Yurt İçi Raporlar

İHK HAKKINDA KÖŞE YAZILARI

  KÖŞE YAZILARI

Cinnet - Etyen Mahçupyan

Deliren kişi delirdiğini bilir mi acaba? Bazı otobiyografiler bunun mümkün olduğunu gösteriyor... Bazı insanlar salt kendi zihinleri üzerine yoğunlaşarak bu süreci fark edebiliyorlar. Ancak bunlar istisna. Kişinin delirmekte olduğunu anlaması açısından pratik etkenlerden biri etraftaki insan sayısının fazlalığı.
Çünkü zihninde bir başkalaşım yaşayan kişi, belirli olaylar karşısında kendisini diğerleriyle mukayese etmeyi de ister istemez sürdürüyor. Delirme bilincini üretmekte yeterli olmasa da, mukayese imkanı önemli bir avantaj. Aksi halde, yani örneğin tek bir insanla birlikte yaşamakta iseniz, sizin değil diğerinin deli olduğunu düşünme ihtimali çok daha artıyor.

Kısacası delilik belirli bir olaya genelin dışında tepki vermekle son derece bağlantılı. Deliliği başka türlü fark etmenin neredeyse imkansız olduğunu söyleyebiliriz.Dolayısıyla tersten söylersek, eğer bir topluluk hep birlikte delirirse, bu deliliği 'içerden' anlamamız artık pek mümkün olmaz. Muhtemelen 'biz delirdik' diyenlerin 'deli' olduğuna hükmedilerek hayat devam eder...

Cinnet durumu, yayıldıkça normalleşen bir özelliğe sahip. Çünkü topluluklar sağlıklarını genellikle ortak ideolojik kıskaçların altında ufalanmanın sonucunda yitiriyorlar.Böylece sağlıksızlığa işaret edenleri ideolojik olarak mahkum etmek kolaylaşıyor. Onlar satılmış, hain vesaire oluyorlar... Sağlıksızlığı vurgulamalarının nedeninin düşmanlarla olan bağlantılar olduğu söyleniyor... Ve bu sayede cinnet artarak devam ediyor.

Türkiye de halen çok yönlü bir cinnet yaşıyor. Örnekler çok ama bir tanesi artık iyice patetik boyutta: Başörtüsü... İnsanların üniversitelere, okullara alınmamasını geçtik; başörtülüler şimdi hastanelere, düğünlere, konserlere de alınmıyor!

Son örnek geçenlerde merhum Rıfat Ilgaz'ın eşi Afet Ilgaz'ın başına geldi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Oditoryum'unda her yıl tekrarlanan ve girişi serbest olan üniversite korosunun konserine Afet hanım başörtülü olduğu için alınmadı. İşin ilginci Ilgaz'a giremeyeceği, 'giriş serbesttir' yazan kapının önünde yarım saat bekleyip arkadaşlarıyla buluştuktan sonra tam içeri girilirken söylenmesi. Anlaşılan Rektör Alemdaroğlu'nun talimatı öyleymiş. Afet hanım ise bütün saflığıyla "Oğlum daha önce niye haber vermedin de beklettin beni" demiş. Daha sonra da olay çıkarma ve ısrar etme taraftarı olmayıp "bunda da bir hayır vardır" diyerek evine dönmüş.

Sonradan fikri sorulduğunda ise şöyle demiş: "Bu tahlil edilmesi gereken bir şey. Neden böyle oluyor? Maksat ne? Konseri izleyecek olanlar ve olmayanlar neye göre tasnif ediliyor? Bir suçlu, bir katil gelse bu mekana girmek istese girer; ama ben bunca yıllık eğitimime, birikimime, verdiğim emeklerime rağmen giremiyorum. Vatan sevgisi falan para etmiyor. Üstelik benim çok iyi bir müzik eğitimim var. Vakit geçirmek için gitmedim oraya..."

Afet Ilgaz 65 yaşında. Konser salonunun kapısında bekletilip içeri alınmayan kişilerden sadece biri. Bu kişiler giderek azalıyor... Başörtüsü takanlar azaldığı için değil; başörtülüler boşu boşuna konser kapılarında beklememeyi tercih ettikleri için. Böylece biz de konser kapılarında giderek daha az 'hadise' ile karşılaşacağız. Belki de bu bizi giderek sağlıklı olduğumuz vehmine sürükleyecek. Oysa yakında konserlerde hep biz bize kalıp, farklı olanı gözden kaçıracağız. Kendi ideolojik kıskaçlarımızın ufaladığı ruhsal dünyamızda ortak bir cinneti normalleştirmeyi 'sağlık' sanacağız. O konser günü bu uygulamayı duyarsızca, çaresizce ve hatta yüzlerinde üzüntüyle seyredip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi konser izleyenlerin; komşu Yahudileri toplayan Nazi delikanlılarına araladıkları perdeden bakmakla yetinen iyi niyetli Almanlara ne kadar mesafeleri kaldı dersiniz?

www.haysiyet.com


Kamusal alanın yeni yasağı:
Dini (İslamî) nedenlerden dolayı peruk takmak suç

Fatma Karabıyık BARBOROSOĞLU / 10.05.2002

Ahmet Taşgetiren 30.04.2002 Yeni Şafak Gazetesi'nde yayınladığı yazısında hayatını peruklu olarak sürdürmek zorunda kalan kadınların ve genç kızların hislerine tercüman oluyordu. Ne peruk takıyorlar diye bir suçlama vardı yazıda ne de keşke herkes peruk taksa manasına gelen bir ima. Empatik bir yaklaşım içinde hayatı peruk takarak sürdürmenin, kendi bedeni içinde kendisi olarak yer alamamasının acılarını dile getiriyordu yazı.
01.05.2002 tarihli Milliyet gazetesinde Necla Nazır ile yapılmış röportajda ise sıkı bayan gazetecinin, Necla Nazır'ın başındaki peruğu dini nedenlerden mi yoksa din dışı nedenlerle mi taktığının izini sürmesi verildi. Röportajı yapan, Necla Nazır'ın tesettür nedeni ile peruk takmadığını söyleyen sözlerini gayet alaylı bir dille "Saçı sahte ve galiba solcu" başlığı ile verdikten sonra, üstelik bu röportaj yüz yüze gerçekleşmişken eksik kalan yerler tamamlanmak üzere telefonla yeniden arıyor Necla Nazır'ı. "Röportajda belli etmediniz ama kafanızdaki peruktu değil mi? İnanarak örtünen bir insan başını açmaz."
İnanarak örtünen bir insan başını açmaz ibaresi "İslami medya" diye adlandırılan kesimin yazarlarından biri tarafından gelseydi savcılık derhal duruma el koyardı. Bu ibarede inananların başı örtülü olduğu, başı açıkların inançsız olduğu vurgulanıyor iddiasıyla. Malum Türkiye'de son yıllarda söylenenler önemli değil, söylenenin kim tarafından söylenmiş olduğu önemli. Bu işin bir boyutu.
Esas önemli olan tarafı şudur ki, başörtü yasaklarına canı gönülden destek verenlerin "bu noktada yapılacak bir şey kalmadı temizlenecek yeni alanlar bulmalıyız inanmışlığı" içinde peruğu dini nedenlerden dolayı takanlar/takmayanlar avına çıkmış olmalarıdır. Zevkler ve renkler moda olduğu zaman tartışmasız "özel alan" olup bol frikikli defilelerle "çıplaklık estetik boyut" içinde empoze edilirken sular kıpırtısız. Ama başa takılan peruk örtmek üzere mi, yoksa daha güzel görünmek üzere mi başa takılmaktadır? Üstelik peruk başörtüsüyle ortak bir fiile "takmak" fiiline sahip olduğuna göre ortak amaca hizmet edip etmediği derhal aşikar kılınmalıdır.
Dinin "ameller niyetlere göredir" hükmünü laik kamu sonuna kadar benimsemiş görünüyor. "Giyime ve aksesuara özgürlük" niyet noktasından değerlendiriliyor. Modaya uymak ve çekici olmak için her türlü giyim serbesttir. Ahlaka ya da dine aykırılığı noktasından değerlendirilemez. Fakat giyim ve aksesuar moda kastıyla değil de Allah korkusuyla şekillendirilirse kamusal alanın turnosol kağıtları görevlerini yerine getirmek üzere emre amade hazır beklemektedirler.
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Kampüsü'nde ideolojik olarak peruk takmak yasak ilan edildi. YÖK Musevi öğrencileri dini bayramlarında izinli sayan bir genelge yayınladı. Bilindiği gibi dindar Yahudi erkekler başlarına şapka takarken dindar Yahudi kadınlar da peruk giyiyor. Yakında şöyle bir ibare mi göreceğiz: "Musevi öğrencilerin üniversite kampüsünde peruk ve şapka takmaları serbesttir. İslami esaslardan dolayı peruk ve şapka takmak yasaktır." Dindar Yahudiler sadece dindar Yahudi'dir. Dindar Müslümanlar ise fundamantalist. Minare çalmak için kılıf hazırlamaya gerek yok. İsmi koyan kazanıyor. Fundemantalist olmadığınızı ispat etmek üzere her gün bir parça daha dini hükümlerin emir ve yasakların dışına çıkmak zorundasınız.

