İstanbul Şubesi
İMAM HATİP LİSELERİNDE YAŞANAN SORUNLAR
Hukuk çevrelerinde, “iyi bir hukukçu için kötü yasa olmayacağı” söylenir. Raporda yer verilen yasal düzenlemeler ve uluslararası sözleşmeler birlikte değerlendirildiğinde, devlet memurları dahil hiçbir bayanın başını örterek çalışmasında, öğrencilik yapmasında veya kamusal bir görev yürütmesinde hukuken bir engel bulunmaması gerekir. Ne var ki, yaşadığımız günler bu düşüncenin hiç de yürürlükte olmadığına işaret ediyor. Özellikle İstanbul ilinde bulunan İmam-Hatip Liseli, çocuk yaştaki kız öğrenciler, başlarında örtü bulunduğundan bahisle okullarına alınmamaktadırlar.
Edinilen bilgilere göre; Okul kapısından içeri alınmayan öğrencilere gerekçe gösterilmemektedir. Bilinen uygulamada, öğrencilerin okula alınmamasına dair bir işlem tesis edilmiş de değildir. Uygulamalar tamamen şifahi, sözle, devam etmektedir. Hatta bu yüzden hukuki durumları belirsiz bırakılan öğrencilere devamsızlıktan dolayı uyarı gönderilmekte ve derslerinde başarısız sayılmaktadırlar.
Okul kapısına gelen öğrenciler ve velilerinin konuya ilişkin dilekçeleri, okul ve diğer idareler tarafından alınmamaktadır. Hatta kimi yerlerde suç duyurusuna ilişkin dilekçelerin savcılıklara verilemediği bildirilmiştir.
Okul idarelerinin yürüttükleri disiplin soruşturmalarında ise, genel hukuk kuralları ve yönetmelik hükümlerini bertaraf ederek, bir an önce ceza vermek ve kesinleştirmek gayretiyle hareket ettikleri izlenimi verdikleri, savunma hakkı başta olmak üzere, delil toplama, kararların tebliği ve bu kararlara itiraz gibi hususlarda kısıtlayıcı davranışlarda bulundukları tespit edilmiştir.
Hukuka aykırı surette okullara alınmayan öğrencilerin, kapı önünde yığılmaları üzerine polis, izinsiz toplantı muamelesi yaparak, öğrencileri dağıtmak için sert muamelede bulunmakta, hatta eli sopalı şekilde dövmeye kadar işi götürmekte olduğu bildirilmiştir. Beyanlara göre polis, çevredeki esnafın tezgahından kaptığı eşyalar ile dahi öğrencilere vurmaktadır.
Polis, kimi yerde gözaltına aldığı öğrencileri okulun uzağında, ara sokaklarda indirmektedir. Fiilen yapılmış olan gözaltı süreci kayıtlarda görülmemektedir.
Polisin sert muamelesi, dövmesi yanında kimi amirlerinin de, öğrencilere ve velilerine hakaret ve sövgü dolu sözler sarf ettikleri öğrenilmiştir.
Konu ile muhatap olunan milli eğitim ve emniyet yetkililerinin bir çoğu, uygulamadan memnun olmadıklarını, uygulamaların özgürlük alanına müdahale olduğunu kabul etmekte, ancak memur olduklarını yukarıdan emir aldıklarını ve emre uymak zorunda olduklarını bildirerek üzüntülerini dile getirmektedirler. Bunun yanında bir kısım görevliler ise, öğrenci ve velilerine silah gösterecek boyutta kavgaya dökme eğilimindedirler.
Peki, yapılan saha araştırmalarına göre anlamsız bulunan bu sorun neden yaşanmaktadır ?
DEVLET ANLAYIŞINA KISA BİR DEĞİNME
Her insan ana rahmine özgürlükleri ile düşer. Ana rahminden kopup yeryüzünde birey olduğu andan itibaren ise, diğer insanlarla özgürlüklerini paylaşmaya veya özgürlüklerine tecavüz varsa onları savunmaya başlar.
Kamu hukuku derslerinde, özgürlükler ve haklar tartışmasının, kimi insanların aleyhine sonuçlanmaması ve insanların ortak ihtiyaçlarını gidermek ve temel özgürlükleri güvence altına alınmak istemesi ile sosyal bir sözleşme yapılarak büyük bir organizasyon olan devletin icat edildiği anlatılır. Teoriye göre; Devletin icat edilmesi karşılığında, insanlar kimi yetkilerini devlet aygıtına devrederek yükümlülükler alır. Ne var ki, devlet aygıtı adına hareket edenler eski Yunan’ın mitolojik tanrıları değil , kendileri de kimi özgürlüklerini terk etmiş olan insanlardır. Bu itibarla insanoğlunun temel haklardan vazgeçme beyanı, diğer bir kısım insanlar/devlet görevlileri lehine sadır olmuş değildir. Devlet adına hareket edenlerin yetkilerinin yerinde kullanılıp kullanılmadığı, gerek halk, gerek ise halk adına yargı eli ile denetlenmesi öngörülmüştür.
Şu halde, insanlar hangi hak ve özgürlüklerinden vazgeçerek, bu alanlarda düzenleme yapma yetkisini devlet (adına çalışan görevliler)e bırakmışlardır sorusunun cevabı bulunmalıdır. Geniş ve mutlak anlamda bir düzenleme yetkisi devlet (görevlilerin)e verilmiş değildir. Görevliler kendilerine çizilen sınırlar içerisinde kalarak görev yapmalıdırlar. Bu nedenle görevlilerin alanları bir çok yönden sınırlandırılmıştır. Öncelikle görevliler Yasama, Yürütme ve Yargı olarak üç ayrı grupta toplanmıştır. Bununla da yetinilmeyerek birey/vatandaş lehine başkaca sınırlamalar getirilmiştir. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz”, “kanunlar geriye yürümez” gibi ilkeler belirlenmiştir.
