Yurt İçi Raporlar

ölüm oruçları ve cezaevleri raporu

 




ÖLÜM ORUÇLARI
VE CEZAEVLERİ RAPORU




Hazırlayan

Mazlumder İstanbul Şubesi

Abdullah MURADOĞLU










İstanbul 1996


Ölüm Oruçları ve Cezaevleri Raporu


Türkiye’de cezaevleri sistemin bir parçasıdır. Sistemin genel işleyişinden ayrı olarak değerlendirilemez. Hal böyle olunca , sistemdeki sakatlıklar cezaevlerine sirayet etmektedir.
Olağanüstü dönemlerde cezaevleri, muhalif akımları ve taraftarlarını cezalandırma aracı olarak da kullanılmıştır. Örneğin; 12 Eylül askeri darbesiyle biirlikte onbinlerce kişi gözlem altına alınmış, binlercesi işkenceden geçirilmiş, yine onbinlerce kişi tutuklanmıştı. Bu dönemde cezaevleri, hukuka aykırı uygulamaların arttığı mekanlar olarak işlev görmüştü. Askeri cezaevlerinde, henüz yargılanması sonuçlanmamış, beraat etme ihtimali de bulunan binlerce sanık, mahkum muamelesine tabi tutulmuşlardır. Bu tutum, sivil dönemlerde de sürmüştür. Cezaevlerinde çeşitli aralıklarla gerçekleştirilen eylemlerin gerekçesi de sözünü ettiğimiz haksız uygulamalar olmuştur.
Askeri cezaevlerinde ‘tek tip elbise’ , ‘savunma hakkına getirilen kısıtlamalar’, ‘beslenme’ , ‘temizlik’ , ‘havalandırma’, ‘sağlık’, ‘ziyaret’ , ‘haberleşme’zorlukları nedeniyle tutuklu ya da hükümlüler tarafından ‘açlık grevleri’ , ‘ölüm oruçları’ şeklinde direnişler gerçekleştirilmişti. Bu eylemler sonucunda hayatını kaybedenler, sakat kalanlar olmuştu.
1 Ağustos 1988 tarihli ve bir yıl sonra yürürlüğe giren genelge, mahkumların ve tutukluların kazandıkları hakları geri alan bir nitelik taşıdığı için cezaevlerinde direnişle karşılanmış, 2 Ağustos 1989 tarihinde gerçekleştirilen toplu sevkler esnasında iki kişi hayatını kaybetmişti. 1990’da bazı cezaevlerinde, ihmal ve geç tedavi nedeniyle bazı mahkumlarda hayatını kaybettiler. Bunların yanı sıra zaman zaman tutuklu ve hükümlüler, dayak, işkence gibi vesair onur kırıcı davranışlara muhatap olmuşlardır.
Mazlumder 1991’lerde kurulduğunda, çeşitli cezaevlerinde artan huzursuzluklar, mevcut hukuk dışı uygulamalar sürüyordu. Mazlumder’in kuruluşunda bu uygulamaların önemli bir payı olduğu gerçektir. Mazlumder kurucuları hatt-ı hareketlerinde temel bir esas olarak şu ilkeyi benimsemiştir:
“Kim olursa olsun zalime karşı , kim olursa olsun mazlumdan yana”
Böylece kimi çevrelerin idda ettikleri gibi, Mazlumder sadece ‘islami kesimlerin haklarını savunan’ bir kuruluş değildir. Her kesimden, her görüşten insanların uğratıldıkları zulüm ve haksız uygulamalara karşı , yukarıda belirttiğimiz ilke çerçevesinde tutum takınmıştır.
Mazlumder, ‘mazluma kimliğe sorulmaz’ esasından hareket etmektedir. Ekonomik, sosyal, siyasal, etnik, dini, kültürel, alanlardaki tüm haksızlıklar Mazlumder’in kapsamı içerisindedir. Mazlumder sözkonusu haksızlıklara karşı mücadeleyi esas alan bir sivil kuruluştur.
