Ankara, Ağustos 2001
İÇİŞLERİ BAKANLIĞININ AKKİSE RAPORU:
OLAYIN ÜSTÜ ÖRTÜLMEK İSTENİYOR
Ömer EKŞİ
MAZLUMDER Genel Sekreteri
10 Ağustos akşamı Konya'nın Akkise beldesinde bir kişinin ölümü ve onlarca insanın da yaralanmasıyla sonuçlanan ve yetkililerin ilk ağızdan "münferit" olarak nitelendirdiği jandarma operasyonunun "masumiyeti", geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanlığı müfettişlerine alelacele hazırlatılan raporlarla belgelenmiş oldu!
Bütünüyle tek yanlı olarak kaleme alınan ve sadece saldırıyı gerçekleştirenlerin görüşlerini yansıtan rapor, vatandaşlar olarak başta can güvenliğimiz olmak üzere, sahip olduğumuz hakların her an kolayca çiğnenebileceğinin son örneğidir. Bu rapor, işlenen cinayetin faillerinin yargı önüne çıkarılıp cezalandırılacağından umutlanmak için bir neden olmadığının, böyle bir resmi iradenin söz konusu olmadığının habercisi gibidir.
Müfettişlerin hazırladığı bildirilen rapor, olayın, bazı "kendini bilmezler"in "umuma açık yerlerin kontrolü sırasında jandarmaya mukavemet"te bulunması üzerine meydana geldiğini iddia etmektedir. Rapora göre, olay gecesi Akkise'deki kahvehanelerde "arama ve kontrol" yapan jandarma devriyesi, daha önceden "sabıkalı" bir kahvehanede "yaşı küçük olduğu değerlendirilen bir şahsın üzerinde kimliğinin olmadığını beyan etmesi üzerine, küçük yaştaki kişilerin kahvehaneye alınmaması konusunda işlem yapıp-yapmama kararını vermek amacıyla kimliğinin getirilmesi talebinde" bulunmuştur.
Hep "emir" verdiğini bildiğimiz jandarmanın bu "talebi" karşısında, "kahvehanede bulunan bir grup gencin sözlü sataşması" ve içlerinden birinin daha da ileri giderek "masaya yumruğunu vurması", jandarma devriyesinin başındaki "karakol komutan yardımcısı"nı "sözkonusu şahsı yatıştırmaya" sevketmiştir. Ancak alışık olunmayan böylesi "sivil" davranış karşısında iyice "şımaran" kalabalık, nezaketinden "emir" yerine "talep"te bulunmayı tercih eden "karakol komutan yardımcısına", hiç de çekinmeden mukavemette bulunmuştur.
Raporu hazırlayanlara göre, bu durum, "tansiyonun yükselmesine" ve bunu önlemek için "karakol komutanı"nın devreye girmesine kadar varmıştır. Karakol komutanı kimdir, olay anında nerede bulunmaktadır, gelişmeler kendisine telsizle mi aktarılmıştır, yoksa araçlardan bir tanesinde rapor mu beklemektedir, olayla ilgili bu ve bunun gibi en önemli hususları rapordan öğrenemiyoruz. Başka bir ifadeyle rapor, bir raporda bulunması zaruri bilgileri, olayların ardarda gelişi ve aşamalarına ilişkin somut gelişmeleri içermezken, yaşanan sonucu meşrulaşmaya ilişkin çok sayıda ikincil öneme sahip izlenim ve değer yargısı içermektedir (onlar da sadece tek bir tarafın izlenim veya yargılarıdır). Kısacası olayın taraflarından birinin savunmasına benzeyen bu belge, muhtevasının yanında rapor yazma tekniği bakımından da aslında bir rapor değildir. Raporun başında, jandarma devriyesinin iki astsubay, bir uzmançavuş, ondokuz erbaş ve er ile iki araçtan oluştuğu haber verilmektedir. Bu askerlerin hangi karakola bağlı oldukları gibi bilgiler yer almazken, öldürülen gençten de sadece bir cümlede söz edilmekte, onun da ismi bile yer almamaktadır. Raporu hazırlayanlar, anlaşılan tüm bunları belirtmeye gerek duymamaktadırlar.
Raporda, tansiyonun yükselmesini önlemek için devreye "sokulan" karakol komutanının "olaya müdahale ederek, karakol komutan yardımcısını dışarıya" çıkardığı haber verilmektedir. Ancak bu kararının hemen ardından "meçhul" karakol komutanının "ortamın gerginleşmeye başlaması üzerine kimliği olmayan şahıs ile jandarmaya mukavemette bulunan şahsın devriye aracına bindirilmesini" istediği belirtmektedir. Bu şahısların araca götürüldüğü sırada da, bu defa diğer kahvehanedekilerin işin içine girdiği ve o şahısları jandarmanın elinden zorla alarak jandarma personelini darp ettiği ileri sürülmektedir.