Devlet organizasyonunun üç ayağı olan, yasama, yürütme ve yargı meşruiyetini daima halktan/vatandaştan almalıdır. Burada meşruiyetin yasal/mevzu olanı değil, vatandaşlar tarafından kabul edilebilir olanı anlamak gerektiğini belirtmeliyiz. Yasama, yürütme ve yargı her türlü eylem ve işlemlerinin halk tarafından kabul edilebilir olup olmadığını, yani halk meşruiyetini gözetmelidirler. Aksi halde , hak ve özgürlüklerin gaspı gündeme gelir,sosyal sorunların önü alınamaz ve kaos olur.
DEVLETİN MEŞRUİYET TEMELİ OLARAK
DEMOKRATİK DEVLET
Burada tarihi süreç içinde devletin görünümlerini uzun uzun tartışmanın yeri olmadığını düşünmekteyiz. Ne var ki, insanlığın bu gün itibariyle geldiği en ileri nokta olarak ileri sürülen demokrasi ve demokratik devlet açısından durum değerlendirmesi yapmakta yarar vardır.
Bilindiği üzere, demokrasi en basit tanımıyla; halkın kendi kendisini yönetmesidir. Demokratik devlet ise, halk iradesinin yasama, yürütme ve dolayısıyla yargı organlarının kararları üzerinde en fazla yansıma imkanı bulduğu modelin adıdır. Demokratik devlette birey aleyhine getirilen sınırlamalar halk iradesine uygun bir tarzda olmalıdır. Yalnızca , çoğulcu demokrasi gereğince, azınlıkta kalanların hak ve özgürlüklerine bir halel getirilmemeli onlar da güvence altında olmalıdır. Azınlık haklarının güvencesi olarak, çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti , giderek hukukun üstünlüğü prensibi önemli teminatlar olarak görülmektedir. Şu halde, hukukun üstünlüğünü benimsemiş bir toplumun devleti, halkının iradesine uygun surette, halkın güven duygusu (kamu güvenliği ve esenliği) adına kimi sınırlamalar getirebileceğini kabul etmek gerekir. Ne var ki; sınırlamanın istisna, özgürlüğün ise esas olduğunu unutmamak gerektir.
Devletin en çok görünen yüzü olan yürütmenin başı daima halk tarafından seçilmeli ve halk tarafından denetlenmelidir. Yürütmeyi yasama, giderek yargı da halk adına denetlemelidir. Yasama kanun yapma gücü, yargı ise kararlarının bağlayıcılığı ile birbirlerini denetlemelidir. Bu denetimler gerçekten halkın ne düşündüğü ve yararını nerede gördüğüne ilişkin olmalıdır.
Yukarıda anılan halk iradesinin hukuki bir metin olarak görünümü ANAYASA ile olmaktadır. Anayasalar halkın istediği devletin temel ilkelerini,görev ve sorumluluklarını, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve sınırlanması şeklini , devlet organizasyonunun temel üç ayağı yasama , yürütme ve yargı başta olmak üzere temel kurumların oluşumunu ve nasıl çalışacağını gösteren metinlerdir. Devlet görevlileri dahil her vatandaşın ilk müracaat edeceği yazılı metin Anayasadır. Anayasalar yukarıda anılan “sosyal sözleşme”den başka bir şey olmamak icap eder.
DEVLETİN LAİK KİMLİĞİ
İNSANLARIN DİNİ KİMLİKLERİ VE SONUÇLARI
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2.maddesinde devletin temel ilkeleri sayılmıştır. Buna göre; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti , Demokratik, Laik, sosyal bir hukuk devletidir.” Görüldüğü üzere devletin temel vasıflarından birisi de laiktir.
Laiklik , temel eğitimde öğretilen şekliyle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Burada laiklik kavramının hukuki bir kavram olması gerektiğine dikkat edilmelidir. Aksi halde, laikliğin belli bir dine karşı geliştirilmiş yaşam felsefesi (dinsizlik olarak dini bir nitelik içeren) kavram olarak değerlendirilmesi gündeme gelecektir.
Bizim için hukuki bir kavram olarak laiklik, devletin kişilerle olan ilişkilerinde belli bir dini öne çıkaran ve kayıran, diğerlerine yaşam alanı tanımayan, alan daraltan bir görünüm ve uygulamadan uzak durmasının adıdır. Bu anlamı ile laiklik teknik bir kavramdır. Esasen devletin bu vasfı, onun tarafsız olması gereğinin doğal bir sonucudur. Laiklik olmasa idi dahi devlet uygulamaları yine aynı mahiyette tarafsız/nesnel olmalı idi. Nasıl ki devlet belli bir etnik grubu, bölgeyi,şehri, zengini öne çıkarmıyor ise belli bir dini ve mezhebi de öne çıkarmadan, hukukun üstünlüğü prensibinin gereği olarak herkese eşit mesafede durmalıdır.
