde hukuk güvenliği altında yaşamanın önündeki en büyük engel olarak durmaktadır. Türkiye coğrafyasında farklılıklarıyla yaşayanlar önce insandırlar. Sonra Türkiye Cumhuriyeti'nde birey olarak yaşayan yurttaştırlar. Her birey, yurttaş demokrasinin öznesi olarak etnik bağı, dili, inancı ve kültürü bakımından farlılıklarıyla

Kürt sorunu da Ermeni sorunu da tarihi derinlikleri olan sorunlardır. Aslında bu sorunlar ötekileştirici Türklük kimliği üzerinden yaratılmış, başat kimlik Türklük kendisini diğer kimlikler üzerinden var etmiştir. Bu nedenle sorun, Kürt ya da Ermeni sorunundan çok bir Türklük sorunudur. Özellikle 1924 yılından itibaren uygulanan ve Osmanlı'nın son döneminden tevarüs edilen milliyetçilik anlayışına dayalı politikalar sonucu oluşmuş ve bugüne kadar ağırlaşarak gelmiştir. Çünkü bürokratik sınıfla birlikte siyasi kadroların da milliyetçilik anlayışında bir değişiklik olmamıştır.

İttihatçı anlayış devletin baskıcı-asimilasyoncu bir anlayışla Türklük üzerinden inşa ettiği, ırkçı özellik taşıyan bir milliyetçilik anlayışı ve uygulamasıyla sürmektedir. Devletle millet arasındaki uyumsuzluk yani milli sorun çözülebilmiş değildir. Kürt sorunu ve daha çok bir dış sorunmuş gibi algılanan ancak Ermeni yurttaşları doğrudan ilgilendiren Ermeni sorunu bunun temel göstergeleridir.

TÜRK OLMAYANLARIN KADERİ

Tek bir ırka dayanan bir ulus-devlet yaratılırken Türk olmayan gayrimüslim azınlığın hukuk dışı yasalar ve uygulamalar ya da şiddet yoluyla mülksüzleştirilmesi ve göçe zorlanması bir devlet politikası olarak uygulanmıştır. Varlık vergisi uygulaması (vergi yoluyla tehcir) ve yaşanan trajediler, İstanbul'u Rumsuzlaştırma amacına yönelik 6-7 Eylül 1955 faciası bürokrasinin ve siyaset kadrosunun sabıkalarıdır.

CHP'nin hazırladığı azınlıklar raporunda Rumlar bakımından esaslı tedbir alınması gereken yerin İstanbul olduğu belirtilmekte, İstanbul'un fethinin 500. yıl dönümüne kadar İstanbul'u tek Rum kalmayacak duruma getirmek amaçlanmaktadır. 1935 yılında İsmet İnönü, Atatürk'ün emriyle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bir geziye çıkar ve gezi sonunda hazırladığı Kürt raporunu kendisine sunar. İsmet İnönü'nün bu rapordaki tespit ve önerileri asimilasyoncu, baskıcı ve tehcirci anlayışla aynen örtüşmektedir.

RAPORDAN SATIRBAŞLARI

* Siirt Türklüğe hevesli bir Arap şehridir. Hükümete yakın itaatkâr halkı vardır.

* Van halkı derlemedir. Sağlam bünyeli şarkta cumhuriyetin çok önemli bir temeli olacaktır. Böyle bir temel Türk hâkimiyeti için her bakımdan lazımdır.

* Diyarbakır kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır (Şehirde kolordu bulunması ve 1. Umumi Müfettişliğin burada kurulması).

* Dersim vilayetinin teşkili ile askeri bir idare kurulması ve Dersim ıslahının bir programa bağlanması lazımdır.

* Bitlis devlet tedbiriyle Türk merkezi olarak kalabilir. Bitlis olmasaydı bizim onu yaratmamız icap edecekti.

* Karaköse hükümete yakın bir Kürt şehridir. Halk Türklüğe hevesli ve mutidir. Türklüğe ısındıkları besbelli idi.

* Az zamanda Erzincan'ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkuncu Kürdistan'ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir.

* Her yerde subay hem cumhuriyetin, hem Türk medeniyetinin en temiz örneğidir.