fbarbarosoglu@yenisafak.com


Başörtüsü ve Bostancıoğlu


Nazlı ILICAK / 11 Nisan 2002

İstanbul Üniversitesi, Marmara Oteli'nde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Luzius Wildhaber ve mahkemenin yargıcı Rıza Türmen'in de katıldığı bir toplantı düzenledi. Gazete haberine göre (10 Nisan 2002 Hürriyet) bu toplantıya gelen başörtülü genç kızların salonun dışına çıkarılmaları, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu tarafından isteniyor. Wildhaber ve Türmen, o genç kızların toplantıya iştirak etmesinin kendilerince bir mahzuru bulunmadığını açıklayınca, rektör Alemdaroğlu salonu terk ediyor.
Böylece AİHM Başkanı ve yargıcı, başörtüsü karşısındaki bu ayırımcı ve otoriter tavrı, bizzat kendileri müşahade etmiş oldular. Önlerine, başörtüsü konusunda yüzlerce dava gelecek. Herhalde Marmara Oteli'ndeki kızların rektör tarafından nasıl aşağılandığını hatırlayıp, onur kırıcı olduğu kadar, din ve vicdan hürriyetine darbe vuran bu gidişata dur deme kararlılığını gösterirler.
Gizli oylama : Diğer bir gelişme, Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu'na ilişkin. Anayasa değişikliğinden sonra soruşturmalar için benimsenen gizli oylamanın yararı görüldü. Bostancıoğlu hakkında 209'a karşı 230 oyla "soruşturma açılsın" kararı çıktı. İktidar kanadından 41 milletvekili oylamaya katılmadı. 80 kadar iktidar milletvekili de Bostancıoğlu'nun aleyhine oy kullandı.
Milli Eğitim Bakanı hakkındaki soruşturma önergesinin fitilini, bazı İmam Hatip Okulları'nda yaşanan feci olaylar ateşledi.
Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonu, başını açmak istemeyen İmam Hatipli genç kızların tutuklandığını, ebeveynlerinin kötü muameleye maruz bırakıldığını yerinde tesbit etmişti. Ama bir sorumlu bulunamamıştı. Çünkü emrin, İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından verildiği belirtiliyor; Anaplı İçişleri Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen'e bağlı olması gereken valinin, İçişleri Bakanı'nın sözünü dinlemediği öne sürülüyordu.
Aslında, Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki milliyetçi kadroları tasfiye ettiği belirtilen Bostancıoğlu'na, sağ partilerin tümünün antipatisi vardı. Mesele sadece başörtüsüyle sınırlı değildi; ama kadrolaşmanın yanı sıra, başörtüsüne karşı militan tavrı da, soruşturma önergesinin kabulünde rol oynadı.
İnsan Hakları İnceleme Komisyonu'na Bostancıoğlu'nun gönderdiği yazı, yalan yanlış bilgilere istinaden başörtüsü yasağını savunuyordu. Bostancıoğlu başörtüsü yasağını –hiç ilgisi bulunmamasına rağmen– Atatürk döneminde çıkarılmış bir kararname ve iki kanuna dayandırıyordu.
Atatürk'ün kararnamesi : 5 Eylül 1341 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan "Bilumum Devlet Memurları Kıyafetleri Hakkında Kararname", adından da anlaşılacağı üzere, devlet memurlarının kıyafetini düzenliyordu: "Ordu ve donanma mensuplarıyla, ilmiye sınıfına mensup olanlardan ve hükkâm gibi kıyafetleri devletçe sureti mahsusada tayin edilmiş bulunanlardan maada, bilumum devlet memurlarının kıyafetleri, dünya yüzündeki medeni milletlerin müşterek ve umumî kıyafetlerinin aynıdır. Yani gündüz ve gecenin muhtelif vaziyetlerinde ve resmi merasime göre giyilmek üzere muhtelif elbiseler ve şapkadır. Binalar dahilinde baş açık bulunmak kaidedir. Selâm teatisi baş işareti ile olur. Binalar haricinde selâm teatisi şapka ile olur.
Alelumum halk, ordu, donanma ve ilmiye sınıfına mahsus elbiseleri giyemezler. Fakat devlet memurlarının kıyafetleri, bilumum sınıf halk tarafından, aynen veya hali mesailerine mutabık surette kabul olunabilir."
Yukarıdaki kararnamenin İmam Hatiplilerle veyahut üniversitelere giden genç kızlarla bir ilgisi yok. Sadece, ordu ve donanma ile din adamları ve hâkimlerin haricinde kalan devlet memurlarının kıyafetleri bu kararnameyle düzenleniyor. Ayrıca halkın isterse, kılık kıyafetleri özel kanunlarla tayin edilmiş asker, ulema ve hâkimler haricindeki devlet memurlarına benzer bir biçimde giyinebileceğini öngörüyor.
Memura bir mecburiyet getirilmekte, halk ise serbest bırakılmakta.
Şapka Kanunu : Gelelim, Bostancıoğlu'nun başörtüsü yasağına dayanak yaptığı Şapka İktisası Hakkındaki Kanun'a: "Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ve idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup, buna münafî bir itiyadın devamını hükûmet men'eder." (Kabul tarihi: 25.11.1925)
Cumhuriyet döneminde, kıyafeti düzenleyen ilk kanun budur ve şapka ile ilgilidir. Dikkat ederseniz, fevkalâde itinalı bir dil kullanılmış ve mecbur tutulanların devlet memurları ile TBMM üyeleri olduğu izlenimini verecek şekilde metin kaleme alınmıştır: "Türk milletinin benimsediği, giydiği şapkayı, memurlar ve milletvekilleri de giymek zorundadır. Türk halkının umumi serpuşu şapkadır" sözleri, mükellefiyetin halka değil, memurlara yüklendiğini gösteriyor.. Atatürk, bir dayatma havası vermemeye itina etmiştir. Ayrıca kanunun, genç kızların başörtüsüyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Zaten Atatürk, kadınların kıyafetiyle ilgili hiçbir kanun çıkartmamış, hiçbir kararname yayınlamamıştır.
Bazı kisvelerin yasaklanması :"Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun" da, Bostancıoğlu tarafından başörtüsü yasağının dayanağı yapılıyor. Oysa bu kanunda başörtüsüyle ilgili bir hüküm yok: "1-Herhangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar, ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde, ruhanî kisve taşımaları yasaktır. Hükûmet, her din ve mezhepten münasip göreceği yalnız bir ruhaniye, mabed ve ayin haricinde dahi ruhanî kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsaadeler verebilir.
İzcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve kulüp gibi heyetler ve mektepler, mahsus kıyafet, alâmet ve levazım taşımak istedikleri zaman, yalnız nizamname veya talimatname ile muayyen tiplere uygun kıyafet, alâmet ve levazım taşıyabilirler."
Kanunun son kısmında, Türklerin veyahut yabancıların, askerlik ve milis teşkilâtı kıyafetlerinin benzerlerini giymeleri yasaklanıyor. Yabancı devletleri temsilen gelenlerin resmi üniformalarını giyecekleri alan sınırlanıyor.
Yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun'un" 1'inci maddesi, tamamen ruhban sınıfını (papazları, rahiplerin, rahibeleri) ilgilendiriyor. Bizim üniversiteli genç kızları kapsamıyor.
İkinci madde ise, özellikle spor ve izcilik gibi faaliyeti olan kulüplerin üniformalarını belirli kurallara bağlıyor. Hiçbirinde başı açık, kapalı tartışması yapılmıyor. Çünkü söz konusu kanunun başörtüsü ile ilgisi bulunmuyor. Demek, yasağı savunmak için Bostancıoğlu'nun devrim kanunlarına dayanmasında hiçbir hukukî temel yok.
Tek dayanak: Yönetmelik : Bostancıoğlu, İnsan Hakları İnceleme Komisyonu'na verdiği raporda "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun, öğrenci ve memurların kıyafetini belirlemiş" diyor. Üniformayı bazı şartlara bağlamaktan başka, başörtüsü yasağı koymuş mu? Ona bakacaksınız.
Öğrenciler devlet memuru değildir. Ruhban sınıfını da temsil etmezler. Dolayısıyla ne "Şapka İktisası Hakkında Kanun'dan" ne de "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun'dan" yola çıkarak bu yasağa Atatürk döneminde bir "meşruiyet" bulamazsınız. Tek dayanak, Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevlilerle Öğrencilerin Kılık Kıyafetine İlişkin Yönetmelik (22.7.1981) ve Anayasa Mahkemesi kararları.
Oysa Yüksek Öğretim Kanunu'nda kapı gibi bir madde var: Ek 17'nci madde. Bu madde, kanunlara aykırı olmayan her türlü kılık kıyafet serbesttir demekte. Anayasa Mahkemesi bu maddenin, başörtüsünün serbest olduğu anlamına gelmediği şeklinde bir yorum yapıyor. Böylece Meclis'in iradesine ters düşerek ve Anayasa'nın 153'üncü maddesini çiğneyerek yeni bir hüküm ihdas etmiş oluyor.
Kanun mu geçerli? Yoksa yorum mu?
Ve bir başka soru: Kanunda mevcut olmayan bir yasak, -öğrencilerin kılık kıyafetine ilişkin düzenlemelerde görüldüğü gibi– yönetmelikle konulabilir mi? Bostancıoğlu'nun hakkında soruşturma açılması, onun zihniyet ve görüşünün Meclis'in bugünkü yapısı içinde bile makul ad'edilmediğini gösterdi. Başörtüsü yasaktır diye bir kanunu bu Meclis'ten çıkarın bakalım. Ancak o zaman haklı olursunuz. Ama tüzük değişikliği ile hanım milletvekillerine, başörtüsü yasağı getireceklerdi. Ona da muvaffak olamadılar. Çünkü milletvekilleri eninde sonunda millete hesap vereceklerini biliyorlar. Bostancıoğlu 12 Eylül cuntasının yönetmeliği ile başörtüsü yasağını savunuyor. Tek dayanağı bu. Çünkü demokrasilerde ne böyle bir kanun çıkar, ne de yönetmelik.

nilicak@yenisafak.com


Ölümü gösterip sıtmaya razı etme kanunu


Mustafa KARAALİOĞLU / 27.03.2002

İktidarın "muhalif" ortağı ANAP, başörtüsünün imam-hatip liseleri ve ilahiyat fakültelerinde serbest bırakılmasını sağlayacak bir yasa tasarısı hazırlığı içerisinde. Meclis'te halen kanunlaşmayı bekleyen ve herbiri ANAP'ın teklifinden daha geniş haklar öneren, en azından sadece ilahiyatlarda değil bütün üniversitelerde başörtüsü serbestliği isteyen kanun değişikliklerine bir yenisi daha eklenmiş bulunuyor. Dün, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül ile bu konuyu görüştüm. Gül, "Bir adım ama samimi çözüm için Anayasa değişikliği yapmak gerekiyor. Madem uzlaşma var o zaman başörtüsü sorununu ebediyyen kaldıracak bir çözüm üretelim" diyor. Abdullah Gül, olaya sadece bir siyasetçi gibi değil, kızı önümüzdeki yıl üniversiteye başlayacak bir baba olarak da bakarak kaygı duyuyor.
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcı Veysel Candan ise teklifi ciddi bulmuyor. Candan, "Zaten imam-hatiplerde başörtüsünü yasaklayan bir kanun yok. Yasak yönetmelikle uygulanıyor, kaldırırsınız bunları olur biter" diyor.
Genel olarak, iki partide de "Daha iyisi için uğraşalım ama bu tasarı kanunlaşırsa da hiç yoktan iyidir" havası egemen. Akıbetin ne olacağı, hatta tasarının hazırlanıp hazırlanmayacağı bile belirsiz ama, Türkiye'nin gündeminden hiç inmeyen başörtüsü sorununun Ankara'nın gündemine bir kez daha oturmak üzere olduğu kesindir.
Gerçek şu ki, bugüne kadar olanlara; kulak tıkayanlar için bile artık bıçağın kemiğe dayandığı noktaya varılmış bulunuyor. Tabiî, bıçak kemiğe dayandığında da sorunu bütünüyle çözecek bir düzenleme değil, bıçağı tehlike bölgesinden uzaklaştıracak bir ayarlama ile yetiniliyor.
İsteyen her öğrencinin, her çalışan kadının ve kendisini ancak bu kıyafetle "kadın ve dindar" hisseden her hanımın, en tabiî ve en tartışmasız hakkı olan başörtüsü, şimdi sadece ve yalnızca dini eğitim veren okullara hapsedilecek bir detaya dönüşmek üzeredir.
Başörtüsü, sadece dini eğitim veren okullarda yani başörtüsü ile girilebilecek mekanların belki de binde birinde ve başörtüsü kullanmak isteyenlerin belki de onbinde biri için serbest olacak; ülkenin geri kalanı "yasaklı bölge" olarak tescillenmiş olacaktır.
Sözümüz tabii ki ANAP'ın niyetinden dışarı –ki zaten bu zihniyet Meclis dışındadır- ama bu, "din"in din okullarıyla sınırlı olduğunu düşünen zihniyetin zayıf bir idrakin ve dine mesafeli bir aklın ürünüdür. Devlet eliyle başörtülülere yıllardır ölüm gösterilmiş şimdi de siyaset marifetiyle sıtmaya razı edilmeleri istenmektedir. Ancak, yakın tarihteki tecrübelerimiz bize "sıtma"ya razı olmanın bile baskıyı defetmeye yetmeyeceğini göstermektedir.
Hatırlayalım... 1989 yılında Meclis'in kabul ettiği ve "dini inançlardan dolayı böşürtüsü kullanmak serbesttir" mealindeki bir kanun Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmişti. Ardından Meclis, bu kez de "yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla üniversitelerde her türlü kılık kıyafet serbesttir" şeklinde bir kanun çıkardı. Bunu reddetmesi mümkün olmayan Anayasa Mahkemesi, başörtüsüne de karşı olduğundan kanuna itiraz etmedi ama; şimdi Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer'in öncülüğünde bir grup üye, akıllara zarar bir Anayasa ihlali yaparak ve kendisini "kanun koyucu" gibi addederek gerekçeye, "bu kanundan üniversitelerde başörtüsünün serbest olduğunun anlaşılmaması gerektiği" şerhini yazdı. İşte, bugün üniversitelerdeki başörtüsü yasağı bu Anayasa ihlali üzerinden sürdürülmektedir.
Tasarı kanunlaşırsa bile, olacak olan yine budur. Her kritik noktada özgürlüklerin genişlemesi değil kısıtlanmasından yana tutum takınan Anayasa Mahkemesi büyük bir ihtimalle bu kanunu da reddedecek ve bu kez ortaya başörtüsünün hiçbir yerde kullanılamayacağına dayanak teşkil edecek yeni bir gerekçe çıkmış olacaktır.
Burada, tarım alanlarının sulanması hakkında bir kanundan söz etmiyoruz. Bu başörtüsü meselesidir ve bu ülkede başörtüsünü sosyal hayatın bütün tezahürlerinden silip atmaya kararlı olan, bunun için de yüksek yargı ve bürokrasiyi sonuna kadar seferber eden bir irade vardır.
Başörtüsü meselesi; "bu yasağın arkasında hangi güç var?" sorusuna vereceğimiz ilk cevaptaki kurumun kimliğinde odaklanmıştır. Bu kurum, yasakla arasındaki bağı kopardığında başörtüsü serbest olacaktır.
mkaraalioglu@yenisafak.com



'Peruk' almaz mıydınız?