Yukarıda anılanların tabi sonucu olarak da, nasıl devlet, etnik grup, bölge farkı gözetmiyor, ancak bu niteliklerin bireyler üzerindeki görünümüne de müdahale etmiyor ise, dinin görünümlerine de müdahale etmemelidir. Aksi halde eşitlik sağlayacağım diyerekten bayanların başlarını örtmesine engel olan kamu görevlileri, günün birinde belli bir etnik grubun alameti farikası diyerek insanların burunlarından estetik ameliyatı olmalarını, saçlarını boyamalarını isteyebilir. Mantık itibariyle ikisi arasında bir farkın olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Şu halde laiklik ancak devlete ve hukuka ilişkin bir kavramdır. Uygulama olarak ise, insanların inançlarının gereğini yapabilmelerine olanak tanımak , ancak dini görünümlerin bir ayrıcalık nedeni sayılmasına engel olacak düzenlemeler yapmak ve buna uygun davranmakla yerine getirilir.
Türkiye’de yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu kendisini İslam Dinine mensup olarak tanıtmaktadır. İslam Dininin gereğinden olarak da bayanların başlarını örtmesi gerektiğine inanılmakta nitekim bir çok bayan da bu gerekçe ile örtünmektedir. Hatta dini saiklerin ötesinde estetik kaygılar, geleneğe uymak ve sair gerekçelerle örtünmeyi tercih eden bayanlar da bulunmaktadır. Başını örtmeyi tercih eden bu bayanlar da,hemcinsleri gibi eğitim-öğrenim hayatını devam ettirmek ve bürokrasi (memuriyet)dahil iş hayatına katılmak istemektedirler.
Bu isteğe kamu görevlilerince karşı durulmakta, bu bayanların başlarını örterek öğrenci ve memur olamayacakları, giderek özel kurslara dahi katılamayacakları belirtilmektedir. Gerekçe olarak da devletin laik vasfı ileri sürülmektedir. Laik devletin kamusal alana ilişkin tasarrufları kendisinin belirleyeceği, vatandaşların da buna uymak zorunda olduğu ileri sürülmektedir. Halbuki devlet vatandaştan kopuk bir organizma değildir. Devletin vatandaşa rağmen bir düzenleme getirmesi kabul edilemez.
Burada sıkça ileri sürülen, “başını örtenlerin başını örtmeyenler üstünde psikolojik baskı kurdukları” iddiası hukuk devleti bağlamında kabul edilemezdir. Aksi halde, yukarıda anıldığı üzere, kendini güzel bulmayanlar güzellere karşı, zengin olmayanlar zenginlere karşı, sportmen vücudu olmayanlar sportmenlere karşı devletten koruma isteyeceklerdir. Davaya konu kıyafet olayında ise, herkesin görünmez bir biçimde tek tip bir kıyafet içine girmesini istemek gerekecektir. Bu da toplumun gelişimine engel olacaktır. Arzu edilen sonucun bu olmadığı açıktır.
Yine ileri sürülen bir iddia da, “mevcut örtünme şeklinin siyasal nitelikte olduğu ve cumhuriyetin temel niteliklerine saldırı amacı taşıdığı” iddiasıdır. Bu iddianın da hukuken korunur hiçbir ciddi yanı yoktur. Gerçekten niyetleri yargılayan böyle bir iddia hukuk mantığı dışında kalmakta ancak toplumu yaralayıcı vahim bir nitelik arz etmektedir. Bir gelinlik mağazasına gidildiğinde görülür ki, başı açık gelinlik modelleri yanında başın örtülü olduğu gelinlik modelleri de vardır. Gelinlik toplumumuzda bir çok genç kızın rüyasını süslemektedir. Toplumumuzdaki bir çok genç kızın rüyasını siyasal nitelikte, suç amacıyla görmeyeceği dikkate alındığında ileri sürülen yakıştırmalar havada kalacak, ciddiye alınmayacaktır.
Burada dillendirilen, bayanların başlarını örtmek için kullandıkları örtünün belli bir siyasi görüşü temsil ettiği ve bu şekilde örtenlerin, devletin temel düzenini değiştirecekleri iddiasının ise hukuken kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur, olmayacaktır. İleri sürülen iddialar bir suç tavsifi yapmaktadır. Suç ile mücadele etmek kolluk kuvvetleri ile Bağımsız Yargının işi olmalıdır. Böyle bir iddianın gerçekliğini varsaysak bile, vatandaşları suçtan korumak devletin görevidir. Devlet görevlileri ispatını ortaya koymadan bir bütün olarak örtünen tüm insanları suçlayarak ve örtünmelerini yasaklayarak görev ifa edemez. Böyle bir yöntem ile yapılacak mücadele hayatın sağlıklı bir şekilde devamına engel olacaktır. Örneğin bir gün bir kamu görevlisinin, artan cinsel taciz suçlarını önlemekte benzer yöntemi kullanmayı teklif etmesi karşısında bu gün sessiz kalmayı tercih eden bayların savunulması pek müşkül olacaktır.
Devleti yönetenler de bilmelidirler ki, yasağa maruz kalan vatandaşlar, devlete karşı bu güne kadar (elbette bundan sonra da) mükellefiyetlerini harfiyen yerine getiren onurlu vatandaşlardır. Devlet vatandaşa rağmen değil, tam tersine vatandaşlar için ve vatandaşlarıyla var olan aygıtın adıdır. O halde devleti yönetenler de , vatandaşına ve onun varlığına saygı göstermek onu korumak ve kollamak durumundadır. Aksi takdirde devlet meşruiyetini kaybeder, kendini var eden amacın en büyük tehdidi haline gelir.
Bu nedenlerle vatandaşlar dinsel görünüm içerisinde olabilirler ve buna ilişkin sınırlamalar temel haklara ilişkin bir sınırlama sayılmalıdır. Devlet vatandaşları dini inançları ile devlet organizması arasında sıkıştırmamalı, birini diğerine tercihe zorlamamalıdır. Hiçbir vatandaş teoride açıklandığı üzere zor, sıkıştıran tercihlerin muhatabı olmak için sosyal sözleşmeye onay ile devleti icat etmemiştir.
