Şeytanla ilk iletişime geçen insan olması açısından Kabil’in oluşturduğu görüntü önemlidir. O, İnsana ait zaafların en belirgin bir şekilde ortaya çıktığı bir önderdir. Eşrefi mahlûkat numunesi olarak yaratılan insan ırkının, şeytan tarafından ayartılmış ilk numunesi. Kabil, şeytan tarafından ayartılırken kendisine ait olmayanın talep edilmesi düşüncesi kullanılmıştır. Bu düşünce bir süre sonra onu, kendisine ait olmayan şeyin talep edilmesine, talebine cevap alamadığı zamanda talep ettiği şeyin sahibi olanın canına kıymaya kadar götürmüştür. Ayartılma özelliğimizin açığa çıkmasının müsebbibi olan bu örnek, şeytanın iğrenç desiselerinin tarih boyunca hoyratça uygulanmasına sebep olacak, dahası kendisine ait olmayanın talep edilmesi anlamındaki işgallerin devam etmesini sağlayacaktır. Çünkü her bir işgalin temelinde kendisine ait olmayanın talebi vardır. Bu talep, ilahi ve mutlak adalet anlayışıyla bastırılmadıkça da işgal hükmü devam edecektir. Meseleye bakarken mazlum Habil’in elindekine göz dikmiş, Allah(cc)a karşı samimiyetinde hile oluşturmuş Kabil “dar” çerçevesinde bakmadığımızı fark etmeniz gerekiyor. Çünkü Kabil insan türünün ilk isyancı, ama ayartılmış numunesi olması açısından önemlidir. Yoksa tarih boyunca sayısız Kabil’ler ve Habil’ler olmuştur. Bildiğimiz ve bilmediğimiz yüzlerce işgal, aynı mantığın farklı işletim sistemlerindeki versiyonları tarafından ortaya konuldu. Biz başkasının elindekine ilahi ve mutlak adalet anlayışıyla yönelmedikçe bunun adının işgal olduğunu, ama bununda fetihten farklı bir sürecin karşılığı olduğunu söylüyoruz. Çünkü tarihte, Habillerin müdahalesini hak etmiş, Kabil’i idarelerde sayısal olarak hiç az olmamış. Bu anlamda gözler, her bir işgalde –ki bu işgal çıkış iznini şeytanın ayartmasından almış- mücadele eden ve işgale karşı yürekleri, bedenleri, coğrafyaları korumak durumunda olan direnişçiler aramıştır. Gözlerin bu arayışına görüntü veren direniş erleri zulmün sahibi bu işgalci güçlere hiçbir coğrafyayı kolay lokma etmemiş, hatta birçoğu direnişin gücü karşısında yol alamayıp geldikleri gibi dönmek zorunda kalmışlardır. Yakın tarihimizde işgalin sözlük karşılığına kendi adlarını yazdıran Amerika ve İsrail, bu direnişin tadını! Alan devletlerin başını çekiyor. İşgal öncesi direnişi kolaylaştırmak ve süreç içerisinde de direnişi kırabilmek adına kendilerinden önce oluşturdukları satılmış görüntülerde onları karşı koymaya karşı koruyamamıştır. Satılmış kukla idarelere rağmen son toplamda halkın içinde bu direnişi örgütleyen ve işgale karşı çıkan güçler oluşmuştur. Bu güçlere ve bu güçlerin oluşma şartlarına ait çok şey söylenebilir. Her kesim kendi anlayış ve ideolojisine göre adlandırmalar yapabilir. Zafiyetlerimizin hükmettiği nefislerimizle meseleyi olmaması gereken yerlere çekebiliriz. Ama en temel söylemimiz, işgalciler işgalci ruhlarını öldürmedikçe, işgale uğrayan coğrafyalarda işgale karşı direnişler hep olacaktır. Bunun adı dünya literatüründe farklı da değerlendirilse insanlığın gönlünde hep “zulme ve zalimlere karşı direniş” olarak kalacaktır. İşgalci güçler işgalin yetişemediği ya da işgal öncesi uygulamayı uygun buldukları iç savaşlarda da farklı hesaplar içinde olmuşlardır. İç savaşlar meselesini işgallerden daha farklı düşünüp değerlendirmemiz gerekiyor. Kendi iç dinamiklerine göre, farklı ülkelerde farklı tezahür eden bir yüzü var. İşgalciliğin son yüzyıldaki babası olan Amerika bile Güneyliler ile Kuzeyliler arasındaki savaşta binlerce kayıp vermiş ve hatta başkanları “Abraham Lincoln” bir Güneylinin suikastı ile ölmüştür.
