Yurt İçi Raporlar

TÜRKİYE EKONOMİK VE SOSYAL ETÜDLER VAKFI (TESEV)’NIN “TÜRKİYE’DE DİN, TOPLUM VE SİYASET” KONULU ÇALIŞMASI

  TÜRKİYE EKONOMİK VE SOSYAL ETÜDLER VAKFI (TESEV)’NIN
“TÜRKİYE’DE DİN, TOPLUM VE SİYASET” KONULU ÇALIŞMASI

Söz konusu çalışma , Türkiye Ekonomik ve sosyal Etüdler vakfı adına araştırmacılar;Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak tarafından yapılan,Türkiye’de Din,Toplum ve Siyaset konulu çalışmadır. Çalışmanın konumuzla ilgili kısımlarından değinmeler aşağıya alınmıştır ;
“Siyasal İslam konusunda kamuoyu nezdindeki önemine rağmen yapılmış olan amprik çalışmaların sayıca kısıtlı oluşu tartışmalarda çoğu kez halk adına konuşulmasına ve halkın tercihlerinin şu ya da bu yönde olduğu iddialarına yol açmaktadır.

Araştırma “Türkiye nüfusunun çoğunlukla Müslümanlardan oluşmasının ne İslami kesimin var saydığı gibi dinin siyasal yaşamda rol almasını destek ne de laik kesimin korktuğu gibi şeriat devleti kurulması için taban oluşturduğunu göstermiştir.”

Yukarıdaki saptamalarla bağlantılı olarak araştırmanın bir diğer önemli bulgusu “dinin kamu ve siyaset yaşamı üzerinde etkili olmaması gerektiğini düşünenlerin çoğunlukta olmasının yanı sıra, devletin de dini yaşama müdahale etmemesi gerektiğini düşünenlerin çoğunlukta olmasıdır.”

Araştırma, Türkiye halkının Müslümanlık anlayışının fevkalade hoş görülü olduğunu da ortaya koymaktadır. Örneğin “başka dinlere inananların arasında iyi insanlar olabileceğini düşünenlerin oranı %89.2 dir.”

En önemlisi % 91.4 gibi ezici bir çoğunluk “inanç farklılıklarımızın hoşgörü ve barış ortamında korunmasını toplumsal huzur için gerekli” bulmaktadır. Bu görüşe karşı çıkanlar %2.1 gibi fevkalade küçük bir azınlıktır.

Araştırma “siyasal İslam’ın güçlenmesi sonucunda Türk halkının İslamcı –laik diye ikiye bölündüğü ve bu bölünmenin ayrı kutuplarda odaklaşmış ve birbirine tahammül edemeyen kamplar yarattığı iddiasının geçersizliğini” de ortaya koymuştur.

Örneğin kent ve kasabalarda oturan kesimlere sorulan “oturduğunuz mahallede genç kızlar çoğunlukta olsa bu durum sizi rahatsız eder mi?” sorusuna %83.5 “hayır” cevabını vermiştir.
Ancak kişisel yaşam düzeyinde İslamcı –laik kamplaşmasından söz edilemese bile araştırma siyasal düzlemde bu tür bir yarışmanın var olduğunu ortaya koymuştur.

“Kızını ve oğlunu İmam-Hatip Lisesine göndermeyi düşünebileceğini” söyleyenler de gene yüksek oranlarda sırasıyla %62.7 ve % 62.5 dir.

Araştırma, Türk kadınlarının çoğunun örtündüğünü göstermektedir. “Sokağa çıktıklarında başını örtmediğini” söyleyen kadınların oranı sadece %27.3 dür.

Yukarıda kısmen alınan çalışmadan anlaşılacağı üzere Türkiye halkının çoğunluğu kendini Müslüman olarak tanımlamaktadır.

“Gerek devlet memuru kadınların, gerek üniversite öğrencisi kızların isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmesi” gerektiğine görüşülenlerin yaklaşık %75’i destek verirken, bu görüşe katılmayanların yaklaşık %16’sını kendini Müslüman olarak tanımlayan insanlar oluşturmaktadır.


DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI

“Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığının bu konuyla ilgili iki kararı vardır.
a- 30.12.1980 Tarihli 77 Karar sayılı İmam-Hatip Liselerinde Okuyan Kız Öğrencilerin Kıyafeti hakkındadır.
b- 03.02.1993 Tarihli B.02.1. DİB.0.10/212–6 Kar. sayılıdır. Daha yakın tarihli olduğu için son karardan alıntılar yaparak konuya dini açıdan da açıklık getirmeye çalışalım.
“İslâm dininde kadının kıyafeti ile ilgili olarak zaman zaman sorulan sorular dolayısıyla konu, kurulumuzca ele alınıp incelendi:
Nûr Suresi’nin 30. ayetinde, mü’min erkeklerin harama bakmamaları, namus ve iffetlerini korumaları emredildikten sonra 31. ayetinde kadınlarla ilgili olarak meâlen, “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (bakmaları haram olan şeylerden) çevirsinler, edep yerlerini korusunlar, -kendiliğinden görünen müstesna- ziynetlerini açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar!” buyurulmakta ve ayetin devamında kadınların kendiliğinden görünmeyen ziynet yerlerini, kimlerin yanında açabilecekleri belirtilmektedir.
Nûr Suresi’nin 31. ayetinde zikredilen bu emirlerden sonra kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da, -kendiliğinden görünenler müstesna- ziynetlerini, ziynet yerlerini açmamaları ve başörtülerini yakalarının üzerine salmaları emredilmiştir.
Hz. işe (r.a), “Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eyleye, Yüce Allah “Mü’min kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar!” ayetini indirince, onlar eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örttüler” der.
Ayetteki “kendiliğinden görünen” mücmel ifadeyi -az da olsa- farklı tefsir eden alimler, kadınların, istisna dışında kalan ziynetlerini ve ziynet yerleri olan saç, baş, boyun, kulak, gerdan, göğüs, kol ve bacakların örtülmesi olarak anlamışlar ve bunlardan herhangi birini açmalarının caiz olmadığı hükmünde ittifak etmişlerdir. Kadınların, bu ziynet yerlerini kimlerin yanlarında açabilecekleri ise, ayetin devamında bildirilmektedir.
Dinimizin emrettiği örtünmeden maksat, kadının ziynetini ve ziynet yerlerini eşi veya mahremi olmayan erkeklere göstermemesi ve yabancı erkekler tarafından görülmesine meydan vermemesidir. Bu itibarla örtünün; saçın, ten renginin veya ziynetlerin görülmesine engel olacak kalınlıkta, vücut hatlarını göstermeyecek nitelikte olması gerekir. Bu konuda,.. pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır.
Ahzâb Suresi’nin 60. ayetinde de “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler! Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar.” buyurulmaktadır.
Bu ayette Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafeti ile sokağa çıkmamaları emredilmektedir.
Nûr Suresi’nin 60. ayetinde ise, yaşlanmış kadınların, 31. ayette örtülmesi emredilen ziynet ve ziynet yerlerini örtmek kaydı ile (manto, pardösü, çarşaf gibi) dış elbiselerini üstlerine almadan dışarı çıkabilecekleri belirtilerek şöyle buyrulmaktadır: “Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetlerini (yabancı erkeklere) göstermeksizin, dış elbiselerini çıkarmalarında, kendilerine bir vebal yoktur. Yine de dış elbiseli olmaları, kendileri için hayırlıdır.
NETİCE:
1. Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların gözlerini haramdan korumaları,
2. Kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri,
3. Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin; Kitab, sünnet ve İslâm alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecîbedir.” (Kurul Üyeleri)