Devlet elbette kamusal alanla ilgili olarak gerekli düzenlemeleri yapacaktır. Ancak bu düzenlemeler kamusal faydanın gereği ve ancak gerektiği kadar müdahaleci olan düzenlemeler olmalıdır. Öte yandan bu düzenlemelerin en belirgin sınırı hiç şüphesiz ki temel insan haklarıdır. Hiçbir kamusal düzenleme bir hakkın özünü ortadan kaldırıcı mahiyette olamaz. Halbuki vatandaşlara dayatılan uygulama onları, dinlerinin buyrukları ile devlet adına konulmuş, hiçbir kamusal yarar taşımayan keyfi kurallar arasında tercih yapmaya zorlamaktadır. Yani mevcut dayatma karşısında birey öğrenciliğini/mesleğini ifa etmek ile Allah’ın günah olarak bildirdiği (ve cehennemine atmak ile tehdit ettiği) eylemi yapmak vakıası karşısında cehenneme atılmayı göze almak durumunda bırakılmaktadır.
Laik bir devlet elbette kendi kurallarını bir dinin hükümlerine dayanak alarak düzenleyen devlet değildir. Ancak bu, laik devletin kendi vatandaşının bir dine mensup olduğunu yok sayacağı ve dinini uygulamasını imkânsızlaştıracağı, hele hele bu tür “kırk katır mı-kırk satır mı?” misali trajik tercihler karşısında bırakacağı anlamına gelmemektedir. Laik ya da değil hiçbir devletin ya da gerçek veya tüzel kişinin böyle bir tavra, dayatmaya hakkı yoktur.
VATANDAŞLARIN MEVCUT DURUMU
Kaldı ki, vatandaşlar için böyle bir sıkıntı yoktur. Sıkıntı her ne hikmetse, kamu görevlileri ve bunlar etrafındaki bir kısım çevre ile vatandaş arasında yaşanmaktadır. Vatandaşların kendi arasında böyle bir sorun yaşamadığı görülmektedir. Ne var ki, devlet görevlileri vatandaşın ne düşündüğüne ilişkin açık, bilimsel çalışmalara değer veren bir görüntü içerisinde değildirler. Avrupa ve Batı dünyasının aksine Türkiye’de kamu görevlileri bu güne değin halkın ne düşündüğünü gösteren hiçbir çalışmaya dayanmamışlardır. Bu nedenle olsa gerek, sosyal ve bilimsel alışma yapan çevreler bu türden çalışmalar çok az yapmaktadır. Sınırlı da olsa yapılan çalışmalar da veri olarak kullanılmamaktadır.
Konumuz olan soruna ilişkin hiçbir denetim mekanizması veya mahkemenin bu güne değin, Diyanet İşleri Başkanlığı kararları, üniversitelerin sosyal bölümlerinden anket temelli çalışmaları, hatta adli istatistiklerden dahi yararlanılmadığını müşahede etmekteyiz. Halbuki; özellikle mahkemeler, kamu idareleri ile bireyler arasında yoğun tartışma konusu olan ihtilaflarda karar oluştururken toplumun neler düşündüğüne ve neler istediğine bakmalı, bu konuya ilişkin bilimsel çalışmalara başvurmalıdır. Bu çalışmalara ve verilerine gereken önemin verilmemesi sorunları beslemeye devam etmektedir. Bu alanda az da olsa yapılan çalışmalar bulunmaktadır. Çalışma süremizin kısalığı nedeniyle, biz bu konuda yapılmış en yakın tarihli ve kapsamlı bir çalışma olan TESEV’in ‘Türkiye’de din, toplum ve siyaset” konulu çalışmasından alıntılar yaparak kamuoyunun bilgisine sunuyoruz.
Bu çalışmaya göre, vatandaşların %75’i “memuriyet dahil bütün alanlarda başörtüsünün serbest olması”ndan yanadır.
Türk halkının ve giderek Müslüman halkların yüzyıllar içerisinde başörtüsünü benimsedikleri ve yerel anlayışları ile birlikte örtündükleri açıktır. Dinin neyi emrettiğine ilişkin ise resmi bir karar merci vardır. O’nun dışındaki sözlerin hukuken bir değeri olmayacaktır.
TESEV çalışması, elbette ki Türk vatandaşlarının ne düşündüğüne ilişkin olarak önem taşımaktadır. Öte yandan, hakları engelleme gerekçesi yapılan kimi iddiaların yersiz olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Gerçekten de kamu otoritelerinin, toplumun taleplerinden öteye giden, aykırı kararlar alması demokratik toplumun gereklerine aykırıdır.
Burada özel uzmanlık gerektiren bir alan söz konusu olmadığı ve temel hakların uzmanlık alanı sayılmayacağı gerçeğini olası itirazlar için dile getirmek isteriz. Yine çoğunluğun iradesinin azınlık iradesini yok sayacağı itirazı da yersiz kalacaktır. Nitekim yapılan araştırmalar hoşgörünün ve azınlığa saygının toplumda yer eden bir karakter olduğunu göstermektedir. Şu halde, toplumsal gerçekliğe aykırı surette, kamu otoritelerinin kişisel mülahazalarının değeri olamamalıdır.