Bilindiği gibi, cezaevleri temel hak ve hüriyetlerin ihlal edildiği kurumların başında gelmektedir. Cezaevleri bugün bir kangren halindedir. Cezaevleri sorunu bir bütün olarak ele alınmalıdır, çünkü hangi kesimden olursa olsun ortak sorunları içermektedir.
Adli ya da siyasi tutuklu ve hükümlülerin hep birlikte muhatap oldukları sorunlar nedeniyle cezaevlerine genel bakış açısıyla bakmak gerekiyor. Beslenme, ısınma, aydınlanma, tamizlik, havalandırma, sosyal haklar, ziyaretler, avukatlarla görüşme, haberleşme gibi vesair alanlardaki sorunlar çözülemediği için cezaevlerinde durum gözardı edilemeyecek kadar vahimdir. Köklü bir reform ihtiyacını dayatmaktadır.
Çeşitli zamanlarda basın yayın organlarına yansıyan olaylardan anlaşılacağı gibi cezaevleri ıslah işlevini yitirmiş bulunmaktadır. Cezaevlerinde mahkumlar arasında ayrıcalıklar, fuhuş, kumar, baskı, rüşvet ve iltimaslarr sonucunda eşitsizlik ve adaletsizlik sozkonusudur. Kadın ve çocuk tutuklu ya da hükümlülerin muhatap olduğu sorunları da eklediğimizde ortaya olumlu bir tablo çıkmamaktadır.
Türkiye’de bugün 581 cezaevi ve yaklaşık 50 bin tutuklu-hükümlü bulunmaktadır. Bu rakamın yaklaşık 40 bini adli hükümlü-tutuklu, geri kalanı ise siyasi tutuklu-hükümlüdür. Toplam hükümlü ve tutukluların %5’ine tekabül eden kısmı ise kadındır. Fransa’da cezaevleri sayısı 182, Japonya’da 58’dir. Bu ülkelerin nüfuslarıyla Türkiye’nin nüfusu karşılaştırıldığında cezaevlerinin sayısı arasındaki fark, ülkenin içinde bulunduğu durumu açık olarak tasvir etmektedir.
Cezaevlerinde iki aydır süren ve süreç içerisinde ölüm oruçlarına dönüştürülen açlık grevlerinin sonucunda 26.07.1996 tarihine kadar 6 kişi hayatını kaybetmiş bulunuyor.
Eski adalet bakanı Mehmet Ağar döneminde çıkarılan ve ‘mayıs genelgeleri’ (6 , 8 ve 10 Mayıs) olarak ünlenmiş genelgelere karşı başlatılan açlık grevleri çözüm sağlanamamış olması nedeniyle ölüm oruçlarına çevirilmişti. Sözkonusu genelge, savunma hakkını kısıtlayıcı, tutuklu-hükümlü özdeşliği, ziyaret, haberleşme ve yayın izleme konusunda çıkarılan zorlukları içermektedir. Genelge, daha önce kazanılan hakları rafa kaldırmıştır. Tutuklular, mahkumlara uygulanması öngörülen ceza infaz rejimine tabi tutulmuşlardır. Halbuki, tutuklu, yargılama sonuçlarına kadar masum hükmündedir, mahkum da olabilir, beraat da edebilir.
Mayıs genelgeleri sonucunda tutuklular, yargılandıkları yerlerdeki cezaevlerinden başka illere sevk edilmişlerdir. Bu durum savunma hakkını kısıtlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Bunun yanısıra, sanıkların yakınları tarafından ziyaret edilmeleri, avukatlarıyla dinleyici-gözetleyici olmaksızın görüşebilmeleri, zorlaştırılmıştır.
Yine kamuoyunda çokça tartışılmış ve tabutluk olarak nitelenen hücre sistemine bir model olarak düşünülen Eskişehir Cezaevenin kapatılması istenmektedir.