Kürşat Bumin / 18 Mart 2002

Önümde bir yazı duruyor. Hürriyet'ten Tufan Türenç'in "Türbanlı genç kızın iç dünyası..." (11 Mart) başlıklı yazısı. Türenç'in yazısı "film gibi" denen türden bir yazı... 22 yaşında başı örtülü bir genç kızla "örtünmek" ve "inanç"a dair yaptığı bir sohbeti sütununa taşımış. "Genç kızın kimliğinin anlaşılmaması için mekân ve bazı isimleri özellikle yazmadım" diyor. Bence gereksiz bir hatırlatma; ne yani, bir de kimliğini mi açıklayacaktı!
Türbanlı genç kız şikayet ediyor: "Bilmiyorum nasıl olacak? Üniversitelerde de türban sorunu var." Türenç, genç kızı "teselli" edercesine: "Kurallar böyle. Bazı formüller bulunabilir. Üniversite içinde türban çıkarılıp bere veya peruk takılabilir. Eğer amaç siyasi değilse..." Tuhaf ve haddinden fazla yersiz bir "teselli" değil mi? Düşünün, bir gazeteci, karşısındaki türbanlı genç kıza "peruk" takmanın bir çözüm olabileceğini hatırlatıyor. Çünkü "kurallar böyle"ymiş ve "bazı formüller" bulunabilirmiş... Ayrıca, dikkat ettiyseniz, Türenç'in "bere ve peruk" formülü şarta da bağlı; "Eğer amaç siyasi değilse" diyor. Yani bir bakıma, eğer amaç "siyasi" ise, bu "formüller"in de bir hükmü yok! Hey Allahım, bu zamanda bir gazeteci (kendisi peruk taksın ya da takmasın) karşısında "başörtüsü yasağı"ndan şikayet eden bir genç kıza nasıl olur da "peruk" önerebilir? Yani insan kendisini tutamasa, "Madem öyle bu formülü siz niçin denemiyorsunuz?" diyecek!
Genç kız "Ben çok açılmak istedim ama yapamadım. Çevremden çekindim. Ben İmam Hatipliyim ve yıllardan beri kapalıyım. Şimdi açılırsam çevrem beni dışlayabilir" diyor. Tufan Türenç'in yorumu: "Seni zor durumda bırakacaksa açılma... Ama türbanın okumanı engellemesine de razı olma. Ailene, toplumuna vermen gereken şeyler var. Bunlardan vazgeçme." Bu yorum da içinden çıkılacak gibi değil. Genç kızın hem "başını açmaması" hem de "okumaktan vazgeçmemesi"nin birlikte nasıl mümkün olacağının formülü henüz ortada yok... Belki çözüm yine birinci formülde, yani "peruk"ta...
Genç kız: "Bilir misiniz, bizim İmam Hatipliler'de de öteki liseler gibi gırgırlar, haylazlıklar olur." Türenç'in yorumu: "Mutlaka... Siz de gençsiniz." Genç kız sıralıyor: "Biz de gizli gizli sigara içtik. Biz de çok ceza yedik. Bizim de erkek arkadaşlarımız oldu." Yorum: "Bütün bunlar çok doğal." Ama o da ne? Genç kız İmam Hatip Liseleri'nde "çocuk aldıran" arkadaşlarının olduğunu da "itiraf" ediyor. Eh bu kadarı da fazla, Türenç tasvip etmiyor: "Onlar sıradışı olaylar. Onaylanacak şeyler değil." Tamam iyi güzel de, madem "sıra dışı olaylar"dan söz ediliyor, bu "itiraf"ı yazıya sıkıştırmanın ne anlamı var?
Sohbet, "çocuk aldırma" konusundan sonra daha metafizik meselelere doğru ilerliyor. Genç kız: "Bir insanın inançsız yaşayabileceğini aklım almıyor. Örneğin ateistler." Türenç'in bu sorunun altından kolayca kalktığını görüyoruz: "Onların da inançları var. Tanrı değil ama başka bir ideal. Örneğin insanlara hizmet etmek, bilime, doğaya, sanata yönelmek gibi... Unutma ki dünyada tanrısı olmayan milyonlarca insan var. Örneğin Japonlar, Çinliler, Hindular..." Türenç'in cevabının epeyce karışık ve karmaşık olduğu söylenebilir. "Tanrı inancı"nın yerine "insanlara, bilime, doğaya, sanata yönelmek" gibi bir yönelişin konması doğrusu biraz "aceleye gelmiş" bir iş gibi duruyor. Bu yorumdan Tanrı'ya inanan insanların bu işlerden uzak durduğu gibi bir sonuç çıkabilir... Sonra şu Japonlar, Çinliler ve Hindular meselesi de tam yerini bulmamış gibi. Tamam bu milletlerin İbrahim Peygamber'den hareket eden dinlerin anladığı gibi bir "Tanrı"sı yok, ama bu insanlar yine de dindar değil mi? Bu milletlerin genç kızın sorusunda bahsi geçen "ateistler"le ne ilgisi var?
Genç kız: "Ama ben inançla yetiştiğim için aklım almıyor. Örneğin camiye gidince içimi bir huzur kaplıyor, mutlu oluyorum. Sizin de olmuyor mu?" Cevap: "Oluyor tabii... Yalnız senin değil, her Müslüman'ın olur." Anlaşılan o ki, Türenç de bir Müslüman; ama başörtüsünü çıkarmak istemeyen Müslüman genç kızların "peruk" takmalarının daha yerinde olacağını düşünen bir Müslüman. O da haklı, "Kurallar böyle", başka ne diyebilir ki?
İşte böyle... Hoş ve aydınlatıcı bir diyalog değil mi? Ben Türenç'in yerinde olsam, bu tür diyalogları sürdürür ve işin sonunda bu sohbetleri "TUFAN TÜRENÇ ve TÜRBANLI BİR GENÇ KIZ: Açılma, lise çağındaki gençlerin alışkanlıkları ve metafizik sorunlar üzerine sohbetler" başlığı altında kitaplaştırmayı bile düşünürdüm. Aydınlatıcı, İmam Hatipliler'i rahatlatıcı, metafizik sorunları açıklayıcı ve tabii ki bu arada "peruk" kullanımını teşvik edici neredeyse "terapi" niteliğinde sohbetler...
Fena mı olurdu, madem "Kurallar böyle", fena mı olurdu? kbumin@yenisafak.com


BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI VE AİHM


Prof. Dr. Hayreddin Karaman /Yeni Şafak

Bu öğretim yılının başında da YÖK hiç vakit kaybetmeden üniversitelere bir talimat gönderdi, bu talimatın içinde, başörtüsü yasağının hukuki dayanakları, gayretkeş bir avukat titizlik ve tarafgirliği ile bir bir sayılıp dökülmüş ve satır aralarında -hatta bazıları satır içinde- şöyle denmiş: "Bu iş bitmiştir, bizim de başkalarının da eli kolu bağlıdır, ne yapalım hukukun kestiği parmak acımaz, bize düşen bu yasağı, kraldan fazla kralcı olarak uygulamak, kimsenin gözünün yaşına bakmamaktır..."
YÖK bunu devamlı yapıyor, yeni olan ise hukuki dayanakların arasına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) sokması ve gerçeğe uymayan bir beyanla adı geçen mahkemenin de başörtüsü yasağını onayladığı izlenimi vermesi; yani açıkça halkı kandırmasıdır. Şimdi biz, AİHM'nin konu ile ilgili zabıtlarına dayanarak YÖK'ün açıklamasının gerçek dışı olduğunu ortaya koyacağız.
Bilindiği üzere on yıl kadar önce, başörtülü kızlara diploma verilmediği için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bir başvuru yapılmıştı, başvuru yanlış ve eksik yapıldığı, "Türkiye'de laik olamayan üniversite bulunmadığı ve bu sebeple başörtü yasağının öğrenim hakkını engellediği" ortaya konularak iyi savunma yapılmadığı için komisyon başvuruyu reddetmişti. Ancak komisyon kararının istişari olduğu ve bağlayıcı bir yanının bulunmadığı bilinmektedir.
Başörtüsü probleminin AİHM'ye (komisyona değil) ilk intikali, Refah Partisi'nin kapatılmasına yapılan itiraz sayesinde olmuştur. TC Anayasa Mahkemesi'nin kapatma gerekçelerinden biri de "RP'nin başörtü yasağına karşı çıkması ve yasağa uymayanları cesaretlendirmesi..." idi. AİHM üçe karşı dört oyla itirazı reddetti ve Anayasa Mahkemesi'nin kapatma kararını insan hakları ile ilgili sözleşmelere aykırı bulmadı. Ancak gerek kapatma kararını onaylayan dört üyenin ve gerekse buna karşı çıkan (karşı oy kullanan) üç üyenin ittifak ettikleri husus, başörtüsünün rejim için bir tehlike doğurmadığı ve kapatma kararına gerekçe olamayacağıdır. İşte ifadeleri:
"Mahkeme (AİHM, dört kişilik çoğunluk) tek tek ele alındığı zaman RP yöneticilerinin tutumlarının özellikle İslam başörtüsü meselesinde veya ibadetlere göre kamu sektöründe saatlerin düzenlenmesinde...Türkiye'deki laik rejim için yakın bir tehlike teşkil etmediklerini de değerlendirmektedir..."

"(Üç kişilik azınlığın karşı oy yazısından) Bu kararda komisyon, laik üniversitelerde İslâmî başörtüsünü yasaklayan yönetmeliklerin uygulanmasının, dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar getirmediğini bildirmişti. Bize göre bu davalar, şöyle veya böyle gereksizdirler ve sadece İslami başörtüsünün takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir siyasi partinin kapatılmasını haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak söz konusu iken bunlar kesinlikle ileri sürülemez."
Yukarıdaki alıntılar şu gerçekleri açıklık ve kesinlikle ortaya koymaktadır:
1. Başörtüsü yasağının insan haklarına uygun bulunduğu hiçbir zaman AİHM tarafından söylenmemiş ve yasak onaylanmamıştır.
2. AİHM'ye göre okullarda ve devlet dairelerinde kadınların, kızların başörtüsü kullanmaları laik rejim için yakın bir tehlike değildir.
3. Başörtüsü yasağına karşı çıktı, yasağa uymayanları cesaretlendirdi diye bir parti kapatılamaz.
4. YÖK'ün başörtüsü yasağını AİHM'nin de onayladığı izlenimi vermesi gerçek dışıdır, hiledir, aldatmadır.
5. Başörtüsü yasağını sürdüren YÖK'tür. Daha önce de yazdığımız gibi yürürlükte olan kanuna göre üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir. YÖK ilgili yönetmeliğe "Baş açık olacak" kaydını koymadığı takdirde yasağın hiçbir hukuki dayanağı kalmayacaktır. Başını örten de açan da bunu, dini inancı gereği yaptığını beyan etmiyor, kimse böyle bir beyana insanları zorlayamaz, şu halde bu bir kıyafet tercihidir ve kıyafet de serbesttir. Mahkeme kararları, "dini inanç sebebiyle örtünmeyi yasaklama" gerekçesine bağlıdır; mahkeme, dava nasıl açılırsa kararı ona göre verir. YÖK yasağı sürdürmek için inat ve ısrarla çalıyı tersine sürümediği zaman problem çözülmüş olacaktır.
hakaraman@hotmail.com