*Başörtüsü Sorunu ve İlkesel Tutumlar **
(**İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül’ün yazısı www.ihd.org.tr sitesinden alınmıştır)
İstanbul'da İmam Hatip Liselerinde başörtülü kız öğrencilerin okullara alınmaması ile ilgili olarak TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun Alt Komisyon Raporu açıklandı. Bu arada TBMM'nde Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu hakkında da Komisyon Kurulması kararı verildi. Başbakan Ecevit, Meclis'in Bostancıoğlu hakkında verdiği kararı, "laik cumhuriyet'e karşı" verilmiş bir karar olarak değerlendirdi.
Bu tartışmada, temel veriyi TBMM İnsan Hakları İnceleme Alt Komisyon Başkanı Sayın Burhan Bıçakçıoğlu'na gönderdiği 28.03.2002 tarihli yazılarıyla İstanbul Valisi Erol Çakır sunmaktadır.
Yazının 1/c maddesi: "Bu öğrenciler, (başörtüsü takan İmam Hatip liseli, 18 yaşından küçük çocuklar.H.Ö.) kılık-kıyafet konusundaki devletin hukuki düzenlemelerine uymamalarını dinsel inançlarına (ideolojilerine) dayandırmaktadırlar." (Koyu siyah belirtme, bold, yazının orijinalinde var. H.Ö)
Dinsel inanç eşittir ideoloji değerlendirmesi yapılıyor. Bu basit eşitleme, -bilime aykırı eşitleme- her şeyi açıklamaktadır.
Yazının 1/h maddesi ise, görünür yönetici aktörler dışındaki gerçek yönetici güce işaret etmektedir. İstanbul Valiliği'nin de üstündeki, il bünyesindeki güce dikkat: "İmam Hatip liselerindeki yukarıda belirtilmiş olan durum; irticai tehdit değerlendirmelerinin yapıldığı her ortamda (Koyu siyah belirtme, bold, yazının orijinalinde var.H.Ö) tartışma ve il yönetimini eleştirme şeklinde (şikayet, istihbarat ve tespitler mevcuttur.) gündeme getirilmektedir. Kurallar ölçüsünde bakıldığında şikayet ve eleştirilerin haklılığı anlaşılmakta, bu husus il yönetiminin zaafı olarak algılanmaktadır."
Yasama organının Bostancıoğlu hakkındaki kararından sonra, Sayın Başbakan'ın ekstrem değerlendirmesine şaşmamak gerekir.
Dinsel inancı ideoloji olarak değerlendirenler, kelepçeyi çocuklara verilmiş hediye bilezik olarak da sunabilirler! Onlar öyle demişse, öyledir (!?) Doğrusu odur. Gerçek de öyledir.
İHD Başörtüsü ve eğitim hakkı konusunda nasıl bir tutuma sahiptir. İşte İHD'nin Tutum Belgesi ;
"İnsan Hakları Derneği açısından türban yasağı ya da genel olarak kişilerin "kılık ve kıyafet"ine yönelik ya da bunlarla ilgili baskılar, kişinin özel yaşamına müdahale ve ayrımcılık yasağına aykırılık oluşturur.
Kişilerin seçtiği giyim tarzına karışmak, kamunun yetkisi dahilinde değildir. Kişilerin seçtiği giyim ya da görünüş nedeniyle bazı kamu hizmetlerinden yasaklanması, onlara giyim ya da görünüşleri nedeniyle ayrımcılık uygulanması anlamına gelir.
Türban yasağı olarak adlandırılan uygulamalar, belirli bir kadın ya da kız çocuğu grubunun, seçtikleri giyim tarzı nedeniyle,
i) hem devlet okullarına hem de özel okullara girişini ya da bu okullarda öğrenim görmelerini,
ii) siyasal yaşama ve kamu yaşamının belirli yönlerine katılımlarını,
iii) belirli mesleklerde, bu mesleğin gerektirdiği formasyona sahip olmalarına rağmen çalışmalarını önleyen uygulamalardır.