İncelememize konu sorunun temelinde yatan düzenleyici işlem bir Yönetmeliktir. Kılık kıyafet yönetmeliklerinin idare/yürütme ile ile çıkarıldığı bilinmektedir. Daha yönetmelikler çıkarılır iken yapılan yanlış, toplum dokusunun, resmi danışma merci olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, giderek temel hak ve özgürlüklerin ve sınırlamaya ilişkin anayasa yönteminin dikkate alınmamış olmasıdır. Bunları yapmayan kimi kamu görevlileri, yapılan yanlışları savunarak, örtünmenin dindeki yerine ilişkin fetva/kararlar vermektedir. Halbuki, dine ilişkin konularda resmi danışma merci Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Kişiler dini yorumlamakta özgür iseler de, kamu görevlilerinin resmi sıfatları ile başvurabilecekleri yer ilgili başkanlıktır. Başkanlığın kararları/fetvaları ise tarihsel anlayışa uygun olarak istikrarlı bir biçimde, örtünmenin dini bir emir olduğuna ilişkin olarak aynı mahiyettedir
KILIK-KIYAFETE İLİŞKİN MEVCUT DÜZENLEMELERİN
NİTELİĞİ
Kılık kıyafete ilişkin düzenlemeler hukukumuzda yönetmelikler ile yapılmıştır. Hatta, kılık kıyafete ilişkin yaptırımlar dahi yönetmelik ile düzenlenmiştir. Yukarıda anıldığı üzere temel hak ve özgürlüklerden kabul edilen kılık kıyafete ilişkin sınırlamaların Anayasa 13.madde uyarınca, yaptırımları ile güvenlik tedbirlerinin de Anayasa 38.madde uyarınca Kanun ile yapılması gerekmektedir. Aksi halde, temel haklara ilişkin böyle bir konuda düzenleme yapmak yetkisi yürütmeye bırakılmış olacaktır ki bu , demokratik devlet ve hukukun üstünlüğü prensipleriyle bağdaşmayacak surette polis devletinin tezahürü sayılmalıdır. Şu halde;
Mevcut örtü yasağı uygulaması, hukuka aykırıdır.
Raporun hazırlanmasına neden olan uygulama ise, sayın İstanbul Valisi’nin genelgesine dayanmaktadır. Asıl problemin, valilik Genelgesinin mevcut sorunu; “Cumhuriyetin temel niteliklerine, siyasi ve ideolojik grupların desteğine de sahip, bilinçli bir saldırı, kuralları keyfiyen tanımama” olarak kabul eden ve sorunun çözümünü asayişe dair yöntemlerde gören gayreti öne çıkarması, giderek “öğrenci ve velilerini, yapıp ettiklerinin sonuçlarından habersiz ve kendi hayatı hakkında karar veremez kişiler” olarak görmesinde yattığına inanmaktayız. Anılan yaklaşım tarzı, temel insan hakları kabullerine, giderek kamu makamlarının karar ve uygulamalarında tarafsız ,nesnel olmaları gerektiğine ilişkin ilkeye de aykırıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın temel haklar ve toplum gerçekliğini aşan bir tutumla keyfi nitelikte düzenlemeler yapamayacağı evrensel hukukun bir gereğidir. Şu halde, İstanbul Valiliği’nin, başını örten çocukları eğitim sistemine bilinçli saldırı da bulunmak gibi iddiaları yersiz olacaktır. Hele hele çocukları yasalara karşı gelmekle suçlaması hepten yersizdir. Yanlış bir idari işlemin itiraza uğraması kadar doğal bir şey yoktur. Nitekim Bakanlar Kurulunun motorlu taşıtlardan LPG’li olanlardan 5 kat fazla vergi alınmasını öngören kararı, özellikle esnaf kesimince açık ve fiili itiraza uğramış, Danıştay’a yapılan başvuru sonucu kararın yürütmesi durdurulmuştur. Yine köprü ve otoyol zamlarına bilinçli bir tepki yükselmiş ve yargı eli ile yanlış düzeltilmiştir.
İncelemeye konu sorun, dolaysız olarak temel haklara ilişkin bulunması nedeniyle gerçekten sınırlanması gerekiyor ise yasal bir düzenlemeye muhtaç olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Anayasanın 13 ve 38.maddesi birlikte değerlendirildiğinde bu sonucun kaçınılmaz olduğu görülecektir.
Anayasa 13.maddeye göre, temel hak ve özgürlükler hakkın özüne dokunmayacak şekilde yasa ile sınırlanabilir. Anayasa 38.maddeye göre ise suç ve cezalar ve güvenlik tedbirleri kanunla düzenlenir. Konumuz olan örtü yasağı yönetmelik ile düzenlenmiştir. Yine yasağın yaptırımı da yönetmelik ile tayin edilmiştir. Şu halde, anayasaya aykırı bir yönetmeliğin uygulaması söz konusudur. Gerçekten de, temel haklara ilişkin böyle bir düzenleme ancak yasa ile yapılabilecektir. Yasanın ise hakkın özüne dokunamayacağı açıktır.
Burada, sayın valilik genelgesinde değinilen Danıştay kararında ileri sürülen iddiaları da irdelemek gerekir. Mahkeme kararlarının, bir davanın taraflarınca tartışılması ve delillerinin mahkemeye sunulması sonucunda, heyetçe değerlendirilerek oluşturulduğu açıktır. Ne var ki, Danıştay’ın anılan kararı, hukuki kriterlere uymamaktadır. Çünkü Danıştay, somut bir davada bir kişinin talebi üzerine karar vermektedir. Davanın davacısını aşar ve belirli bir toplum kesimini kapsar şekilde isnat içeren bir karar verilmesi hukuk mantığı ile bağdaşmaz.