Kirli eller mi sıkma başlar mı?
Can DÜNDAR / 22.04.2002
Uzlaşma yerine inatlaşma... Hazırlık yerine şaşkınlık... Ustalık yerine beceriksizlik.... Çare yerine gerginlik...
Meclis, "geliyorum" diye diye gelen kriz karşısında tam aciz bir görüntü verdi ve sorunun çözüm yeri olması beklenirken adeta sorunun kaynağı haline geldi.
Peki bu Meclis ne için var, Tanrı Aşkına... Toplumdaki gerginliği yatıştıracak akılcı çareler üretmek için mi, yoksa o gerginliği hepten çığrından çıkarmak için mi?
Bu kadar kuşkuyla beklenen bir gelişmenin önünü almak için kılını kıpırdatmayan, hiçbir diyalog şansı denemeden, sadece oturup bekleyen ve olayı karşılıklı bir inatlaşmaya döküp canlı yayınlanan bir kargaşayla sokağın fitilini ateşleyen bir Meclis'ten nasıl çözüm bekleyebiliriz?
Peki çözümü Meclis bulmayacaksa, kim bulacak? Bir an için bütün önyargılarınızı, korkularınızı, öfkelerinizi bir yana koyun ve düşünün:
Temsili demokrasi, toplumda var olan her kesimin temsilcilerini, onlar adına parlamentoda söz hakkı kullandığı bir rejim değil midir?
Peki ortada bir dert varsa, bu derde dert sahibine danışmadan çare aranabilir mi? "Milletin Meclisi'nin kapısı gençlere kapandı." Dilekçeleri, başvuruları, talepleri görmezden gelindi. Sonunda seslerini Genel Kurul salonunda pankart açarak duyurmak istediler, hala yargılanıyorlar.
Derken anadilinde yayın ve eğitim hakkı isteyenler dayandı kapıya... Meclis, yine konuyu tartışmak yerine, görmezden gelmeyi tercih etti. Sonunda o dil, kürsüye çıkınca yaka paça indirmek zorunda kaldı. "Dillendirenler" hala içerdeler. Şimdi sıra türbanlılarda...
Sorumluluğu zavallı üniversite rektörlerinin ve hocalarının üzerine atan Meclis, şimdi türban sorununun kapısına dayanınca ayağa kalkıyor, çare yerine kavga üretiyor.
Parlamento, sorunların çözüm yeri olmaktan çıkarsa, bunun bizi nereye götürebileceğine bakılmıyor. Sorunun taraflarının Meclis çatısı altında tartışabilmelerinin nimeti anlaşılamıyor. Bunun alternatifinin sokak olduğu, sokakta ise dillerden çok, ellerin konuştuğu algılanamıyor.
"Başörtülülere üniversitenin Meclis'in kapılarını kapatıp onları yeraltına iteceğimize bu demokrasi meydanında diyaloğu deneyin, anlamaya çalışın, çözüm arayın, sokağı yatıştırmaya çabalayın" diyenlere kulak verilmiyor.
"Ya yarın polisler, ya da yargıçlar da başlarını örtmek isterlerse" diyorlar.
Aynı şey mi?
Burada söz konusu olan sizin memurunuz değil ki; idaresini hep kutsadığınız halkın bir temsilcisi. Bu iradenin karşısına Meclis İç Tüzüğü'nün zaten muğlak olan bir maddesiyle çıkabilir misiniz?
İç Tüzükleri Anayasa'dan ve uluslararası hukuk normlarından üstün tutmaya daha ne kadar devam edebiliriz? İç Tüzükleri darbeye gerekçe ya da Meclis'e barikat olarak kullanmakla nereye gidebiliriz?
"Onlar gelse bizim başımızı açmamıza izin verirler mi?" kaygılarıyla demokrasiyi totaliter rejimler düzeyine indirme huyundan ne zaman vazgeçeceğiz?
Bu "rejim elden gider" paronayasını ne zaman aşacağız?
Rejimi koruma adına yapılanların aslında "demokratik rejimi" imha ettiğini ne zaman göreceğiz.
Asıl tahribatı, eli kanlı, boynu kravatlı olanların yaptığını ne zaman anlayacağız?
Beni asıl şaşırtan ne biliyor musunuz?
Çete davasından kaçmak için, kirli dosyalarını kapamak için, kanlı ellerini yıkamak için Meclis çatısı altına sığınmaya çalışan bu kadar isim varken DSP Grubu'nun başörtülü bir kadını tek hedef seçmiş olması...
Öbürleri boyunlarındaki kravat sayesinde muteber olacaklar; suça günaha bulaşmamış tahsilli bir kadın başındaki örtü nedeniyle "düşman" ilan edilecek.
Bunu içime sindiremiyorum.
Başörtüsünü tek başına suç sayamadığım gibi, kravatı da her türlü suçu kamufle edecek bir aksesuar sayamıyorum.
Çete davalarının sanık sandalyelerinden kalkıp kürsüye gelenleri alkışlayıp başörtüsünde ayaklananları anlayamıyorum.
cdundar@sabah.com.tr


Başörtüsü ve bıyık altı gülümseme

Fehmi KORU / 28 Mart 2002
Çankaya Köşkü'ndeki dâvette, önceki akşam, "ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın başörtüsü sorununu çözme yönündeki girişimlerine ne diyorsunuz?" soruma, Başbakan Bülent Ecevit'ten, hafif müstehzi bir ifadeyle, "Öyle bir girişim mi varmış?" cevabı gelince yanlış bir zemine bastığımı anladım. "Konuyu liderler zirvesine getirmeyi düşünüyormuş" diye üsteleyince, Ecevit, bıyık altı gülümsemesini koruyarak, "Getirirse, görüşürüz" demekle yetindi. Meğer, ANAP lideri, konuyu tâkipten o gün vazgeçmiş. Geriye dönüp değerlendirdiğimde, aramızda bu mükâleme geçtiğinde, koalisyon ortağının attığı geri adımdan Başbakan Ecevit'in haberdar olduğunu çıkartıyorum.
Oysa, dün de belirttiğim gibi, demokratik sistemlerde siyaset çözüm bulma sanatıdır. Bugün İstanbul başta olmak üzere ülkedeki pekçok imam hatip lisesinde kız öğrencilere uygulanan başörtüsü yasağı yüzünden eğitim yapılamıyor. Polisle öğrenciler, polisle veliler arasında çekişmeler, zaman zaman çatışmalar yaşanıyor. İlahiyat fakültelerinde de gerginlik var. Böyle sorunlu bir ortamda, siyasetçi, gerilimi sona erdirmek için devreye girmeyecek de ne zaman girecek?
Kendi partisi içinden gelen "Çözüm bulalım" arzusuna ilk başlarda uyma eğilimi gösteren Mesut Yılmaz'ın, sonradan tavır değiştirdiği belli. Değişiklikte, "Bu olaya karışma" tavsiyesi rol oynamış olabilir. ANAP liderinin cesur çıkışlarını akıl erdiremediğimiz çekilmelerinin izlediğini geçmiş olaylardan da biliyoruz.
Sorunu çözmek için, Meclis'te üçte iki çoğunlukla anayasayı değiştirme arayışına girmek, yeni yasa çıkartmak gerekmiyor. Anayasa yasakçılığa değil, özgürlüklere destek veren ifadelerle dolu; yüksek öğretim kurumlarında kıyafetin yasaklanamayacağına dair bir yasa maddesi de var. Dolayısiyle yeni düzenlemeler peşinde koşmak yerine, varolan serbestliği idari tasarrufa çevirmek yeterli. Sözgelimi, YÖK genel kurulu toplansa ve "Üniversitelere isteyen istediği kıyafette gelir" dese yüksek öğretim kurumlarında sorun kökünden çözülmüş olur. Başta İstanbul olmak üzere çeşitli illerin valileri, "İmam hatiplere kız öğrencileri başlarını açarlarsa sokun" tâlimatını geri aldıkları an çatışmacı ortam sona erecektir...
Çözümü idari tasarruflarda aradığımız zaman, karşımıza, tuhaf bir tablo çıkıyor.
Şimdilerde eğitim yapılamayan imam hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinde yasakçı uygulama, merkezi idarenin yerel temsilcilerinin tâlimatıyla bu yıl yaygınlaştırıldı. Sözgelimi, İstanbul'da, "İmam hatiplerde kız öğrenciler başını açacak" tâlimatını kimin verdiği biliniyor. Yasağın uygulandığı diğer illerde de görevi üstlenenler belli. Ancak, hep biliyoruz, bizde merkezin yerel temsilcilerinin harekete geçmesi için, onların da tâlimat almaları gerekiyor. Bir vali, durduk yerde, neden yasakçı bir uygulamaya girişsin ki?
Tablonun akıl erdirilemezliği de bu noktada: İllerindeki imam hatip liselerinde başörtüsü yasağı uygulatan valilerin bağlı oldukları merci içişleri bakanlığı ve bu koltuk, epey süreden beri, ANAP'lı bakanlar tarafından işgal ediliyor. Tâlimat konusundaki akıl yürütmemiz bizi doğal olarak tek bir sonuca ulaştırıyor: Yasak uygulama tâlimatı veren valiler ve tâlimatı uygulayan emniyet görevlileri, bunu, ya içişleri bakanının verdiği emirle yerine getiriyorlar, ya da ANAP'lı bakan görmezden geldiği için yasakçı uygulama sürdürülebiliyor...
Bu elbette bir varsayım; ancak bizdeki hiyerarşi göz önünde tutularak kurulduğu için akla yatkın geliyor. Ayrıca, bazı bürokratlarla bazı siyasiler arasında dıştan bakıldığında hemen fark edilen yakınlık da varsayımı güçlendiriyor.
Mesut Yılmaz, şimdi vazgeçmiş olsa bile bir ara soruna çözüm bulma yönünde arzusunu açığa vurduğuna göre, çözümü fazla karmaşık olmayan bir idari tasarrufta arayabilir: İçişleri bakanı, yasak uygulanan illerdeki valiler ile emniyet görevlilerine, "Okul kapılarından çekilin" diyebilir pekâlâ. Böylece, çatışmaya müsait hava da kendiliğinden ortadan kalkar. Hem de anayasa, yasa ve tüzük değişmeden...
Başbakan Ecevit'in müstehzi ifadesi bana bunları düşündürdü işte.