Bu anlamda, bu tür uygulamalar, ayrıca kadına karşı ayrımcılık niteliği taşımakta; kadınların toplum içinde eşit rollere sahip olmalarını, toplumsal yaşama eşit olarak katılmalarını önlemektedir.
Her ne kadar bu uygulamalar,
a) bu giyim tarzının belirli bir dinsel ya da ideolojik görüşü temsil ettiği,
b) bu giyim tarzını seçenlerin, farklı giyim tarzlarını seçen kadınlara bu nedenle "hoşgörü" göstermeyecekleri ya da onlara baskı uygulayacakları savlarıyla haklı gösterilmeye çalışılıyorsa ve bu görüşlerde, bütün genellemelerin genel aksaklıklarına rağmen, doğruluk payı olan durumlar söz konusu olsa da, bu: İnsan hakları bakımından, kişinin özel yaşamına ve kişisel tercihlerine dayalı olarak baskı görmesine ya da eğitim ve çalışma hakları gibi temel haklar ya da kamusal ve siyasal yaşama katılım hakkı ayrımcılığa uğramasına izin vermez.
i) Devletin insan haklarını koruma yükümlülüğünün yerine getirilmesi, onun adına davranan hükümetin ve görevlilerinin varlığının ve eylemlerinin meşruiyetinin nihai ölçütüdür.
ii) Kişinin özel yaşamıyla ve kamu yaşamında nasıl görüneceğine ilişkin tercihlerine müdahale etmek ya da bu tercihleri değiştirmesi için baskı yapmak, hükümetin ya da kamunun yetkisinde değildir; hükümetler, kişinin özel yaşamını ya da kamu yaşamındaki görünüşünü belirlemek üzere düzenlemeler yapamaz.
iii) Hükümet ve görevlileri, sadece kişinin bu tür tercihlerinden dolayı görebileceği zararları ve ayrımcı muameleyi önlemekle yükümlüdür.
iv) Eğitim hakkı, çalışma hakkı, kişisel yaşama müdahale yasağı ve kamusal yaşama katılma hakkı dahil olmak üzere temel hakların korunması ya da gerçekleştirilmesi, hiçbir istisnaya tabi değildir.
v) İnsan haklarının ya da yurttaş haklarının kişinin belirli bir siyasal görüşe ya da dine mensup olması nedeniyle kısıtlanması, bütün devletleri bağlayan ayrımcılık yasağına aykırıdır.
vi) Kız çocuklarının ve kadınların belirli bir giysiyi giymeleri nedeniyle, örtünmeleri ya da örtünmemeleri nedeniyle eğitim hakkından, çalışma hakkından ve kamusal yaşama katılma hakkından mahrum bırakılması, devletin onların kişisel gelişimlerinin önündeki engelleri kaldırma yükümlülüğüne, kadınlara karşı ayrımcılık yasağına ve kadınların insan hakları konusundaki çalışmaların amacına aykırıdır.
Siyasal ve toplumsal bakımdan ise, İHD,
i) Bu tür uygulamaların toplumda yarattığı kutupsallaşma ve gerginlikten kaygılıdır.
ii) Bu uygulamanın ve benzeri uygulamaların "Milli Güvenlik" konsepti içerisinde değerlendirildiğini gözlemlemektedir.
iii) Devletin yürütme birimlerinin taraf olduğu böyle bir siyasal ve toplumsal kutupsallaşmada yargının, insan haklarını ve hukukun genel kurallarını gözetecek bir tavır içerisinde olamadığını; bu durumun da, hukukun üstünlüğü ilkesini zayıflattığını gözlemlemektedir. Türkiye’de hukukun ilerlemesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşama geçmesi ile olanaklıdır.
iv) Bu tür uygulamalar etrafında yaratılan kutuplaşmanın, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı, çoğulcu bir demokrasi umudunu aşındırmakta olduğunu da gözlemlemektedir."
Hüsnü Öndül
İHD Genel Başkan
*28 Şubat Süreci: MGK'nın Kamusal yaşamdaki etkisi ***