“Okullarda sergilenen bu tutumun Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı bir dünya görüşünün simgesi olduğunu” kabul eden Danıştay dairesi, bu kabulünün gerekçelerini de ortaya koyması gerekir. Ki bu iddianın suç isnat eden bir tarafı da vardır. Davanın tarafı için bu isnat yapılır iken bir sabıka sorgulaması yapılmış ise bunu bilemiyoruz. Ancak böyle bir kabulün genelleştirilmesinin hukuki bir yanı olamaz. Yukarıda sosyal araştırmalara ilişkin değinmelerimizdeki nedenlerin, bu kararın yanlış temellendirilmesinin de nedeni olduğunu düşünmekteyiz.
Hukukta usulün önemi izahtan varestedir; ne var ki, özellikle Yüksek Mahkemelerin usul hatası yaptığı yerlerde, toplumdaki tartışmaların hal yeri olan yargı yerlerinin tartışmanın tarafı gibi algılanma tehlikesi yanında, tartışmaların devamına neden oldukları gözlenmektedir. Örneğin, Anayasa Mahkemesi 1991 yılındaki 2547 sayılı YÖK yasasının ek 17. maddesine ilişkin kararında yasa koyucu gibi davranarak, yasanın uygulamasının nasıl olacağını ve yasanın neleri kapsamayacağına değinen bir yorum kararı vermiştir. Anayasaya 153.maddesine göre mahkemenin böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Şu halde, ulusun iradesini kullanan organ TBMM eli ile çıkarılan, üniversitelerde kılık kıyafeti serbest bırakan yasanın ek 17. maddesine rağmen, temel bir hakkın kullanımıyla ilgili üniversite idarecileri ile öğrenciler arasında, yasağa ilişkin tartışmalar devam etmektedir.
YÜRÜRLÜKTEKİ MEVZUATA AYKIRILIKLAR
Soruna ilişkin anılan uygulamalar, hukuka aykırı surette işletilen yönetmeliğe de aykırı görülmektedir. Şöyle ki, Mevcut kılık kıyafet yönetmeliğine aykırılığın öğrenci Ödül ve Disiplin Yönetmeliğindeki karşılığı 17-a-5 maddesi uyarınca “uyarma ve kınama cezası”ndan başkası değildir. Tekerrür halinde ise ancak kısa süreli uzaklaştırma cezası verilebilecektir. Her bir tekerrür de bu cezanın artırılamayacağı Danıştay’ın yerleşmiş içtihatları ile açıklığa kavuşmuştur. Ne var ki, disiplin/ceza alanında yorum ile ceza tayin edilemeyeceği açık bir yasa kuralı (TCK 1) ve evrensel bir hukuk ilkesi olmasına karşın çeşitli yorumlarla, okuldan tasdikname ile uzaklaştırma kararı verilmektedir.
Yine edinilen bilgiye göre, Okul Disiplin Kurullarının verdiği Okuldan tasdikname ile uzaklaştırma cezasına yönelik, İlçe Disiplin Kuruluna yapılan itirazlar, gerekçe gösterilmeden, İl disiplin kurulunca karşılanmaktadır. Burada öğrenci ve velisinin itiraz yollarından birisi eksiltilerek, savunma hakkı kısıtlanmaktadır. İdarenin usul güvenliğini yok etmesi hiçbir şekilde kabul edilemez bir tutumdur.
Disiplin Kurullarınca yapılan inceleme, karar tebliği vb. bir çok hususta açık usul hataları yapılmaktadır. Kimi yerde bu hataların kasdı mahsusla yapıldığı kanaatimizi güçlendiren uygulamalar bulunmaktadır. Örneğin, bir soruşturma kararı tebliğ edilip kesinleşmeden ikinci soruşturmanın açılması gibi.
Yine öğrencilerin okula alınmamasına değinen bir hukuk kuralı bulunmamasına karşın, öğrencilerin gerçek muhatabı okul müdürleri yerine polisin muhatap kılınması bir hukuk skandalı, insan hakları ayıbı sayılmalıdır.
Öğrencilerin okula alınmaması, öğrenciye tasdikname verilmesi ve kısa süreli okuldan uzaklaştırma cezası verilmesi halinde mümkündür. Ancak bundan önce yönetmeliğin 48.maddesine göre, soruşturma açan makamın veya disiplin kurulunun kararı ile disiplin soruşturma süresince öğrencinin okula alınmaması kararı alınacak ve kararın tebliğini müteakip öğrenci okula alınamayabilecektir. Bu usule uyulmaması hukuk aykırılık oluşturup sorumluluk nedenidir.
Kaldı ki, Anayasa 13.madde yollaması ile 38.maddesi uyarınca, güvenlik tedbirleri dahi yasa ile düzenlenmelidir. Yani yönetmeliğin 48.maddesi de hukuka uygun değildir. Ne var ki, idarelerin anayasaya aykırı yönetmeliklere dahi uymadığı görülmektedir. Böylelikle öğrenciler fiilen cezalandırılmakta, okula alınmadıkları halde devamsızlıktan sınıfta bırakılmaktadırlar. Bu da savunma hakkının fiilen kısıtlanması anlamı taşımaktadır.
Yukarıda anılan hukuka aykırı, okula almama eyleminin uygulayıcısı güvenlik kuvvetleri olmaktadır. Güvenliğinden sorumlu bulundukları öğrencilere gereksiz şiddet kullanmaları, kelepçe takmaları, göz altına aldıkları çocukları okuldan uzak yerlere bırakmaları gibi tespitler yapılmıştır. Ki bunlar, ayrı ayrı suç teşkil etmektedir.(TCK.188,228,245,vs)
Gerek polisin uygulaması gerekse okul idarelerinin uygulamaları “Kanunsuz Emri yerine getirmek” anlamı taşımaktadır.