fkoru@yenisafak.com


Din Eğitimi

Hayreddin Karaman / Eğitim Bilim Dergisi/Nisan 2002 Sayısı

Din eğitimi büyüklerin kendi arzularına, küçüklerin ise velilerine bırakılmalıdır. Devletin yapacağı din eğitimi, isteyen ve istemeyen vatandaşlarına -her birine istediğini vererek- yardımcı olmaktır.
İnsan hakları ile ilgili açıklama ve antlaşmaları ihtiva eden belgelerin tamamında din ve düşünce hürriyetine yer verilmiş, düşüncenin (açıklama dahil) hiçbir zaman suç olmayacağı, din hürriyetinin de “inanma, yaşama, açıklama, öğrenme-öğretme, örgütlenme” hürriyetlerini kapsadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu belgelerde dini öğrenme, öğretme ve din eğitimi verme hakkı içerik yönünden hiçbir kısıtlamaya tâbi tutulmamış, neleri nasıl ve ne zaman öğretecekleri dindarlara bırakılmış, devlete müdahale hakkı tanınmamıştır. Laik Batı’da devlet okulları yanında vakıfların, kilise gibi dinî kurum ve kuruluşların, yerel yönetimlerin her seviyede okul açmaları ve işletmelerine izin verilmiş, mezunların diplomaları tanınmıştır. Bu ülkelerde de dine inananlar ve inanmayanlar, hayatını din kurallarına göre yaşayanlar ve yaşamayanlar vardır. Hem bu çeşitlilik hem de okulların bağlı bulunduğu kurumların, kuruluşların farklı dünya görüşlerine sahip bulunmaları bir bölünme, parçalanma ve tehlike olarak görülmemiş, çoğulcu demokrasi anlayışının gereği olarak kabul edilmiştir. Buralarda devlet, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerine karşı tecavüz, kısıtlama, kınama gibi bir durum meydana geldiği, eylem ortaya konduğu zaman harekete geçer ve haksız tasarrufu engeller.
Türkiye’de, Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi Cumhuriyet’in ilk yıllarında da farklı kurum ve kuruluşlara bağlı okullar vardı. Cumhuriyet inkılâbı bir kültür değişimini öngördüğü ve bunu zorlama ile de olsa gerçekleştirmeyi hedeflediği için bütün okulları bir mercie (Millî Eğitim Bakanlığı’na) bağlamayı ve öğretim-eğitim politikasını bu merci vasıtasıyla kontrol etmeyi uygun buldu, 3 Mart 1340 tarihinde Meclis’in kabul ettiği “Tevhîd-i Tedrîsât” kanunu ile bunu sağladı. Kanunun birinci maddesi Türkiye’de mevcut bütün ilmî kurumları ve okulları MEB’e bağlıyor, ikinci maddesi şer’iyye ve evkaf bakanlıkları ile özel vakıflara bağlı okulları Milli Eğitim’e devrediyor, dördüncü maddesi ise yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere bir ilahiyat fakültesi, din hizmetlerini yerine getirmek üzere memurlar yetiştirmek için de imam hatip okulları açma vazifesini yine MEB’e veriyordu. Belli bir süre bu kanun uygulandı, sonra Ziraat ve Sağlık Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı gibi kurumlara bağlı okullar açılmaya başlandı, bu uygulama kanunun ruhuna ve maksadına aykırı görülmedi. Önce yalnızca imam ve hatip yetiştirmek için açılan okullara halk fazlaca rağbet edince hem okulların hem de öğrencilerin sayıları artırıldı; mezunlara, imtihanları kazanmaları halinde başka alanlarda da yüksek öğrenim hakkı verildi. Bu okullarda okuyanlar normal lise derslerini de aldıkları için üniversiteye giriş imtihanlarını kazanmakta ve çeşitli fakültelerde başarı ile tahsil görmekte güçlük çekmiyorlardı. Ayrıca Kur’ân okumayı öğrenmek ve genel din bilgisi almak isteyenlere kolaylık sağlamak için diyanet işlerine bağlı Kur’ân kursları açıldı.
“Eğitim ve öğretimde birlik sağlamak” mânâsına gelen “Tevhîd-i Tedrîsât” adını taşıyan kanunun hedefi “duyguda ve düşüncede” tek tip insan yetiştirmekti. Uygulama gösterdi ki bunun için bütün okulların MEB’e bağlanması yeterli olmuyordu, bakanlığa bağlı okullarda duygusu, düşüncesi, ideolojisi farklı nice insan yetişmişti, ayrıca demokrasilerde tek tip insandan değil, çoğulcu bir yapıdan söz edilebilirdi, marifet bu çoğulcu yapı içinde -belli alanlarda- birlik ve beraberliği sağlamaktı. Anlaşılan gerçek, yöneticileri yeni bir millî eğitim ve öğretim politikasına götürmesi gerekirken -bir kısmı da böyle bir anlayışa gelmiş iken- diğer kesim başa dönmeyi, Tevhîd-i Tedrîsâtı -bağlayıcı Anayasa maddesi haline getirerek- daha sıkı bir şekilde uygulamayı, farklı düşünce ve alt kültür renklerine hayat hakkı tanımamayı savunur oldular. İmam hatiplere ve Kur’ân kurslarına reva görülen muamele ise daha başka gerekçelere dayanıyordu.
Tevhîd-i Tedrîsât kanununun Anayasa’ya aykırı sayılarak iptal edilmesinin kanunla engellenmiş olması bunun değiştirilmesine mâni değildir. TC. Anayasası’na göre değiştirilmesi mümkün olmayan maddeler 1, 2 ve 3. maddelerdir. Dünyada olup bitenlere, gelişmiş demokrasilere ve Tevhîd-i Tedrîsât kanununun uygulamasından elde edilen sonuçlara bakılarak bu kanunun değiştirilmesi mümkündür, hatta gerekli bile olabilir.
İmam-hatip okulları, Kur’ân kursları, (açıldığı takdirde) isteğe bağlı din eğitimi okulları Tevhîd-i Tedrîsât kanununa aykırı mıdır?
İrticayı bahane ederek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamayı ideolojik bir takıntı haline getirmiş bazı yorumculara göre bu sorunun cevabı “Evet, aykırıdır” şeklinde veriliyor. Meseleye tarafsız ve ilmî olarak bakan bazı hukukçulara göre de bu okulları devletin açması, Tevhîd-i Tedrîsât kanunu bir yana laikliğe aykırıdır. Bu ikinci değerlendirmeyi de başka bir yazıda tartışmaya bırakıyorum. Birinci değerlendirmeye gelince buna katılmamız mümkün değildir; çünkü Tevhîd-i Tedrîsât kanununun 2. maddesi “bilcümle medrese ve mektepler maarif vekâletine devir ve raptedilmiştir” diyor. Kur’ân kursları medrese ve mektep olmadığı için kanunun kapsamına girmez. Birçok kurumun açtığı sayısız kurs vardır; Kur’ân kursları da diyanete bağlı olarak açılmış kurslardır ve Milli Eğitimin denetimine tâbidir. Halen okullarda mecburi olarak okutulan “din kültürü ahlâk bilgisi” dersi dışında kalan ve isteğe bağlı bulunan din eğitimi ve öğretimi Anayasa’nın 24. maddesinde yer almaktadır. Bu eğitim ve öğretimin gerçekleşmesi çeşitli yol ve şekillerde olabilir. Bunlardan birisi de mesela Diyanet’in veya sivil kurum ve kuruluşların açacakları “din eğitimi ve öğretimi okulları”dır. Bu okulları açmaya Tevhîd-i Tedrîsât kanunu engel oluyorsa uygun şekilde tadil edilmesi gerekir. Bu adı geçen okullar Milli Eğitim’e bağlı olarak açılır, diğer öğretimi aksatmayacak şekilde programlar yapılır ve yürütülür; isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi bir Anayasal haktır ve gerçekleştirilmesi engellenemez.
İmam-hatip liselerinden mezun olanların yalnızca imam ve hatip olmaları, başka bir yüksek öğrenim görmelerinin doğrudan veya dolaylı bir şekilde engellenmesi Anayasa’ya, insan hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Tevhîd-i Tedrîsât kanunu “bu maksatla ayrı mektepler açılacaktır” diyor, bu mekteplerden mezun olanların başka yüksek öğrenim dallarından mahrum edileceklerini söylemiyor. Söylese idi o da insan haklarına ters düşerdi ve tadil edilmesi gerekirdi.
Tevhîd-i Tedrîsât kanunu veya irticayı bahane ederek, münferit davranışları genelleştirerek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamak irticadır, bağnazlıktır, demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır; bu sebeple sürdürülemez ve başarılı olamaz. Duyguda, düşüncede tek tip insan yetiştirme projesi çağın gerisinde kalmıştır. Gerekli olan ülkenin halkı ve toprağı ile bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak ise bunun için vatanı, milleti ve insanı seven, erdemli, çalışkan, insan haklarına saygılı -işte bu konularda duygu ve düşüncesi bir- insanlar yetiştirmek yeterlidir. Böyle insan yetiştirmenin en önemli şartı ise; kültür ve eğitim politikasının, bu politikaya uygun programların millete mal olmuş değerlerle örtüşmesidir, onlara ters düşmemesidir. Bu değerlerin başında din gelir; din ile, dindar ile barışık olmayan projeler başarısızlığa mahkûmdur. Dindar ile mürteciyi birbirinden ayırmanın yolu ise kılık, kıyafet, ibadet vb. değildir; başkalarının hak ve özgürlüklerini kısıtlama eylemidir.
Halen ilköğretim okullarında mecburi bir ders olarak okutulan din kültürü ahlâk bilgisi dersi -millî birlik ve beraberlik için gerekli ve faydalı olmakla beraber- bir “İslâm dini öğretim ve eğitimi” olarak ele alındığında verilen bilgi eksiktir, öğretenlerin bir kısmı işin ehli değildir, eğitim hiç yoktur. Şimdi bu üç hususu biraz açalım:
a) Bilgi eksiktir, tam olabilmesi için kitapların, devletin müdahalesi dışında ehliyetli bir heyetin hazırlayacağı programa göre yazılmış olması gerekir.
b) Bu dersi okutanların, bilhassa ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında okutanların çoğu sınıf öğretmenleridir, dersi okutmak için yetiştirilmiş değillerdir, bir kısmının inancı ve ameli de İslâm ile bağdaşmamaktadır. Bu dersi okutmak üzere öğretmen yetişsin diye ilahiyat fakültelerinde bir program açılmıştır, fakat YÖK ile MEB işbirliği yaparak bu programa yeterli öğrenci almamaktadırlar. Halen ilahiyat fakültesi mezunu birçok eleman bulunduğu halde bunlar öğretmen olarak tayin edilmemekte, norm kadro bahane edilerek ders, uzman öğretmenlere değil, sınıf öğretmenlerine verilmektedir.
c) Öğretmekle eğitmek birbirinden farklı kavramlar ve eylemlerdir. Özellikle din bilgisi her yaşta verilir ve alınırsa da -diğer birçok alanda olduğu gibi bu alanda da- din eğitiminin her yaşta verilmesi ve alınması mümkün değildir; daha doğrusu bu eğitimin küçük yaşta (dört yaş civarında) başlayarak ömür boyu devam etmesi gerekmektedir. Din yalnızca bir bilgi yığını değildir, o imandır, ibadettir, ahlâktır, hayat tarzıdır, duygudur, alışkanlıktır... Bunların bireye kazandırılması için belli yöntemler ve programlar çerçevesinde yapılan faaliyetler bütünü eğitimdir. Dört, yedi, on... yaşında alınması gereken din eğitimini 16 yaşından sonra vermek ve almak ya imkânsızdır veya zordur. Aslında bu hususu, din eğitimini isteyenler de, engelleyenler de bilmektedirler; engelleyenler “hiç almasın daha iyi” demekte, isteyenler de “küçük iken almazsa sonra alamaz, iş işten geçer” diye istemektedirler. İnsan hakları belgeleri ile bunlara dayalı olarak yapılmış anayasalar, küçüklerin dinini seçme ve bunlara gerekli din eğitimi verme/verdirme yetkisini, velilere verdiğine göre, engelleyenlerin yaptığı hem hukuka, hem de din özgürlüğüne aykırıdır. Yine engelleyenlerin “Büyüdükten sonra dini tanısın, isterse kabul etsin ve yaşasın, istemezse reddetsin” şeklindeki argümanları da samimi ve tutarlı değildir; çünkü Türkiye gibi ülkelerde çocuklar, 16 yaşlarına kadar nötr, din karşısında tarafsız/bilgisiz yetişmiyorlar. Onlara bir şekilde din hakkında bilgi ve kanaat veriliyor, hatta yönlendiriliyorlar. Bir müslüman veli düşünelim, çocuğuna İslâm eğitim ve öğretimi vermek istiyor, ama 16 yaşına kadar bunu kendisi, istediği yerde ve istediği şekilde verdiremiyor, okulda da verilmiyor, hatta din hakkında bazı olumsuz, yanlış, tek yanlı... telkinler de sözkonusu olabiliyor. Çocuğa namaz ve oruç gibi ibadetlerin eğitimini (bilgisini değil) vermek şöyle dursun, aileden aldığı yarım yamalak eğitimle bunları yapmak isteyen öğrenciler engelleniyorlar; şimdi bu müslüman veli ne yapacak? Çocuk onun mu, başkalarının mı? İşte bizim şekvâmız bununla ilgilidir. Din eğitimini engelleyenler insanları dinden kurtarmak istiyor ve bunun onlara iyilik olduğuna inanıyorlar. Din eğitimi almak, aldırmak isteyen müminler ise insanlar için dinin bir “iki cihanda mutlu olma aracı” olduğuna inanıyor, insanları dindarlaştırmayı onlara yapılacak en büyük iyilik olarak kabul ediyorlar. Taraflardan biri diğerine, mecbur kılarak veya engelleyerek kendi inanç ve arzusunu dayatırsa bu çözümsüzlük demektir. Din eğitimi büyüklerin kendi arzularına, küçüklerin ise velilerine bırakılırsa problem çözülmüş olur. Devletin yapacağı din eğitimi isteyen ve istemeyen vatandaşlarına -her birine istediğini vererek- yardımcı olmaktır.
hakaraman@hotmail.com

KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ KALDIRILSIN

ALİ ERKAN KAVAKLI /30.03. 2002

Örgün eğitim bütün dünyada gittikçe önemini yitiriyor. Pek yakın bir gelecekte sanal okullar açılacak ve eğitim öğretim sanal okullarda devam edecek. Bugün bile okullar, dünyada üretilen bilgiyi ve teknolojik gelişmeleri yeterince takip edememektedir.Okullardaki eğitim, dünyadaki gelişmeleri çok geriden takip etmektedir.Düne kadar okullar, tek eğitim kurumu idi.
Bugün okullarda okutulan bütün bilgileri birkaç CD’ye yüklemek ve çocuklara vermek mümkün.Ezbere dayalı eğitimin modası geçti. Bu gerçek dünyada her gün daha iyi anlaşılıyor.Benim yakından takip ettiğim Alman eğitim sistemi ezbere dayalı eğitimden vazgeçmiş durumda.
Asıl hedef, çocuklara öğrenmeyi öğretmek.
Milli Eğitim Bakanlığının yaptığı müfredat ve programladığı bilgileri öğrenmek, bugün insanları hayatta başarılı yapmaya yetmiyor.Önemli olan öğrencinin hayatta ne olmak istediği ve neye başarmayı arzuladığıdır.Bugün artık, yeni öğrenme metotları deneniyor.Kendine bir hedef seçen öğrenci veya öğrenci grubu, öğretmenin rehberliğinde bir program yapıyor. Öğrenmek istediği bilgiye nasıl ulaşacağını planlıyor, hangi kaynaklara ulaşması gerektiğini belirliyor ve çalışmaya başlıyor.Öğretmen, artık öğretici bir eleman değil. Sadece rehber.Böylece öğrenciler, öğrenmeyi öğreniyor. Milli eğitim bakanlıklarının mecbur tuttuğu birçok gereksiz ve hayatta lazım olmayacak bilgiden kurtuluyor. Gittikçe okulun önemi azalıyor.
ALMANYADA KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ YOK
Böyle bir eğitim sisteminde şeklin, kılık ve kıyafetin önemi yok. Çünkü öğrenci bilgiye sadece okulda ulaşmıyor. Hatta evinde oturup internet sitelerine girerek bilgiye daha hızlı ve kolay ulaşabilir. Kütüphaneye gidebilir, kitapçıya gidebilir, arkadaşına gidip onunla birlikte çalışabilir.
Önemli olan öğrencinin hedefe ulaşacağı bilgiye ulaşması, kendini hayatta başarılı olacak şekilde yetiştirmesidir.Eğitimin gayesi çocukları ve gençleri hayata hazırlamaktır.Kılık kıyafet yönetmeliği ile yapılan eğitim, çocukları hayata hazırlamıyor. Şeklin eğitimin özüne bir katkısı yok.Kılık kıyafet yönetmelikleri, öğrencinin isteğine uygun bir şekil değil.Hele İmam-Hatip Liselerindeki bugünlerde yaşanan dayatmalar, tamamen çocukların motivasyonunu, çalışma ve öğrenme isteğini yok ediyor. Hatta çocukları psikolojik yönden kötü etkiliyor, onları strese sokuyor. Abdülbaki’nin sözleri kulağımda çınlıyor: “Hocam iyice bunaldım, 32’yi 16’ya bölemiyorum, derse konsantre olamıyorum. Okuduklarım kafama girmiyor. Bunalmış durumdayım.”Bunu söyleyen erkek öğrenci. Kız öğrencilerdeki moral bozukluğunu siz tahmin edin.
Kılık kıyafet yönetmeliği, öğrenmeyi sadece İmam-Hatip Liselerinde değil, bütün öğrenim kurumlarında olumsuz yönde etkilemektedir. 26 yıllık meslek hayatım boyunca, öğretmen ve idarecilerin hep çocukların şekliyle, elbisesi, saçı, eteği ve çorabıyla uğraştığını gördüm. Sırf kıyafeti ve saçı yüzünden azarlanan, dövülen, horlanan, hırpalanan yüzlerce, binlerce öğrenciye şahit oldum.
Her sabah, okullarda kılık kıyafet yönetmeliği yüzünden binlerce öğrenci azar işitiyor, horlanıyor, sorgulanıyor.Üstelik çocuk, öğretmen ve idarecilerin istediği gibi giyinince başarısı artmıyor.Böylesine anlamsız bir şey için, idareci ve öğretmenler, öğrencilerle didişip duruyor.Okul kışla değildir. Kılık kıyafet yönetmelikleri, çocukların hayata daha iyi hazırlanmasını yardım etmemektedir. Bu yüzden Almanya’da hiçbir okulda kılık kıyafet yönetmeliği yoktur.Öğretmenler için de giyim kuşam mecburiyeti mevcut değildir.
OKULU ADAYA ÇEVİRMEYELİM, TOPLUMLA BÜTÜNLEŞSİN
Öğrenci ve öğretmen, kendisine sokakta ne yakıştırıp giyiyorsa okulda da aynısını giyebilmektedir. Böylece çocukların kimliği ve kişiliği daha iyi gelişmekte, kendini topluma daha iyi hazırlamaktadır. Almanya’da olmayan kılık kıyafet yönetmeliği, Türkiye’de özellikle kız çocuklarının okuma hakkını elinden almaktadır.
Bazı siyasi partiler, bu arada ANAP; kız öğrencilerin İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakültelerinde okuyabilmesi için kanun değişikliği yapmayı gündeme getirmektedir.Yapılması gereken kılık kıyafet yönetmeliğini kaldırmaktır.Almanya’da olduğu gibi Türkiye’de de çocuklar ve öğretmenler, giyim kuşam konusunda hür olsun, kendine yakışanı giysin, kendi kişilik ve kimliğini daha iyi geliştirsin.
Alman Prof. Reinhold Mokrosch, kılık kıyafet yönetmeliklerinin okulu toplumdan ayırdığını ve bir adaya dönüştürdüğünü söylüyor. Okulu toplumla bütünleşmesi gerekir.Kılık kıyafet yönetmeliğinin kaldırılması, bütün okullarda verimi artıracak, çocukların kendilerine yakışanı seçmesine zemin hazırlayacak, onları daha kişilikli olmasına hizmet edecektir.Yarına hazırlanan çocuklara öğrenmeyi öğretelim.Anlamsız şekilcilikten ve ezbere dayalı eğitimden vazgeçmek zorundayız.Dünya bu yöne koşuyor. Dünya ile yarışmazsan, ayakta kalma şansımız kalmaz. Türkiye, dünya ile yarışmadığı için ekonomisi baş aşağı gidiyor. Ülke krizlerden kurtulamıyor.Ülkeyi krizlerden kurtarmanın en emin yolu, gençleri hayatta başarılı olacak şekilde eğitmektir.
aekavakli@hotmail.com www.alierkankavakli.de.vu


Avrupa anlamıyor!

GÜLAY GÖKTÜRK / 10 Mart 2002

Mesut Yılmaz, "AB'ye girmiş bir Türkiye'de artık bir meslek okulu niteliğine gelmiş olan imam-hatip kız liselerinin önünde başörtüsü takıyor diye polisler 13 yaşındaki kızları kovalamayacaklar" demiş. Bir politikacı aczini ancak bu kadar güzel ifade edebilirdi. Üstelik bu politikacı, herhangi bir politikacı değil. Koalisyon ortağı bir partinin genel başkanı, Başbakan Yardımcısı... Dahası, sözünü ettiği kız çocuklarına kelepçe takan polis, kendi partisinden bir bakanının emrinde.
Polis imam hatip liseleri önündeki öğrenci kızların başörtülerini çekiştirip bileklerine kelepçe vuruyor; o ülkenin Başbakan Yardımcısı "AB gelsin de bu kızları zulümden kurtarsın" diye bekliyor!
Bekleyen sadece o mu?
Başörtüsü yasağını sadece ANAP değil; MHP de istemiyor. DYP de istemiyor. Saadet Partisi ve AK Parti de istemiyor. Bu partiler biraraya geldiklerinde bırakın Meclis'ten kanun çıkarmayı Anayasa'yı bile değiştirebiliyor. Ama bunu yapamıyorlar. Çünkü bu ülkeyi onlar idare etmiyorlar. Hiç değilse açık yüreklilikle ortaya çıkıp kimin idare ettiğini söyleseler. Bunu bile yapamıyorlar.
İşin bir başka tarafı da şu ki, aslında ben Avrupa Birliği'nin imam hatip lisesi öğrencilerinin derdine derman olacağından da şüpheliyim.Çünkü Avrupalılar ne yazık ki bu konuyu hiç anlamıyor. Kokoreçimizi bile dert ediyor da, Türkiye'nin en gaddar ve en yaygın demokrasi ihlali karşısında kılı kıpırdamıyor.
Şimdi, en temel ilkesi kişi hak ve hürriyetlerinin korunması olan AB'ne sormak lazım; Din ve vicdan özgürlüğünün en temel insan hakkı olduğu sizin kitabınızda yazmıyor mu? Bir insanın inancı gereği başını örtmesi din ve vicdan özgürlüğünün bir parçası sayılmıyor mu? Özel olarak dini eğitim yapmak için kurulmuş okullarda dinin vecibelerinin yasaklanması sizin ilkelerinize sığıyor mu?
Öyleyse neden, sokak köpeklerine kötü muamele etsek kaşınızı çatıyorsunuz da, yıllardır gözünüzün önünde sürüp giden bu zulüm sizi hiç etkilemiyor?
Hadi daha iyi anlamanız için, sizden bir örnek vereyim: Yüzlerce polis ellerinde coplarla okuluna gitmek üzere toplanmış rahibelerin üzerine saldırıp üzerlerindeki siyah giysileri parçalıyor, ellerine kelepçe takıp gözaltına alıyor. Neden diye soruyorsunuz, "Bu kapkara giysiler, ortaçağın dinsel yobazlığının Aydınlanma'ya meydan okuyuşunun simgesidir" diyor.
Tutumunuz ne olurdu acaba?
Aslında AB'nin bu çifte standardının sebebi çok da meçhul değil.
Başörtülü kadın fotoğrafı, tıpkı bizim "yeminli laikçiler"imiz gibi, Avrupalı'ya da antipatik geliyor. Tıpkı onlar da bizimkiler gibi, başörtülü kadın gördüler mi, tüyleri diken diken oluyor, haçlı ruhları depreşiyor, şeriat paranoyasına kapılıyorlar. Çokkültürlülük, tolerans, empati adına bildikleri ne varsa unutup şeriat paranoyasıyla titremeye başlıyorlar.
Türbanın, Türkiye'deki genç Müslüman kadınların kendilerine özgü bir modernleşme biçimi olduğunu; Müslüman kimliklerini reddetmeksizin, evlerinden çıkarak kamu hayatına atılmalarını; üretimde, politikada, sosyal hayatta yer almalarını sağladığını görmüyorlar.
Belki de bundan daha önemlisi; ne türbanın savunulmasının artık inanç özgürlüğünün savunulmasının sembolü haline geldiğinin farkındalar, ne de inanç özgürlüğünün savunulmasının Türkiye'nin özgürleşme mücadelesinde kilit mesele haline geldiğinin... Türbanın serbest bırakılmasının, totaliter direncin kırılacağı, devlet/birey ilişkilerinde yeni bir döneme adım atabileceğimiz nokta olduğunu hiç mi hiç anlamıyorlar.
ggokturk@turk.net
Çocuğa kelepçe takılmaz