2002 yılı başında yapılan MGK toplantısında ele alınan "İrtica İle Mücadele Stratejisinde Son Durum" raporunda 28 Şubat 1997 tarihinden 2001 yılı sonuna kadar "irtica ile mücadelede atılan adımlar", "Kadrolaşma", "Eğitim", "Destekçi sermaye", "Toplumla ilişkiler", "Kuruluşlar" ve "Dış destek" başlıkları altında sunuldu. Raporda 28 Şubat sürecinde çıkarılması öngörülen 31 yasadan yalnızca 5'inin çıkarıldığı belirtilerek, öncelikli hedef "devlet içinde kadrolaşmanın önlenmesi için tedbirlerin alınması" olarak ortaya konuldu. Kadrolaşmanın önlenmesi için bazı devlet memurları, mülki idare amirleri ve savcıların işine son verilmesinin gerekli olduğu vurguladı.
Raporda alınması "gereken" önlemler şöyle sıralandı:
* Mahalli idarelere ait kuruluşlar yüksek denetleme tarafından denetlenmeli.
* Mahalli idarelerin iktisadi faaliyet içinde bulunmaları engellenmeli.
* Yasadışı toplantı ve yürüyüşlere verilecek ceza arttırılmalı.
* Bağış adı altında para toplanması bir düzene kavuşturulmalı.
* Mali Suçları Araştırma Kurulu'na irticanın ekonomik çalışmalarını inceleme yetkisi
verilmeli.
* 8 yıllık eğitim 12 yıla çıkmalı.
* Yurtdışı vakıfları denetleme için düzenleme yapılmalı.
18 Şubat günü Sabah gazetesinde Yavuz Donat'ın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ile yaptığı söyleşi yayınlandı. Kıvrıkoğlu, Donat'a yaptığı açıklamada, "28 Şubat'ta kararlaştırıldı ki, 'şu, şu, şu yasalar' çıkarılsın... Bazı yasalar çıktı... Birbuçuk yıl önce yine bazı yasa tasarıları Meclis'e gönderildi... Gönderildi ama, ne oldu?.. Komisyonda bekletiliyor... Kanunlaşmıyor... Bunların çıkarılmasını bekliyoruz... Çıkarılacağını umuyoruz... Evet, tekrar ediyorum, bazı mesafeler alındı... Ancak, bu yasalar da çıkmalı." dedi.
Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun "çıkmıyor" dediği yasa tasarıları şöyle:
1. Devlet Memurları Yasası'nda "yıkıcı, bölücü veya Cumhuriyet'in temel niteliklerinden birini değiştirmeye yönelik eylem ve faaliyette bulunan memurların, meslekten çıkarılmasına" yönelik değişiklik. Tasarı memuriyetten atılanların belediyelerde çalışmasına da olanak tanımıyor.
2. Dahiliye Memurları Yasa'sının, "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı faaliyeti olan veya Cumhuriyet'in temel niteliklerinden birini değiştirmeye çalışan" polislerin meslekten çıkarılmasına olanak tanıyacak şekilde değiştirilmesine ilişkin tasarı.
3. KİT Yasası'nda aynı biçimde değişiklik yapılmasına ilişkin düzenleme.
4. Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun'da ve "kılık-kıyafet yasasında" değişiklik yapılarak cezaların artırılması.
Türkiye'de uzun süredir tartışılan "başörtüsü" sorunu 2002 yılında İstanbul'daki imam hatip liselerinde yaşanan olaylarla gündemdeki yerini korudu.. İstanbul Valiliği tarafından 12 Şubat günü okullara gönderilen talimatta türbanlı öğrencilerin imam hatip liselerine alınmamasını istendi.
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey de yaptığı açıklamada, Kadıköy ve Zeytinburnu imam hatip liselerinde 5 okul yöneticisinin "Kılık-Kıyafet Yönetmeliği'ni uygulamadıkları" gerekçesiyle açığa alındığını bildirdi. Öğrencilerin yüzde 90'ının "mevzuata uyduğunu" ifade eden Balıbey, geriye kalan yüzde 10'luk bölümün ise "birileri tarafından kışkırtıldığını" söyledi.
Okul önünde veya çeşitli alanlarda yapılan protesto gösterilerinde İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in "hassas" davrandığını anlatan Balıbey, "Güvenlik kuvvetleri, öğrencilerimizi ve yaşlarını göz önünde tutarak gözaltına almamaya özen gösteriyor. Sadece grubu dağıtıyor. Ancak eylemlere karışan veliler hakkında uygulama farklı olabilir. Bu, emniyet müdürümüzün bileceği iş" dedi.
Ocak-Mart 2002 döneminde imam hatip liselerinde düzenlenen gösterilerde yaklaşık 1000 öğrenci ve öğrenci velisi gözaltına alındı. Özellikle İstanbul'daki gösterilere müdahale eden polislerin tavrının zaman zaman sertleştiği ve 18 yaşından küçük öğrencilerin dövülerek kelepçelenerek gözaltına alındığı görüldü. Başörtüsü yasağı öğrencileri devamsızlıktan sınıfta kalma tehlikesiyle de karşı karşıya getirdi.
Başörtülü öğrencilerin okullara alınmaması ve bu nedenle düzenlenen gösterilere müdahale edilmesi nedeniyle 28 Şubat günü bir açıklama yapan Mazlum-Der Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Şube Başkanı Avukat Ahmet Selamet, İmam Hatip Lisesi'nde 26 Şubat günü gözaltına alınan 12 öğrenciden 7'sinin 18 yaşından küçük olduğunu hatırlatarak "Bu durumda güvenlik güçleri mevcut yasalara aykırı davranmışlardır. Bu insan hakkı ihlalini, bu yasadışılığı meydana getirenler 18 yaşından küçük çocukları 14,5 saat gözaltında tutanlar iç hukuku ve evrensel hukuku çiğnemişlerdir" dedi.
İstanbul Valisi Erol Çakır'ın talimatıyla müfettişlerce İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde yürütülen operasyonda da Kılık Kıyafet Kanunu'na aykırı davranıp sakal ve türbanla işe gelen 61 memur uyarıldı.