Okula girmek isteyen çocuk yaştaki öğrencileri kapıdan geri döndüren ve kötü muamelelerde bulunan kolluk kuvvetlerinin ve okul görevlilerinin uygulamalarına valilik genelgesini (emirlerini) gerekçe gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, gösterilen gerekçe kanunsuz emir mahiyetinde olmakla, sorumluluktan kurtulmak için yeterli değildir.
Anayasanın 137. maddesinde "kanunsuz emir" tanımı yapılmaktadır: "Konusu suç teşkil eden emir, hiç bir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse suç işlemekten kurtulamaz." Aynı şekilde Devlet Memurları Kanununun 11. maddesinde de "kanunsuz emir" aynı ifadelerle tanımlanmıştır.
Okula girmek isteyen öğrencilerin hukuki korumadan yararlanabilmelerinin yolu idarenin kanuna ve hukuka uygun davranması ile mümkündür. Sürecin bir hukuk süreci olması gerektiği, hukuk dışı fiili durum yaratmanın idare görevlilerinin sorumluluğunu doğuracağı açıktır.
BAYRAKLA İLGİLİ DÜZENLEMELER YÖNÜNDEN
Bayrak, ait olduğu toplum için maddi varlığının ötesinde, toplumun değerler bütününü sembolize eder oluşundan kaynaklanan özel bir önem taşımaktadır. Yaşadığı toplumun değerlerine saygı beklemek ise devletten önce diğer fertlerin haklı beklentisi olmalıdır. Ancak burada orta öğrenimdeki bir gencin başındaki örtüyü hukuka ve toplumun yüzyıllar içinde oluşan değerlerine aykırı surette yasaklamak ve bunun sonucunda bayrağa saygısızlık isnadında bulunmak, hukukun evrensel kurallarından olan ve Medeni Kanun 2. maddede tanımını bulan iyi niyet kuralları ile bağdaşmaz. Şöyle ki;
Gerek yasama, gerekse düzenleyici işlemler yapma yetkisi bulunan kurum görevlileri, herhangi bir düzenleme yapar iken mutlak takdir hakkına sahip değillerdir. Kural koyucular, Evrensel hukukun ve toplumsal değerlerin gösterdiği alanda düzenleme yapabilirler. Çünkü esas kural koyucu olan bizzat toplumun kendisidir. Asıl ve asil olan toplumun kendisidir. Kamu görevlileri ise, temsilen, vekaleten kamu işlerini görmektedirler. Öyle ise, temsilciler asilin arzusu hilafına düzenleme getiremezler. Kaldı ki, düzenleme getirilen konu özel bir uzmanlık alanı olmayıp, toplumun direkt yaşam alanı ile ilgilidir. Gerçekten de, bağımsızlık sürecinde atalarımız, analarımız başlarını örtmekte idiler. Bu gün de örtmeye devam etmektedirler. Başı açık ile örtülü arasında bir sorun yoktur. Toplum, ayrık yanları ile barış ve uyum içerisinde yaşamanın yolunu yeni bilmiş değildir. Bu yüzyıllardır böyledir.
Yukarıda verdiğimiz bir örneği tekrar hatırlatmak istiyorum; bir gelinlik mağazasına gidildiğinde görülür ki, başı açık gelinlik modelleri yanında başın örtülü olduğu gelinlik modelleri de vardır. Gelinlik toplumumuzda bir çok genç kızın rüyasını süslemektedir. Toplumumuzdaki bir çok genç kızın rüyasını siyasal nitelikte, suç amacıyla görmeyeceği dikkate alındığında, ileri sürülen yakıştırmalar havada kalacak, ciddiye alınmayacaktır.Öyleyse, kural koyucuların toplumun yüzyıllar içinde oluşan haklı ve meşru talepleri hilafına getirdikleri düzenleme sonucunda yapılan bayrağa saygısızlık isnadı doğru olamaz. Belki toplumun iki değerinin çatışır hale getirilmesi bayrağın sahibi topluma saygısızlık addedilmelidir.
Yukarıda anılan gerekçeler ile hukuka aykırı düzenlemelerin, ülkemiz medyasını da elinde bulunduran kimi güçlerin, ülkenin, toplumun kaynaklarını tükettikleri, halen de tüketmeye devam ettiğini görmekteyiz. Bu süreçte, toplumun sorun kabul etmediği hususlar kaşınarak, yoğun bir propaganda ile sorun haline getirilmek istenmektedir. Giderek yasama organının düzenleme yetkisi dahi işlevsiz hale getirilmektedir. Bunlar ileri sürüldüğünde ise, sorumlular gerçeğin ifade edilmediğinden bahisle kendilerinin devleti koruduklarını söylemektedirler. Halbuki görevlilerce yapılan yanlışların neticesinde, halk bir bütün olarak ekonomik yönden fakirleşmekte, bilim, fikir, sanat, siyaset üretilememekte ve günümüz dünyasında bulunduğu yerden hoşnut olamamaktadır. Hal böyle olunca, yetki kullananın sorumluluktan kaçmak için ürettiği bahanelerin ciddiye alınmayacağı kuşkusuzdur.
Kılık kıyafet hususunda da siyasal sorumluluk, hukuka aykırı düzenlemeler altında imzası bulunan hükümete ait bulunmaktadır. Gerçekten demokratik yönetime inanan bir hükümetin toplum talepleri dışına çıkan ve değerler çatışmasına yol açacak bir düzenleme yapmaması gerekir. Hükümetlerin toplumun ihtiyaçlarını barışçıl, çatışmasız surette çözmesi gerekmektedir. Hükümet, önündeki bu sorun ile çetin bir hukuk sınavından geçmektedir.