Enis Berberoğlu / Radikal / 7 Mart 2002

Her nedense Türkiye Cumhuriyeti kitlesel düşman yaratmakta mahirdir.
1960-70'lerde bu topraklarda yetişen imanlı Marksist sayısı muhtemelen Sovyet rejimini bile kıskandıracak ölçüdeydi. Allahsız komünistlere karşı durumdan vazife çıkartıp yardım ediyoruz bahanesiyle devlete konmaya çalışan ülkücüler de sonunda düşman safa geçti. 1970'lerde solu bölmek için göz yumulan Kürt milliyetçiliği 1980-90'ların baş belası haline geldi, 30 bin cana mal oldu. 12 Eylül mütefekkirlerinin 'Türk-İslam sentezi' modeli güçlü siyasi İslam muhalefet yaratınca 28 Şubat postmodern darbesi imdada yetişti.
Dünya değişti, köprülerin altından çok sular aktı. Düşmanı hep değişti, ama devlet aynı kaldı. Aynı kaldı diyoruz, üstüne basa basa yazıyoruz. Çünkü devlet bir türlü çocuklara kelepçe takma huyundan vazgeçmedi.
12 Eylül'den birkaç yıl sonraydı. Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında iç karartan bir fotoğrafa rastladık. 10 yaşını bile doldurmamış yankesici çocuğu kaçmasın diye zincire vurulmuş halde adliye koridorunda gösteren bu fotoğraf sivil toplumu ayağa kaldırdı. Polis bu insanlık dışı uygulamadan hemen vazgeçti.
Benzer isyan hissine dün siyasi İslam'ı savunan gazetelere bakarken kapıldık. İmam hatiplere türbanla girmek için eylem koyan 13-14 yaşlarındaki kızların coplandığı, bileklerine kelepçe vurulduğu haberleri, bacak kadar çocuklarla kalabalık polis ordusunun karşılıklı saflaşmasını sergileyen fotoğraflar demokrasi tarihine yeni utanç belgesi armağan etti.
Daha ileri gitmeden, bir hususun altını çizmekte yarar var: Bu satırların yazarı türbanlı ideolojiden zerre kadar hazzetmez. Ne var ki başı örtülü veya bileği kelepçeli çocuklar arasında tercihte hiç zorlanmaz. Kelepçeye itirazı türbana muhalefetine hayli baskın çıkar.
Daha da hazini kelepçe vurulan kızları imam hatip kapısında eyleme sürükleyen de yine devlet politikasıdır. İmam açığı belli (2 bin 200), bu okulların mezun sayısı ortada (55 bin). Kadınların imam olarak çalışamayacağı kesin. O zaman neden imam hatipler tercih ediliyor?
Kimine göre bu okul mezunları zamanla devlete nüfuz ederek bir gün iktidara gelmeyi planlıyor. Bizce, daha makul izahı, buraların yoksul ve muhafazakâr kesime alternatif Anadolu liseleri olarak hizmet verdiği gerçeği. Peki Anadolu lisesi, fen lisesi yerine imam hatipleri teşvik eden kim? 12 Eylül'ün askeri rejimi. İhtiyaç fazlası mezuna göz yuman da sonraki siyasi iktidarlar.
Örneğin, mevcut iktidar ortaklarına bakın: Başbakan Bülent Ecevit, Fethullah Gülen'le yakınlığını saklamıyor, Yardımcısı Mesut Yılmaz başörtüsüne türban adını takıp takiye yolunu açan Turgut Özal'ın vârisi, diğer yardımcısı Devlet Bahçeli, Fazilet'i türbanı savunamadığı için 'ürkeklikle' suçlayarak iktidara geldi. Gerisini siz düşünün ve çocuklara kelepçe vurmaktan vazgeçin. Gücünüz yetiyorsa ağababaları ile uğraşın! Üstelik türban siyaseti merkez sağa da yaramıyor. Muhalefette türbana serbesti sözü vererek oy toplayan parti, iktidarda zoru görünce cayıyor. Sonuçta türban marjinal siyasete tükenmez bir oy malzemesi sağlıyor.
Bu arada, dün yaptığımız MHP analizi nedeniyle Ülkü Ocakları Genel Başkanı Atilla Kaya aradı. MHP'nin, tabanına Öcalan'ın asılmamasını izahta zorlandığı tespitine itirazı vardı: "Koşullar el vermediği için için asamadığımızı tabana anlatabiliyoruz." Ancak, Kaya'nın MHP'nin türban sorunu ve ekonomik kriz olarak saydığımız iki açmazına bakışı bizden pek farklı değildi: "İşsizlik çok önemli sorun. Üniversite mezunları bile işsiz. İş arayanlara yardımcı olmaya çalışmaktan başka iş yapamaz hale geldik. Türban ise çok hassas bir konu. Radikal söylem sahiplerine malzeme sunuyor."
MHP'nin radikal saydığı söylem... Adres bu kadar açıkken türban sorununu ortada bırakmanın, siyasi malzeme niyetine bir köşede saklamanın âlemi yok, riski çok...
enisb@cnnturk.com.tr


Türban yasağını laikler kaldırmalı (1)

Enis Berberoğlu / 11/04/2002

Lafı uzatmadan, son sözümüzü baştan edelim. Milli eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu hakkındaki soruşturma önergesinin Meclis’teki oylama aritmetiği de gösterdi ki;
1) Türban yasağı merkez sağ partilerin yumuşak karnıdır,seçmen tabanına propaganda amaçlı olarak siyasi istismara sonuna kadar açıktır.
2) Hükümetin iki sağ partisinin DSP’li bakanı feda etmesi örneğinde olduğu gibi hükümetin (siyasi istikrarın?) devamı açısından risktir.
3) Tıpkı Kürtçe TV veya eğitim gibi bu yasak da siyasette birleştirici değil tam aksine ayrıştırıcı rol oynadığı ve radikal eğilimleri beslediği için çoğunluğa dayalı, yönetebilen demokrasiye engeldir.
Eğer buraya kadar hemfikirsek sıra önerimize geldi:
Bizce türban artık acilen sağ partilerin seçim malzemesi olmaktan çıkarılmalıdır. Merkez sağ partiler türban yasağını kaldıracak cesaret veya niyetten yoksunsa, bu işe laik kesim ve hatta sol partiler öncülük etmelidir. Çünkü demokrasi hepimizi lazımdır!
Bu önerinin fena halde yadırganacağının farkındayım. Çünkü laik Cumhuriyeti demokrasiye katiyen engel saymayan aydınların dahi türbana muhalefet gerekçesi ‘Biz annelerimizin başörtüsüne karşı değiliz, ama üniversite kapısındaki türban siyasi simgedir’ diye özetlenebilir. Kişilerin inançlarına, giyim-kuşamlarına karışmayı içine sindiremeyenleri iknanın yolu, genç kızların türbanla derse girmesini topluma siyasi mevzi kaybı olarak benimsetmekten geçer. Bu denkleme göre türbana özgürlük siyasi talep muamelesi görürken, türbana karşı çıkmak veya bu insanları yok saymak Apolitik tavır sanılır. Çünkü malumdur, eğer siyasi bölünme/taraf yoksa toplumsal barış mevcuttur!
Ne var ki türban mızrağını bu çuvala sığmadığı haller çoktur. Örneğin eğer türban siyaseti sadece bir avuç üniversite öğrencisinin marifeti, eseriyse. Önceki gün Meclis’te Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu’nu yalnız bırakanların yaptığına ne demeli? TBMM’de 344 sandalyesi bulunan hükümetin Milli Eğitim Bakanı’na sadece 209 oy çıkması türban siyasetinin sonucu değil mi?
***
Türban tartışmasının 1968 öğrenci eğlemlerine kadar uzanan mazisi olduğunu hatırlamakta yarar var. Türban yasağı daha ilk günden itibaren siyasi merkezin sağında yer alan partilerin oyuncağı, malzemesidir. Sağ partiler;
•Muhalefette iken türbana özgürlük vaadiyle oy toplar,
•İktidara gelince yan çizerek hayal kırıklığı yaratır.
Bu ikiyüzlü siyasetin örneği budur. 1999 seçim kampanyası sırasında Refah/Fazilet çizgisini türbanlı öğrencileri korumaktan aciz ve ürkek ilan eden, buna karşılık erkek parti sıfatıyla meydana çıkan MHP’yi hatırlayın. Daha yeni Meclis’in ilk gününde patlak veren Merve Kavakçı kavgasında MHP’nin türbana karşı tavır alması, tesettürlü kadın vekilinin başını açması muhalefet ve iktidar koltuğuna göre değişen siyasi riyaya uygun kanıt sayılmaz mı?
***
Yaklaşan seçim öncesinde siyasi haritaya bir göz atın. Saadet Partisi, AKP, MHP, ANAP, DYP, BBP ve kuruluş aşamasındaki diğer sağ partiler. Hepsinin gözü, muhafazakar oylarda. Türbana dayalı, affedersiniz ama, idrar yarışı kaçınılmaz. Kim daha radikal gözükürse o kadar oy alacak. Ama siyasette radikallerin sınırı da belli. O yüzden yıllardır birinci parti geçinen yüzde 20’yi aşamıyor. Seçmenin yüzde 80’i ikna edemeyenin gücü ne türban yasağını kaldırmaya yetiyor ne de örneğin ekonomiyi yönetmeye. Türban türü yasaklar kara delik gibi siyasetin gücünü emiyor, yok ediyor. Türban yasağının kaldırılması asıl laiklerin, hatta sol partilerin işine gelir.
Çünkü en azında sol partileri zorlayan haksız rekabet silahlarından birisi eksilir, sağda birleşmenin önündeki mayınlardan biri temizlerin.
Türban siyaseti gibi suni ayrımlar giderildiğinde sağ çatı genişler ve güçlenirse, sağ iktidarın muhalefetinin daha sağ partiler olduğu siyasi dönem kapanır!
Ne dersiniz tartışalım mı?

enisb@cnnturk.com.tr


Türban yasağını laikler kaldırmalı (2)

Enis Berberoğlu / 15/04/2002

Bu köşede yer alan (11 Nisan 2002) 'türban yasağını laikler kaldırmalı' önerisine medya yelpazesinin iki yakasından katkı geldi...
Ertuğrul Özkök, makalesine 'makul çoğunluk türban sorununu çözmeli' başlığını koyarak daha geniş bir uzlaşma zemininin adresini verdi. (Hürriyet, 12 Nisan 2002) Ahmet Taşgetiren'in 'Evet, laikler kaldırsın!' başlıklı makalesinde onay cümlelerinin takipçisi 'geç kaldınız' sitemi bizce ihmal edilmemeliydi: "Enis Berberoğlu diyor ki özetle: Laikler türban yasağını kaldırsın, sağ partilerin istismarı bitsin... Evet aynen öyle. Laikler kaldırsın yasağı, hatta onlar istismar etsin biraz da türbanı!!!" (Yeni Şafak, 12 Nisan 2002)
AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül yolladığı e-postada, "Öncelikle şunu belirteyim ki, düşüncelerinize aynen katılıyorum" dedikten sonra muhafazakâr partiler arasındaki türban yarışına dönük eleştirimize değindi:"Sorunu çözmeye yönelik bu tip olumlu adımlar sayesinde politikacılara fazlaca laf düşmeyecektir. Böylece partiler olarak bizler de esas rekabet etmemiz gereken konular üzerinde çalışma şansını elde etmiş olacağız. Ama böyle bir konu gözümüzün önünde yaşanırken görmezlikten gelmemiz, takdir edersiniz ki, çok zor."
Abdullah Gül'ün mesajında yakın geçmişteki ilginç bir türban diyaloğuna atıf da vardı:
"Parti (AKP) kurulmadan önce sayın Deniz Baykal'la yaptığımız, o günlerde (4 Ocak 2001) sansasyonel de olan görüşmemizin basına kapalı bölümünde Deniz bey de bu konuya değinmişti."
Laikliği tavizsiz savunan CHP'nin lideri Deniz Baykal Gül ile görüşmesinde nasıl bir ifade kullanmıştı acaba? En doğrusu kendisine sormaktı, öyle yaptık. Baykal, sorumuz üzerine Abdullah Gül ile görüşmesinde türban yasağının kaldırılmasına dönük herhangi bir somut uzlaşmanın söz konusu olmadığını aktardı, ardından daha geniş çerçeveli analizini paylaştı: 1) Türkiye büyük bir gerilim dönemi (28 Şubat) yaşadı, güven bunalımı hâlâ sürüyor 2) Anayasa'da yer alan laiklik kavramı üzerinde hiçbir tereddüt kalmamalı, oysa Türkiye son üç yılda Anayasa'ya muhalefet gerekçesiyle iki büyük parti kapattı 4) Nekahat döneminde herkes topluma güven vermeye çalışmalıdır, güven sağlanmadan rahatlama olmaz.
Ve Baykal bu analize dayalı türban siyasetini iki cümleyle özetledi: "Ben kaşımıyorum, üzerine gitmiyorum. Kimse de kaşımasın." Neredeyse tüm siyasi kamuoyu araştırmalarına göre oyu yükselen iki partinin, AKP ve CHP'nin türban diyalogunu şöyle tercüme etsek yanlış mı olur sizce?Muhafazakâr partiler tabanları son derece duyarlı olduğu için türban siyasetinden uzak duramıyor ama çözümsüzlüğün sıkıntısını da çekiyor. Çareyi laik ve sol partilerle uzlaşarak türbanı serbest bırakmakta görüyor. Türban mayınları temizlenmiş muhafazakâr tabandaki yarışın daha makul geçeceği umuluyor.
Buna karşılık kurulu düzen ve laikler 28 Şubat travmasını atlatabilmiş değil. Türban gibi ihtilaflı konularda uzlaşma için daha fazla güvence arıyor. Türban zaferini hiçbir radikal hareket/partiye mal etmeyi istemiyor... Türban serbestisi şu an için sayısal olarak marjinal bir azınlığın talebi. Yani bu sorun çözülmezse kıyamet kopacak değil. Ancak türban sorununun çok daha önemli meselelerde siyasi uzlaşmanın önünü tıkadığı da ortada.
Türkiye yakın tarihinde türban sorununa benzer açmaza Güneydoğu konusunda düştü. Sadece savaşın şiddetini azaltmaya çalışmak amacıyla dahi olsa yükselen 'Kürtlere kültürel hak' talebi her defasında "Silahlar susmadan olmaz, yoksa taviz sayılır" itirazına çarptı. Farklı politika izlenseydi, ne sonuç alınırdı, ayrı tartışma konusu. Ama haydi geçmişi bırakıp bugüne gelelim. Abdullah Öcalan üç yıldır İmralı'da,PKK silahlı mücadeleyi bıraktı. Ne var ki bırakın Kürtçe eğitimi, hâlâ Kürtçe TRT'yi bile içimize sindiremedik!Oysa Kürt siyasetinde daha demokratik açılım türban siyasetindeki hâkim duruşa daha haklı ve adil zemin sağlamaz mıydı, ne dersiniz?
Böylece yine dönüyoruz başlıktaki öneriye: Türban yasağını laikler kaldırmalı. Çünkü, parçalı siyaset radikalleri besliyor, yönetebilen çoğunluğa dayalı hükümetleri, siyasi istikrarı rehin alıyor. Daha fazla demokrasiye ihtiyaç duyanlar bu amaç için uzlaşmayı öğrenmeli.