İmam hatiplerdeki başörtüsü yasağı hükümet ortağı partiler arasında da tartışma konusu oldu. MHP, İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen'i, ANAP ise Milli Eğitim Bakanlığı'nı sorunların sorumlusu olarak gösterdi. MHP Milletvekili Ahmet Çakar, öğrencilerin başörtüsü takmalarının normal olduğunu anlattı ve "Ya buralardaki müfredatı değiştireceğiz ya da o okullara dönük kılık kıyafet yönetmeliği yapacağız. Böylece isteyen takacak, istemeyen takmayacak. Şimdi uygulandığı söylenen yönetmelik yanlış." dedi.
Çocukların "kendi devletinin polisinin copunun tehdidi altında bulunmamaları" gerektiğini vurgulayan Çakar, bunun "akla, mantığa ve vicdana sığmadığını" ileri sürdü.
5 Mart günü yaklaşık 250 öğrencinin düzenlediği gösteriye şiddet kullanarak müdahale eden polisler 13-14 yaşındaki çocukları kelepçe takarak gözaltına aldı.
Bu olaya hukukçular ve insan hakları örgütleri tepki gösterdi. İstanbul Barosu Başkanı Avukat Yücel Sayman, çocuklara kelepçe takılmasının hukuki bir yönü olmadığını ifade ederek polislerin yetkilerini aştığını söyledi. Çocuklara kelepçe takılmasının insan hakları ve özgürlükler açısından kabul edilemez bir durum olduğunu vurgulayan Sayman "18 yaşından küçük çocuklara kelepçe takılamaz. Uygulama kabul edilemez bir durum. Ancak, eğer bu çocuklar polise karşı saldırı, şiddet uygulamışsa, bu durumda yaşları küçük de olsa zaptetmek için kelepçe takabilirler." dedi.
Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz ENSAROĞLU da, çocuk yaştaki öğrencilere kelepçe takılmasının insan haklarına ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olduğunu ifade etti.
İHD Genel Başkanı Hüsnü ÖNDÜL ise devletin polis gücü eliyle çocuk, yaşlı ve kadın demeden demokratik talepleri cezalandırdığını belirtti. Öndül bu uygulamaya maruz kalan çocukların ileride devlete güven duymayacağını kaydederek şöyle devam etti: "Her yaşta değişik talepleri olan, öğrenim hakkı isteyen, dilekçe veren veya adil davranış isteyen insanlara devlet zor gücünü kullanarak karşılık veriyor. Hele bunun çocuklara yapılması kesinlikle insan haklarına, özgürlüklere aykırı."
TBMM İnsan haklarını İnceleme Komisyonu'nun 14 Mart 2002’de yaptığı toplantıda durumu araştırmak için bir alt komisyon kurulmasına karar verildi.
18 Mart günü İstanbul'da çalışmalarına başlayan Alt komisyon üyeleri, Eyüp, Bakırköy ve Sultanbeyli imam hatip liselerinde okul yöneticileri, öğrenciler ve öğrenci velileri ile görüştü. Komisyon inceleme sonucunda iki ayrı rapor hazırladı. Bunlardan Burhan Bıçakçıoğlu, Ali Keskin ve Nihan İlgün'ün hazırladığı rapor 11 Nisan günü oy çokluğu ile kabul edildi.
TBMM İHİK Heyet üyeleri incelemeleri sırasında şu tespitlerde bulunmuştur ;
Tespitler
• Öğrenci, öğrenci velileri ve kolluk kuvvetlerini karşı karşıya getiren olayların, İstanbul Valiliği’nin 12 Şubat 2002 tarihli ve B.08.4.34.00.23.-Orta Sor.410/1200 sayılı yazısı ile imam hatip liselerinde kılık kıyafet yönetmeliğine uyulması ve uymayan öğrencilerin okullara alınmayarak çıkarılmasının istenmesi üzerine başlamıştır.
• Başörtülü öğrencilerin ve yanlarında bulunan velilerin, kolluk kuvvetlerince okul girişlerinde ve okulların bulunduğu cadde veya sokak girişlerinde engellenerek, başörtülü öğrencilerin okul binasına yaklaştırılmadıkları, okul bahçesine, binalarına ve sınıflarına alınmadıkları görülmüştür.
İDDİALAR ;
Öğrenciler ve öğrenci velileri ile yapılan görüşmeler sırasında;
• Okul önlerinde toplanan öğrencilerin, polis ve belediye otobüsleri vasıtasıyla değişik semtlere bırakıldığı,
• Okul yöneticilerinin ve öğrencilerinin ifadelerine göre; Eyüp İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin bindirildiği otobüslerin bir kısmında 2'şer öğretmen bulunduğu;
• Öğretmenlerin ifadesine göre öğrencilerin oturduğu semtlere yakın yerlere bırakıldığı,
• Öğrencilerin bir kısmına göre kendilerinin evlerinden uzak semtlere bırakıldığı,
• Bu tip uygulamaların Sultanbeyli, Kadıköy, ve Kartal İHL’de okuyan öğrencilere de yapıldığı; örneğin Kadıköy İHL öğrencilerinin gruplar halinde 10-15 km uzaklıklara bırakıldığı,
• Bu uygulamalar esnasında öğrencilere zor kullanıldığı ve öğrencilerin rapor aldığı,
ifade edilmiştir.
Öğrencilere kelepçe takılması olayı ile ilgili olarak;
• Bakırköy İmam Hatip Lisesi öğrencisi 1986 doğumlu Yusuf Uyanık, “okula 500 metre mesafede bulunan Özgürlük Meydanı’nda eylem yapan arkadaşlarının yanına gittiğinde 4 kişi ile birlikte alınıp, meydanda bulunan kahvehaneye kadar kelepçeli olarak götürüldüğünü, kelepçeli olarak kaldığı sürenin 15 dakika kadar olduğunu, kelepçenin burada çözülerek karakola götürüldüğünü” ifade etmiştir.
• Bakırköy İHL öğrencisi 1983 doğumlu Halim Koçak (Lise-3) da kendisine kısa süreli kelepçe takıldığını ifade etmiştir.