Sayın Yargıtay Başkanının (Yargıtay 4.Hukuk dairesi 1999/617 E. 1999/2108 K. 3.3.1999 T. İlamı) belirttiği üzere ”Üçüncü bin yıla girerken, Türkiye’yi çetin bir hukuk sınavı beklemektedir. İnsanları özgürleştiren bir hukuk anlayışını uygulamaya yansıtamamış bir Türkiye, yasalarını benimsediği ülkelerin gerisinde kalmaya yargılı bir ülkedir. Böyle bir durum elbette ki ülkenin yararına olamaz. Türkiye özgürlükler/haklar sorunlarını çözerek üçüncü bin yıla girmelidir.”
SONUÇ
1- Ülkemizde kılık-kıyafete ilişkin Kanuni düzenlemelerin hiç birisinde bayanların başlarını örtmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. İleri sürülen devrim yasalarında da yasaklayıcı bir hüküm bulunmamaktadır.
2- Bayanların başlarını örtemeyeceklerine ilişkin düzenlemeler Yönetmelikler ile yapılmıştır. Gerek devlet memurları, gerek üniversite öğrencileri, gerekse orta öğrenim öğrencilerinin kılık kıyafetine ilişkin yönetmelikler ile yapılan düzenlemelerin konusu, temel haklara ilişkin bulunması nedeniyle, Anayasa 13 ve 38., Türk Ceza Kanunu 1.ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 7.maddeler hükmünce ancak Kanunla düzenlenebilir.
3- Memurlara ilişkin yönetmeliğin yasal bir dayanağı dahi bulunmamaktadır.
4- Temel haklara ilişkin yapılacak düzenlemeler, Anayasa 13.maddesindeki “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir” hükmüne uygun olarak yapılmalıdır. Memurların ve öğrencilerin başlarını örtmelerini engelleyecek hukuki / haklı bir neden bulunmamaktadır.
5- Bayanların örtünmesinde getirilebilecek yasal sınırlama ancak, kimliğin belirlenmesi amacına yönelik olarak yüzün görünmesi ile ilgili olabilir.
6- Kılık-kıyafete ilişkin mevcut yönetmeliklerin hukuka aykırılıkları nedeniyle uygulanmamaları gerekir. İdarenin hukuk hakimiyetini sağlama iddiaları yersiz kalmaktadır. Temel bir hakkı yönetmelikle düzenleyerek vatandaşları hukuka karşı gelmekle suçlamak iyi niyet kuralları ile bağdaştırılamaz. Vatandaşların ilgi duyduğu konuların başında bunca alın terine karşın zenginleşilememesi, bilim, sanat , siyaset üretilememesi ve mutlu olunamaması gelmektedir. Bu yönlerin hesabını veremeyen İdarenin iyi niyetle ve hukuka uygun surette, temel haklara ilişkin konularda keyfi düzenlemeler yapmaması gerekmektedir.
7- Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın kararları hukuk ilkelerini gözetmeksizin, soyut gerekçelere dayanmaktadır. Soyut gerekçeler ile ulaşılamayacak hüküm bulunmayacağı açıktır. Soyut anlamda kullanılan laiklik ilkesi dahi bu kararların gerekçesi yapılamaz. Laiklik tamamen hukuk tekniği ile ilgili bir kavram olup bir inancın yada tercihin karşısında ayrı bir tercih olarak kullanılamaz, dayatılamaz. Hukuk usulünün ve ilkelerin ihmali ile verilen kararlar yargıya olan güveni önemli ölçüde azaltmakta ve yargının tarafsızlığına gölge düşürülmektedir.
8- İmam hatip Liselerindeki mevcut uygulama da, yukarıda anılan ilkelere açıkça aykırı olmaktadır. Konunun tevhidi tedrisat veya laiklik ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
9- İstanbul valiliğinin genelgesindeki öğrencileri ve velilerini suçlayan ifadeler idarenin tarafsızlığı, nesnelliği ilkesine aykırı bulunmaktadır.
10- Okul idarelerinin öğrencileri okul binasına dahi almama tutumu, hukuka aykırı sayılan yönetmeliklere dahi uygun değildir. Öğrencilerin okul binasına alınmaması TCK 188.maddede yazılı eğitim hakkını engelleme suçunu oluşturmaktadır. Öğrencileri okul binasına almayan okul idareleri ve polisler kanunsuz emri yerine getirmekle sorumluluk altındadırlar.
11- Öğrencilerin ellerine kelepçe takılması, okul önünden alınarak başka bir yere bırakılmaları, kanunsuz uygulama, kanunsuz gözaltı olması nedeniyle ayrıca cezai ve hukuki sorumluluk nedenidir.
12- Gerçekten de idarenin bu tasarrufları sonucunda ülkemizde yaşayan her insan, gelen her iktidarın ya da ideolojik eğilimin etkisi ile esecek rüzgârların kendisini işinden ve aşından edebileceği, yaftalayabileceği duygusuna kapılabilmektedir. Bu da devlete olan güveni ortadan kaldırmaktadır. İnsanlar egemen olanın hukuk değil de “güç” olduğunu düşünmeye başlamaktadırlar. Kurallar, kural koyucunun amacının dışında, kanunun lafzı ve ruhu ile anlattığının dışında, güne bağımlı ve keyfiyen yorumlanıp uygulanmakta, ülkede kurala inanç, güven bırakılmamaktadır. Hukuka inancın yitirildiği bir ülkede ise, toplumu bir arada tutacak tüm yapı malzemeleri tahrip edilmiş demektir.