Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) temelli kapatılması isteği ile açılan dava, toplumsal siyasetin özgürce yapılabilmesinin önünü tıkayan kaygı verici bir gelişmedir.
Bugüne kadar farklı siyasi yelpazelerde faaliyet yürüten siyasi partileri kapatarak siyaset yapma alanını daraltan ve böylece toplumsal sorunların sivil siyaset aracılığı ile çözümüne karşı baskıcı-yasakçı bir yaklaşım sergileyen Türkiye, DTP'ye yönelik açılan kapatma davası ile örgütlenme özgürlüğü alanını sınırlama çabalarını sürdürmektedir.
BM İnsan Hakları Bildirgesinin 20.maddesi ile birlikte Türkiye'nin onayladığı Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 21 ve 22.maddeleri, Ekonomik,Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinin 8.maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin11.maddesi, barışcıl amaçlarla bir araya gelerek örgütlenme,siyasi parti kurma ve siyasal partilere katılma hakkını güvence altına almaktadır.
Uluslararası hukuk normları, sadece siyasal parti kurma hakkını örgütlenme özgürlüğünün sağlanması için yeterli görmemektedir.Aynı zamanda siyasi partilerin kurulduktan sonra özgürce faaliyetlerini yürütebilmeleri ve bireylerin siyasi tercihlerini özgürce kullanabilmelerini de sağlayan hükümler içermektedir.
Başsavcılığın iddianamesinde yer alan "1990 yılından bu yana devam eden süreçten anlaşılacağı gibi hemen hemen aynı kadrolar tarafından kurulup devam ettirilen HEP, ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP ve şimdi de DTP'nin aynı akıbete uğramaları rastlantı değildir" ifadeleri belli bir siyasi hareketin içinde yer alan ve bu harekete destek veren toplumsal çevreyi potansiyel suçlu olarak kabul eden önyargılı bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın kaçınılmaz sonucu, hedef haline getirilen siyasi hareketin tasfiyesine yönelik girişimlerin hukukdışı yöntemlerle işlevsellik kazanarak yasaklama yoluna gidilmesidir.
Aralarında milletvekillernin de bulunduğu 221 DTP parti üyesine eylem ve konuşmaları nedeniyle siyasi yasak getirilmeye çalışılması, yakın siyasi tarihimizde görülen yasaklı dönemleri akla getirmektedir.Üstelik suçun şahsiliği ilkesi temel hukuk kuralı olmasına rağmen, bireylerin işledikleri iddia edilen suçlar gerekçe gösterilerek parti kapatmak, onbinlerce bireyin siyasi tercih ve seçme özgürlüğünü de yok saymak anlamına gelecektir. Yakın geçmişte milyonlarca seçmeni bulunduğu halde haklarında kapatma kararı verilen RP ve FP'nin akıbetleri hatırlandığında yaşanan siyasi süreç çok daha iyi anlaşılabilmektedir.
DTP'nin kapatılmak istenmesi ile birlikte aynı zamanda Kürt Sorunu'nun barış ve diyalogla çözümüne ilişkin ortaya konan çabalar ve arayışlar olumsuz yönde etkilenecektir.Şiddetten medet uman, çıkar sağlayan güçlerin hareket alanı genişleyecek ve yaşanması muhtemel şiddet hareketlerinden en fazla zararı yine halk görecektir.
MAZLUMDER olarak, Siyasi Partiler Yasası'nın özgürlükler hukuku bakımından sınırlayıcı olan birden fazla maddesinin süratle değiştirilerek siyasi partilerin özgürce faaliyet yürütebilmesinin önünün açılmasını, örgütlenme özgürlüğü önündeki tüm yasal ve hukuki engellerin biran önce kaldırılmasını istiyoruz. Bu çerçevede DTP'nin kapatılması çabalarını hukuki açıdan meşru bulmuyor ve bu girişimleri kınıyoruz.
Kürt Sorunu'nun siyasal,sosyal ve ekonomik yönleriyle birlikte çok yönlü çözüme ihtiyaç duyan fakat hiçbir şekilde askeri yöntemlerle sonuç alınamayacağı açık olan bir sorun olduğuna dikkat çekiyor, özgürlükler hukukunun tüm toplum kesimleri için eşit olarak uygulanması, sivil inisiyatifin önerileri ve katkılarının ciddiye alınması hususunda resmi makamarı bir kez daha uyarıyoruz.