Yıl 1935, Balıkesir ve Sakarya civarında Çerkezler, Doğu ve Güneydoğu'da Kürtler olmak üzere Ermeniler, Araplar, Nasturiler, Süryaniler ve benzeri azınlıklar bulunmaktadır. Oysa rapordaki saptamalardan da açıkça anlaşıldığı gibi cumhuriyetin kuruluşunda ve temelinde Türklük yatmaktadır. Bu nedenle baskı ve şiddete dayalı asimilasyoncu politikalar uygulanmıştır. Çerkezler bu politikalar sonucu asimile edilmeye çalışılmış, Dersim isyanı bastırılmış, Balıkesir'de 2. umumi müfettişlik, Doğu ve Güneydoğu'da 1. ve 3. umumi müfettişlikler kurulmuştur. (Saygı Öztürk-"İsmet Paşa'nın Kürt Raporu")

Bu müfettişliklerin asayiş, iskân konuları başta olmak üzere çok geniş yetkileri bulunmaktaydı. OHAL bölge valiliğinin bu örnekten esinlendiği anlaşılmaktadır. İsmet İnönü, Türklüğün güvencesi olarak orduyu ve mülkî amirleri görmüştür. İnönü bölgedeki güvenliği sağlamak için özel mahkemeler kurulması gerektiğini de belirtmiştir. İnönü'nün raporunu sunmasından sonra bölgeye umumi müfettiş olarak Abidin Özmen gönderilmiştir. 1. Bölgenin (Diyarbakır, Van, Hakkâri, Muş, Mardin, Urfa, Bitlis, Siirt) umumi müfettişi olan Özmen bölgede gizli bir nüfus sayımı yaptırmıştır. Sayım sonucuna göre bölgede 765.150 Kürt, 228.282 Türk, 92.274 Arap, 20.508 Süryani, 5.085 Ermeni bulunmaktadır (Öztürk, a.g.e).

Katolik, Roma Katoliği, Keldani Katoliği, Protestan, Musevi, Müslüman inanç gruplarıyla bölge tam anlamıyla kozmopolittir. Özmen'in bu kozmopolitliğe rağmen hazırladığı rapor tam bir asimilasyon öngörüyor.

TÜRKLEŞTİRME ÖNLEMLERİ

Özmen raporunda Van Gölü havzası, Muş Ovası, Bulanık ve Malazgirt'in Türk muhacirleriyle iskân edilmesini, bölgede Türklüğü aşılayacak azimli öğretmenlerin görevlendirilmesini, veteriner ve ziraatçıların köylerde Türkçe propaganda yapmalarını, Kürt kızlarıyla evlenecek Türklere arazi verilmesini, memur ve hizmetlilerin Kürtçe konuşmalarının yasaklanmasını, bu yasağa uymayanların ihtar, maaş kesme, ihraç gibi cezalarla cezalandırılmalarını, her yıl 3 bin kişinin batı illerine göç ettirilmesini ve bu bölgenin genel kanunların dışında farklı kanunlarla idare edilmesini önermekte, huzur ve sükûnun ancak böyle sağlanabileceğini belirtmektedir.

Asimilasyon politikası başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen aynı zihniyet devam etmiştir. Kürtlerin yaşadığı bölgedeki yarı-feodal yapı aynen korunmuş, devlet bazı aşiret reisleriyle iş birliği yaparak bölgeyi dolaylı yönden yönetmeyi tercih etmiştir. Bunun sonucu bölge sosyal, kültürel ve ekonomik yönden modernlik öncesi dönemde kalmıştır. Siyasi partiler oylarını aşiret reisleri yoluyla almışlar ve onların konumlarını güçlendirmişlerdir. Aşiretler arası çatışmalar, toprak uyuşmazlıkları, kan davaları ve feodal değerlerin hâkim olması sonucu oluşan kaotik düzene devletin görünen gücü de sadece katkıda bulunmuştur. Bölgede tarihsel olarak asimilasyoncu politikalar nedeniyle ağır bir kimlik sorunu da yaşanmış olduğundan tüm bu sorunlar şiddete zemin yaratmıştır.