enisb@cnnturk.com.tr


Simgesel güç savaşları


Radikal2 / Ahmet İnsel (GSÜ. Öğ.Ü.) / 31 Mart 2002


(...)Ölüm oruçları üzerinden yürütülen siyaset ilk bakışta irrasyonel gibi gelse de, aslında başka bir aklın ürünü. Aykırı her türlü söz, simge ve varoluşu devlet şiddetiyle terörize etmeyi korkutup pıstırmayı, gözden ırak kuytu alanlara kaçıp saklanmalarını sağlamayı amaçlayan bir akıl bu. Egemen siyaset anlayışı, toplumun her alanında “pozisyon savaşları” yaratarak tükenen iktidarına enerji topluyor. Yaşamın her alanında en ufak bir aykırı simge, söz, davranış, veya duruşa karşı, bunlarla kıyas edilemez boyutta bir devlet şiddeti zincirlerinden boşalıyor. O aykırı söz veya tavrın birden bire gerçek değer ve anlamını kat be kat aşan bir simgesel güce sahip olmasına yol açıyor.


Bu aklın tahayyül dünyasının ürünü olan trajik sahneler, yurdumuzun dört bir köşesinde her gün sergileniyor. Günlük yaşantımızın beklenmedik anlarında karşımıza çıkıyor bunlar. İmam-Hatip Liseleri’nin her yerde “mazbut muhafazakar Türk evlatları” yetiştirmek için açılmasına çaba gösterilen asker-sivil sorumlu devlet ve siyaset adamlarımızın o aklı, bugün aynı okullara kızların başı açık gelmelerini emrediyor. Kızlar başı açık gelse, bu kez İmam-Hatip’li kızların da 19 Mayıs gösterilerine şortla katılmalarını emredecek. Şortla katıldıklarında, okulda Kur’an okurken çocukların başını örtmesini yasaklayacak. Üniversiteleri kışla olarak ancak tasarlayabilen zihniyet, İmam-Hatip okullarını kapatmaya gücü yetmediği için, o okullardaki gençleri, çocukları esir alıp kendi güç gösterisine malzeme yapıyor. Türban konusunda, her iki tarafın erkekleri kadınlar üzerinde hakimiyet mücadelesi yürütüyorlar ve genç kızların hayatları karartılıyor.



Turk Hukumetı, Dını Okullar Konusunda Tedbır Alıyor

WASHINGTON POST / Kelly Couturıer / 21 Eylul 1997

Basındakı Beyaz Basortusu Ve Uzun Etegının Dısında Serıfe Ozturk'u Laık Lıselerde Okuyan Yasıtlarından Ayıran Unsur, Ozturk'un, Gıttıgı Dını Lısede (İmam-Hatip Lisesi) Her Hafta 19 Saat Islamı Egıtım Gormesıdır.

Ankara'dakı Tevfık Ilerı Imam-Hatıp Lısesıne Devam Eden 17 Yasındakı Ozturk, Haftada 19 saat Kuran, Islam Hukuku Ve Arapca Gıbı Derslerı Gormektedır. Haftanın Gerı Kalan Zamanı Ise (21 Saat) Matematık, Fen, Tarıh, Edebıyat Ve Yabancı Dıl Derslerıne Ayrılmaktadır.

Ulkenın Laık Lıderlerıne Gore, Tevfık Ilerı Gıbı Dını Okullarda Olup Bıtenler, Genclerın Beyınlerının Yıkanmasından Baska Bır Sey Degıldır Ve Bu Durum da Ogrencılerın, Modern Turkıye'nın Uzerıne Insa Edıldıgı Laık Kuralların Aksıne Hareket Eden Islamı Egılımlı Ideolojıyı Benımsemelerıne Sebebıyet Vermektedır.

Islamı Temele Dayalı Ideolojının Yayılmasını Onlemeye Kararlı Olan Basbakan Mesut Yılmaz Lıderlıgındekı Laık Hukumet, Hazıran'da Iktıdara Geldıkten Sonra Ilk Is Olarak, Imam-Hatıp Okullarının Orta Kısımlarının Kapatılmasını Ongoren “Egıtımde Reform Yasası”nı Meclısten Gecırttı.

Gozlemcıler, Ozellıkle Imam-Hatıp Okullarının Orta Kısımlarının Hedef Alındıgını, Cunku Bır Ogrencı Ne Kadar Erken Yasta Dını Egıtıme Baslarsa, O Derece Daha Fazla Endoktrıne Olmus Olacagına Inanıldıgını Soylemektedırler.

Islam Arastırmaları Yapan Ve Ismının Acıklanmamasını Isteyen Bır Uzman, "Eger Bır Kız Cocugu 10 Yasında Basortusu Takmaya Baslarsa, Hıcbır Zaman Onu Basından Eksık Etmeyecektır" Dedı.

12 Yasından Berı Dını Okullara Gıden Serıfe Ozturk, Okulunu Cok Sevdıgını, Cunku Okulunun, Basortusu Takmasına Izın Vererek Ve Ayrıca Derslerını Namaz Vakıtlerıne Gore Duzenleyerek, "Dınının Gereklerını Yerıne Getırmesını" Sagladıgını Soyledı. Dını Olmayan Devlet Okullarında Basortusu Takılması Resmen Yasak Oldugu Gıbı, Derslerın Namaz Vakıtlerıne Gore Ayarlanması Da Hıc Duyulmamıs Bır Husustur.

Devam Ettıgı Okulda Bu Hafta Kendısıyle Yapılan Bır Mulakatta, Ozturk, Genelde Refah Partısı Yetkılılerı Ve Yandaslarının Kullandıgı Bır Lısanla Konustu.

Ozturk, Duvarlarından Bırınde Mekke'dekı Hacıları Gosteren Buyuk Bır Resmın Asılı Oldugu Okulun Kafeteryasında Otururken Soyle Dedı: "Turkıye'de Degısıklık Olmasını Beklıyoruz. Istedıgımız, Insan Haklarına Daha Fazla Saygı Gosterılmesıdır. Bız, Basortusu Takmayan Insanlara Saygı Duyuyoruz.Onun Icın Onlar da Bıze Saygı Duymalılar."

Ancak Ne Var Kı, Onderlıgını Ordunun Yaptıgı Kurulu Duzen Acısından, Kızların Devlete Aıt Bınalarda Ve Resmı Yerlerde Basortusu Takmalarına Musaade Edılmesı, Ataturk'un Kurdugu Ulkenın Temel Ilkelerınden Tavız Verılmesı Anlamına Gelmektedır Ve Boyle Bırsey De Asla Kabul Edılemez.

Isın Ilgınc Yanı, Koktendıncılıge Karsı Mucadele Gozonunde Bulunduruldugunda, 1980'lı Yılların Baslarında Imam-Hatıp Lıselerının Sayılarının Artmasına Yolacan Ordunun Kendısıdır. Ordu, O Tarıhte Taraftarı Cok Olan Komunıst Harekete Karsı Durabılmek Icın Toplumda Islamı Duyguların Kuvvetlendırılmesı Gerektıgıne Inanıyordu. Ancak Komutanların Hesaplayamadıgı Nokta, Imam-Hatıp Lıselerının Ne Derece Populer Olacagıydı.

Ulkedekı Camılere Imam Yetıstırılmesı Amacıyla 1950'lı Yıllarda Kurulmaya Baslayan Devlet Okulları, Zamanla Alternatıf Bır Egıtım Sıstemıne Donustu. Gecen Sene Bu Okullara 500 Bın Ogrencı Kayıt Yaptırdı. Bu Ogrencılerın Cok Buyuk Bolumu, Kı Bu Bolume Kız Ogrencılerın Tamamı Dahıldır, Okulu Bıtırdıkten Sonra Imam Olmayı Dusunmemektedırler.

Gozlemcıler, Imam-Hatıp Okullarının Ozellıkle Tutucu Kırsal Alanlarda Cok Populer Oldugunu, Bu Yerlerdekı Aılelerın Cocuklarının Iyı Bır Dını Egıtım Gormelerını Istedıklerını, Okulların Haremlık-Selamlık Dıye Ayrılmasının da Tercıh Nedenı Oldugunu Soyledıler.

Bu Sıstem Uzerınde Calısmıs Batılı Bır Dıplomat, Imam-Hatıp Okullarından Mezun Olanların Illa Da Dını Radıkaller Olmadıgını Soyledı. Ancak, Aynı Dıplomata Gore, Bu Kımseler, Ulkenın Seckın Laık Zumresının Benımsedıgı Batılı Degerlere Husumet Duyan Insanlar Olmaktadırlar.

Yıne Bu Kımseler, Egıtımde Reform Programına Sıddetle Karsı Cıkan Refah Partısı'nın Dogal Secmenlerıdırler. Laıklık Yanlıları Acısından Ozellıkle Endıse Veren Bır Konu da Dını Okullardan Mezun Olanların Devlet Burokrasısıne Katılmaları Ve Bunun da Mıllı Kurumlardakı Laık Yapıyı Zayıflatmasıdır. Bu Gıdısatı Sona Erdırmek Icın, Hukumet, Bıldırıldıgıne Gore, Imam-Hatıp Lıselerınden Mezun Olanların Yuksek Okullarda Teolojı Okumalarını Kısıtlayarak, Devlet Burokrasısınde Is Bulma Sanslarını Azaltmayı Planlamaktadır.

Yılmaz Hukumetı'nın Imam-Hatıp Okullarını Hedef Alması, Beklendıgı Gıbı, Ankara Ve Istanbul'dakı Camılerın Onunde Her Hafta Cuma Namazından Sonra Protesto Gosterılerıne Yolacmaktadır. Agustos Ayından Bu Yana Yapılan Protesto Gosterılerınde Cok Kısı Yaralanmıs Ve Tutuklanmıstır. Guvenlık Guclerı Su Ana Kadar Protestoları Kontrol Altında Tutmaya Muvaffak Olmuslardır.

Ortaokulların Lagvedılmesını Ongoren Yenı Yasa, Ogrencılerın Ilk Ogretım Surelerını Sekız Yıla Cıkarmaktadır. Onceden, Ilkogretım Bes Yıldı Ve Ozellıkle Kırsal Alanlardakı Ogrencıler Bu Sureden Sonra Okula Devam Etmiyorlardı.