Eskişehir Cezaevi modeli, resmi yetkililer tarafından batı standartlarına uygun modern bir cezaevi olarak nitelenmektedir.
Ayrıca belirtmek gerekirse tek kişilik hücre sistemi, 1821’de Amerika’da uygulandı. Ancak bir süre sonra bu uygulamadan vazgeçildi. Bu uygulamaya tabi tutulan mahkumların akli dengelerini yitirmeleri üzerine, bu mahkumlara özel af getirildi.
1 Ekim 1990’da Adalet Bakanlığı tarafından infaz sisteminde bir yeni bir uygulamaya geçileceği ve Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nin bu sisteme göre restore edileceği açıklanmıştı.
Bu sisteme göre tehlikeli adledilen hükümlüler tek kişilik hücrelerde barındırılacak ve cezaevi görevlileri dışında hiç kimseyle direkt olarak temas edemeyecek.Bu uygulama, suçlu sayılan kişiyi hem toplumdan hem de diğer hükümlülerden ayırmak suretiyle gerçekleştirilen iki aşamalı bir tecrit uygulamasıdır.
O günlerde cezaevlerinin ıslahı için yapılan çalışmalara katılan ve Amerika’da cezaevi müfettişliği yapan uzman Melda Türker, tek kişilik hücre sistemini geriye dönük olarak atılmış bir adım olarak değerlendiriyor ve şöyle diyordu: “Türk cezaevleri çağa uygun bir hale getirmek için her şeyden önce Türkiye’de cezaevleri standartlarının geliştirilmesi, teftiş brürolarının kurulması ve standartların uygulanmasının denetimiyle mahkumların profilinin çıkartılması, ihtiyaçları doğrultusunda cezaevi inşası için prototip modeller oluşturulması gerekir. Ancak genellikle hükümetler toplumsal sonuçları olan programların planlanmasında, vatandaşları sürece dahil etmezler.Bunun yerine kamuoyu önünde önceki kararları savunmaya devam ederler.Ancak bu kararlar halk tarafından benimsenmezsebu geri tepme, karar verme sürecine katılmış olanlar açısından ciddi siyasal sonuçlar doğurabilir.”
Bu model özel bir ceza uygulamasıdır ve eşitsizlik içermektedir. Terörle mücadele yasasından kaynaklanan suç kategorisi mahkumlar arasında ayrıcalıklı bir durum meydana getirmektedir. Bu tutum Birleşmiş Milletler Cezaevi Asgari Standart Kuralları sözleşmesine olduğu gibi 647 sayılı cezaların infazına dair kanuna, CMUK hükümlerine ve anayasanın ilgili maddelerine de aykırıdır.
BM Asgari Yaşam Standartlarının 6-8-37. Maddeleri ile son uygulamalar ve dayandığı yasa arasında çelişki bulunmaktadır. BM’nin ilgili maddeleri şöyledir:
• Aşağıdaki kurallar tarafsız olarak uygulanacaktır. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ya da diğer görüşler, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer sosyal statüler bakımından her hangi bir ayrım gözetilmeyecektir.”
• Hüküm giymemiş tutuklular, hükümlülerden ayrı tutulacaklardır.
• Tutuklular gerekli gözlem altında aileleri ve yakın dostları ile düzenli aralıklar ile, mektupla ve ziyaretçi kabul etmek sureti ile iletişimde bulunacaktır.