Anlaşılıyor ki iç savaşlar dışarıdan müdahalelere açık geliştiği kadar, dış müdahale unsuru oluşmadan da gelişebiliyor. İç menfaat ve beklentiler uzlaşma ile sonuçlanmazsa çatışma ile neticelenebiliyor. İç savaşlarla yüz binlerini kaybetmiş Amerika ve Batı, şimdilerde bu tecrübelerini sömürmek üzere organize oldukları ülkelere karşı kullanıyorlar. İçerdeki tartışma noktalarını tespit edip bu noktaların kaşınması ile iç karışıklık sağlamaya çalışan Amerika ve Batı, geçicide olsa başarı sağlamış gibi gözüküyor Son yüzyıl içerisinde gerçekleşmiş onlarca işgal ve iç karışıklık örneği varken biz burada örnek olarak Lübnan’ı zikredelim istedik. Çünkü Lübnan, hem yıllardır devam eden hem de bitmeyen bir iç karışıklık ve müdahale süreci yaşıyor idi. Ama bu uzun döneme nokta koyan bir gelişme var ki, düşmanların hem işgalde hem de iç savaşlar meselesinde nasıl yenildiklerini ve perişan olduklarını bize gösteriyor. Bu sürecin yaşanmasında tabiî ki Lübnan içindeki çok farklı –ki sayısı nerede ise yirmiyi buluyor- inanç ve çok farklı etnik grup etkili oluyor. 1958 yılında patlak veren, daha sonra 1975 yılında tekrar ortaya çıkıp 1991 yılına kadar aralıksız devam eden beyaz karlı, dağlar ülkesi Lübnan’ı, kızıla boyayan iç savaş, yine bu farklı etnik yapının kaşınması ile oluşturulmuştur. Ortadoğu’nun İsviçre’si olarak adlandırılan ve zamanla iç savaşlar neticesinde bir harabeye dönen Lübnan, bugün Hizbullah ve onun lideri Şeyh Hasan Nasrallah’ın ortaya koyduğu direniş ve siyasetle yeniden dünya gündemine oturmuştur. Etnik ve dini kargaşanın toz dumanında iş tutmaya çalışan Batı ve İsrail, Lübnan direnişi ve Şeyh Hasan Nasrallah’ın aydınlatıcı siyaseti karşısında yerle bir oldular. Düşmanlarına bile yalan söylemeyecek kadar asil davranan Şeyh Hasan Nasrallah ve Direniş karşısındaki kaybı işgalle örtmeye çalışan Batı ve Amerika destekli İsrail, bir büyünün bozulmasına sebep olan yenilgiyi tatmıştır. Arap toplumları başta olmak üzere ümmetin büyük bir çoğunluğu İsrail’in yenilmezliğine inanıyor, Arap- İsrail savaşlarında kırılan onurun tamir edilemeyeceğini zannediyordu. İslam ümmetini saran bu büyü, Şeyh Hasan Nasrallah’ın yiğit savaşçılarının bileklerinde son buldu. Otuz dört günlük işgal amaçlı savaş, sözde Savaş teknolojisi ve istihbarat devi İsrail’in hezimeti ile bitti. Bu gün yeniden iç savaş ve işgallerle talan edilen Lübnan’ın dirilişine engel olmaya çalışanlar olacaktır. Lübnan bir düzen ve sistem bulamasın, kargaşa içerisinde yok olup gitsin ve “Batının atık merkezi” olsun diyenler çıkacaktır. Ama artık ülkesine sahip çıkıp, etnik ve dini farklılıkları berekete çeviren bir Direniş var. Düşmanlarının bile saygı duyduğu bir liderin etrafında toplanmış bir halk var. Temel anlayışları “gücümüzün yettiği kadar değil, gücümüzün sonuna kadar direneceğiz” olan bir halk ve lider var. Bu örgütlenmiş ama halkıyla da bütünleşmiş yapı, inanıyoruz ki elde ettiği bu güçle ülkede yıllardır sürdürülen kriz politikasına son verecek ve Lübnan’ın önüne yeni ufuklar açacaktır.