BARIŞÇI KÜRT HAREKETLERİ DE CEZALANDIRILDI

1925 yılından itibaren başlayan isyanların baskı ve şiddetle bastırılıp, Kürt etnik kimliğinin yadsınması en büyük yanlış olmuştur. Bu yüzden Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar büyük bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Kanayan açık yara olarak bırakılan bu sorun büyük devletlerin Türkiye'yi yönlendirmelerine de açık kapı bırakmıştır. Devlet kimlik ve dil sorununu gündeme taşıyan ve barışçıl bir yöntemi savunan Kürt oluşumlarını PKK, KAWA, ALA RIZGARİ gibi politika olarak sadece şiddeti benimseyen silahlı örgütleri bahane ederek cezalandırıp susturmuştur.

Özellikle 12 Eylül döneminde Diyarbakır sıkıyönetim bölgesi gözaltı merkezlerinde ve askeri cezaevinde uygulanan insanlık dışı işkence yöntemleri ve meydana gelen ölümler Kürt sorununu insani ve vicdani bir sorun haline getirmiş ve Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesine yol açmıştır. Bu durum ayrıca PKK'nin tüm gerekçelerini doğrulamış ve örgüte katılmaları arttırmıştır. 12 Eylül'de sadece 2 bin civarında olan üye sayısı, 12 Eylül uygulamalarından sonra 10 bin'i aşmıştır.

12 Eylül'ün Kürtler dışında azınlıklar üzerindeki etkisi de ağır olmuştur. Lozan Antlaşması'nda azınlık statüsü verilmeyen ve bu nedenle kendi dillerinde eğitim alabilecekleri okulları bulunmayan Süryanilerin büyük bir bölümü 12 Eylül sonrası gördükleri baskılar sonucu Avrupa'ya göç etmişlerdir. Bunun sonucu sahipsiz kalan Süryani malları başkalarının eline geçmiş, geriye dönüp mallarıyla ilgili haklarını aradıklarında ise toprak talebinde bulunan yabancı muamelesine tabi tutulmuşlardır.

Osmanlı'nın Jön Türk ve İttihatçı anlayışından tevarüs edilen Cumhuriyetin Türklük zihniyeti ve uygulamaları bugün gelinen noktada demokrasiyle paradoks oluşturarak toplumsal barışı tehdit edip, siyasi birliği sağlayamaz duruma gelmiştir. 301. maddenin varlığı ve uygulamaları bu nedenle toplumsal ve siyasal barışın sağlanmasını tehlikeye düşürmektedir. Güvenlik anlayışını ön plana alan şiddete dayalı militarist yaklaşımlar siyasi birliği sağlamaz, aksine parçalar. Siyasi birliği ancak siyasi, hukuki, insani, vicdani, ekonomik ve psikolojik yaklaşımlar sağlar. Cumhuriyetin sorunlu Türklük zihniyeti demokrasinin ve barış içinde hukuk güvenliği altında yaşamanın önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.

TÜRKLÜK DEMOKRATİKLEŞTİRİLEBİLİR Mİ?

Türkiye coğrafyasında farklılıklarıyla yaşayanlar önce insandırlar. Sonra Türkiye Cumhuriyeti'nde birey olarak yaşayan yurttaştırlar. Her birey yurttaş demokrasinin öznesi olarak etnik bağı, dili, inancı ve kültürü bakımından farlılıklarıyla birlikte hukuk güvenliği altında yaşamalıdır. Temel felsefesi ve ilkeleri ortaya bu şekilde konan bir toplumsal mutabakata dayalı yeni bir anayasa ancak Türk kimliğini sorun yaratan bir başat kimlik olmaktan çıkarıp, demokratik bir kimlik haline getirir ve diğer kimlikleri de sorun yaratır olmaktan çıkarır. Bunun için buyurgan, merkeziyetçi ve otoriter zihniyeti bir tarafa bırakarak sorunu muhatabıyla birlikte tartışmak gerekir. Öncelikle tarihte yaşananlarla toplumun yüzleştirilmesi, toplumsal bilinç ve vicdanın uyandırılması ve devletin yaşananlardan ders çıkararak tüm kimliklere güven vermesi gerekmektedir. Amaca götüren araçlar çok önemlidir. Aracınız demokratik olmayıp, diyaloga dayanmıyorsa barışı sağlayıcı kalıcı bir sonuç almanız imkânsızdır.

* Emekli Askeri Hakim-Avukat / umitkardas@gmail.com

TARAF