BM cezaevleri asgari standartları , TC Anayasası, 647 sayılı yasa, CMUK
hükümleriyle çelişik uygulamalardan kaynaklanan sorunları doğru tespit etmek gerekiyor. Bugünkü olayların da bir nedeni olarak görülen uygulamalar özet olarak şöyledir:
Mayıs genelgeleriyle birlikte, tutukluları da içeren toplu sevkler başladı. Özellikle İstanbul’da Terörle Mücadele Yasası kapsamına, yani DGM’lerin kapsamına giren terör suçları olarak nitelenen olayalar nedeniyle tutuklananlar, İstanbul dışındaki illerde bulunan cezaevlerine sevk edilmişlerdir. Burada tutuklu-hükümlü ayrımı yapılmamıştır. Toplu sevklerin cezaevlerinin örgütlerin üssü haline geldiği, idarenin yetersiz kaldığı, güvenlik ve asayiş sorunları gibi gerekçelerle yapıldığı bilinmektedir.
Siyasi tutuklular toplu sevklere karşı bir çok cezaevinde açlık grevleri başlattılar. Açlık grevleri genel olarak sol görüşlü örgütler tarafından organize edildiler. PKK’lılar bir süre sonra eylemlerini durdurdular. Ancak sınırlı olarak ve destek amacıyla dönüşümlü açlık grevi yapmaktadırlar.
Toplu sevkler sadece sol görüşlü tutukluları değil, farklı siyasal görüşlere sahip tutukluları da kapsıyor. Örneğin ; İslami Hareket Örgütü’ne mensup oldukları iddasıyla yargılanan Müslüman siyasi tutuklularda Bayrampaşa cezaevinden Bandırma’ya sevk edildimişlerdi.
Mayıs genelgelerini iptal eden 9 temmuz tarihli genelge de sorunları tümüyle çözememiş ve bildiğimiz gibi ölüm oruçları sonucunda 6 kişi hayatını kaybetmişti. Olayların durdurulması için gerek eylemciler gerekse sivil kuruluşlar tarafından dile getirilen önerilen özet olarak şunlardır:
Eskişehir Cezaevinin kapatılması, hükümlü-tutuklu ayrımının gerçekleşmesi, yargılamanın devam ettiği illerden başka illere sevklerin durdurulması, etkin ve zamanında tedavi imkanlarının sağlanması amacıyla 24 saat doktor bulundurulması, hastalara yeterli ilaç verilmesi, düzenli banyo imkanı, siyasi temsilcilik statüsünün tanınması, sevk , sürgün ve hastane gidiş gelişlerinde zincir vurulmaması, duruşmalara götürülürken çifte kelepçe takılmaması, genel aramalara dış güvenlikten sorumlu askerlerin katılmaması, posta aracılığı ile gelen torba, koli ve paketlere el konulmaması, ziyaretlerin ve avukatlarla görüşmenin kolaylaştırılması, sağlıklı beslenme ve havalandırma, yasal olarak yasaklanmamış yayınların sersbest bırakılması, kantindeki yiyicek ve içeceklerin alım gücüne uygun hale getirilmesi, dışarıdan yiyecek getirilmesinin engellenmemesi, ziyaretçiler tarafından idareye yatırılan paralar üzerindeki keyfi uygulamanın kaldırılması, mahkumlar arasındaki irtibatların engellenmemesi, 12 yaşın altındaki çocukların ziyaret saatleri boyunca koğuşlara alınması, hükümlüler arasında tüm infaz ayrımlarının kaldırılması için yasal düzenlemenin gerçekleştirilmesi, cezaevlerinin güvenlik dahil olmak üzere tümüyle Adalet Bakanlığı’na bağlanması, hastane ve mahkemelere gidiş gelişlerde dayak atılmaması, mahkumların itirafçılığa zorlanmamaları, infaz yargıçlığı sisteminin getirilmesi...vs.
Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından yayınlanan 9 temmuz tarihli genelge ise olumlu karşılanmakla birlikte yeterli görünmemektedir. Özellikle, İstanbul’da yargılanan tutukluların İstanbul ve çevresindeki (Ümraniye ve Gebze) cezaevlerine sevk edilmemesi tartışılmaktadır. Bakanlık, her nekadar herkesin yargılandığı illerde tutulmaları yönünde bir eğilim belirtmekle beraber, yeni cezaevleri kuruluncaya kadar İstanbul’da yargılanan tutukluların Sakarya Cezaevine nakledilmelerini kararlaştırmıştı. Kazan genelgesi, daha önceki tartışmalı Ağar genelgelerini iptal etmekle olumlu bir adım atmıştır. Kazan genelgesinin getirdiği düzenlemeler şunlardı:Cezaevlerinde şikayet kutuları konacak ve haftalık olarak açılarak Bakanlık tarafından değerlendirilecek, duruşmalara gidiş gelişlerde alınan tedbirler firarır engelleme boyutlarını aşmayacak, dışarıdan getirilen yiyecekler belli bir sınırda kabul edilecek, ayda bir kez eşleri ve çocuklarıyla açık görüş hakkı verilecek, tutukluların mahkemeye çıkarılmaları güvence altına alınacak, tutuklu ve hükümlülere karşı onur kırıcı davranışlarda bulunulmayacak ve bulunanlar hakkında cezai işlem yapılacak.
Mazlumder, cezaevleri eylemlerinin haklı olan gerekçelerinin yerine getirilmesini önermektedir. Daha ölüm olayları gerçekleşmeden önce, 19.07.1996 tarihli bir açıklamada İstanbul Şube Başkanı İ.Şadi Çarsancaklı, konunun vehametine dikkat çekmiş ve ölüm olayları meydana gelmeden Adalet Bakanlığını savunma hakkını engelleyici uygulamaları kaldırmaya, başta Eskişehirve Bandırma olmak üzere İstanbul’da yargılanan tutukluların yine İstanbul ve çevresindeki mahallerde tutulmalarını gecikmeksizin sağlamaya çağırmıştı.
Açıklamadan bir gün sonra bir , mütakip günlerde ise beş kiyi hayatını kaybetti. Cezaevleri ile sınırlı kalmayan ve dışarıya taşan eylemler nedeniyle sorun daha da büyüyebilir. Sorunların bir an önce çözümlenmesi ve olayların yatıştırılması haklı gerekçelerin bir an önce dikkate alınmasıyla sağlanabilir.
Mazlumder İstanbul Şube Başkanı İ. Şadi Çarsancaklı , ölüm olaylarının artması üzerine 25.07.1996 tarihinde ikinci bir açıklama daha yaptı. “Mazlumder bir kez daha uyarıyor:İnsanlar ölmesin artık!”Başlıklı açıklamada “Mazlumder hiçbir görüş ve ideolojik ayrım gözetmeksizin bütün insanların haklı gerekçelerinin savunucusudur....Mazlumder bu şartlarda bir kişinin bile hayatını kaybetmesinden devletin vebali olduğunu beyan eder.” Deniliyor ve bakanlık tutukluların yargılandıkları mahallerde tutulmalannı bir an önce sağlamaya çağrılıyor. Yine açıklamada, cezaevlerindeki eylemleri örgütler tahrik ve istismar ediyorlar gibi iddaların ancak haklı ve makul istemlerin yerine getirilerek açıklığa kavuşacağı savunuluyor.
Mazlumder sonuç olarak her türlü hak ihlaline karşı aynı duyarlılığı göstermektedir. Olaylara önyargılı yaklaşmayarak, belirli bir soğukkanlılıkla davranarak, her kesimden insana teşmil edilebilecek ihlallere karşı kamuoyunu bilgilendirmeye devam edecektir.
Mazlumder ideolojik taraftarlık yaftası altında çifte standartlara her zaman karşı çıkmaktadır. Kurulduğu günden bugüne dek yaptığı faliyetler bunun şahididir. Medyanın kasıtlı olarak görmezlikten gelmesi sonucunda Mazlumder’in faaliyetleri kamuoyuna yeterli bir biçimde aksetmemekte veya çarpıtılarak aksettirilmektedir.
İnsan hak ve hürriyetlerine yönelik ihlallere karşı duyarlı olan insanların , özellikle bu uygulamalardan zarar gören İslami kesimlerin herkesden daha fazla Mazlumder’in faaliyetlerine katkıda bulunmaları ve sahiplenmeleri gerekmektedir.