SONUÇ:
Yukarıda da ifade edildiği gibi bir kısım öğrencilere kolluk kuvvetlerinin zor kullanması ve öğrencileri kendi istekleri dışında otobüslere bindirerek okullarından uzak mesafelere bırakarak okul önlerinden uzaklaştırması, kolluk kuvvetleri; öğrenci ve öğrenci velileri arasında bazı istenmeyen olaylara neden olmuş ve toplumda infial uyandırmıştır. Bu tür uygulamalara tekrar başvurulmamalıdır.
Öğrencilerin davranışlarıyla ilgili olarak 31/01/1995 tarih ve 22188 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Ödül ve Disiplin Yönetmeliği’nin ilgili maddeleri uygulanmalıdır. Bu yönetmeliğe göre kılık kıyafete aykırı davranışlara kınama cezası verilebilmektedir. Kılık kıyafet yönetmeliğine aykırı hareket eden öğrencilere, yetkili olan disiplin kurulu kararıyla bile, ilk etapta örgün eğitim kurumlarının dışına çıkarma cezası verilemez. Kaldı ki okul dışına çıkarma kararı ancak disiplin kurulu tarafından verilebilir.
Nedeni ne olursa olsun, öğrencilerin okul idaresinin verdiği bir karar olmaksızın okula alınmaması haksız ve keyfi bir uygulamadır. Toplumda infial uyandıran bir kararla öğrenci-öğrenci velisi ve vatandaşları devletin kolluk güçleri ile karşı karşıya bırakan İstanbul Valisi hakkında idari ve adli soruşturmanın başlatılması hususunun ilgililere duyurulmasını ve her ne kadar Alt Komisyon İstanbul imam hatip liselerinde yaşanan olayları incelemek üzere kurulmuşsa da İstanbul’da yaşanan olayların özünde eğitim kurumları ve burada uyulması gereken kılık kıyafet biçiminin yattığı, bu sorunu çözüme kavuşturması gereken makamın yasama organı TBMM ve yürütme organı hükümet olduğunu hatırlatarak İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun hükümete, bu ve buna benzer sorunların bundan sonra yaşanmaması için bir an önce olaya müdahale ederek soruna nihai bir çözüm getirmesi çağrısında bulunulmasını Alt Komisyon üyeleri olarak arz ve teklif ederiz.


*** Türkiye İnsan hakları Vakfı’nın www.tihv.org.tr adresinden alınmıştır.