Bunun üzerine tekrar araya giren karakol komutanının "Daha kötü olaylara yol açmamak ve olayın büyümesine engel olmak maksadıyla personelini araçlara bindirerek kasabadan ayrıldığını" öğreniyoruz. Raporu hazırlayanlara göre, olay yerine tekrar gelindiğinde, jandarma personeline "Kalabalık tarafından hakaret ve mukavemette bulunulmuş" ve bu da yetmemiş, bir taş uz.j.çvş Turğut Ercan'ın başına isabet etmiştir. Bunun üzerine Ercan yere düşmüş ve "kalabalığın bir bölümü tarafından uzman jandarma çavuşun üzerine saldırıda bulunulmuştur." Raporda, "çavuşu kurtarmak ve kalabalığı dağıtmak maksadıyla havaya ateş" açıldığı ileri sürülmektedir.
Rapora göre olaylar büyümüş, İlçe Jandarma Komutanı "kalabalığı yatıştırmak" için masanın üstüne çıkmıştır. Ancak komutan başına aldığı sandalye darbesiyle bir anda kendini yerde bulmuştur. Komutanın üzerine yürüyen kalabalığa jandarma bir kez daha "dur" deme ihtiyacı hissetmiş ve tekrar "havaya" ateş açılmıştır. Ardından, "topluluğun içinden sıyrılan bütün personel, ilçe jandarma komutanının emriyle araçlara binerek kasabadan ayrılmış"tır.
Peki bir ölü, onlarca yaralı?... Raporda, son paragrafa gelinceye kadar hep havaya ateş açıldığından bahsedilmektedir. Ölü ve yaralılara ise, son paragrafta bile yer verilmemiştir. Kısacası, bir kişinin ölmesi, çok sayıda kişinin de yaralanması üzerine hazırlanan rapor, ölen kişinin kimliğine ve nasıl öldüğüne ilişkin tek bir cümleye yer vermeden bitirilmiştir. Demek ki, bizim en önemli sonuç olarak gördüğümüz öldürme olayı, raporun kaleme alıcısına göre, hiçbir paragrafta değinilecek kadar önemsizdir.
Raporun "olay sonrası" bulguları ise, halkın ateş açtığına ilişkin bir şüphe uyandırmayı amaçlar görünmektedir: "Olay mahallinde yapılan aramada jandarmanın envanterinde bulunmayan tabanca ve av tüfeği boş kovanları elde edilmiştir." (Oysa daha önceki ifadelerde kalabalığın, jandarmaya karşı "yumruk", "sandalye" ve "taş" kullandığı ifade edilmiş; bunun dışındaki herhangi bir "suç" isnadına yer verilmemişti.) O halde, nasıl olmaktadır da "olay sonrasında olay mahallinde" bunlar ortaya çıkmaktadır?
Belki de, sözü fazla uzatmaya gerek yoktur. Raporda da belirtildiği gibi "Kasabada durum normale dönmüştür. Olay mahallinde yapılan ilk incelemede, olayın vahametinin jandarmanın saldırıya uğrayan personelini kurtarmak için silah kullanmak zorunda kalmasından kaynaklandığı [jandarmanın sadece havaya ateş açmadığını gösteren rapordaki tek ifade budur. Raporun önceki bölümlerinde havaya ateş açıldığından söz ediliyordu], jandarma tarafından ateş açılmasının kişileri yaralamak veya zayiat vermek amacıyla olmadığı, uyarı amaçlı, topluluğu dağıtmak ve kalabalıktan kurtarmak amacını taşıdığı anlaşılmıştır."
Belki değinmeye çok gerek olmayabilir, ama bu noktada, Konya halkının milletvekili, devletin de kendine "bakan" yaptığı Mehmet Keçeciler ile Faruk Bal'ın, olayla "yakın"dan ilgilenen iki isim olarak, bu olayla ilgili tutumlarına bakmakta yarar olabilir. Önce Bakan Bal gitti Akkise'ye ve "Ortaya çıkan olay, münferit bir hadisedir" tespitini yaptı. Jandarmanın takviye kuvvetlerle sürdürdüğü kanlı operasyonu, devletin yas beldesindeki "münferit" bakanı: "Bu hadisede sizleri, devlete, idareye, orduya ve jandarmaya karşı tahrik etmek isteyen insanlar çıkabilir. Bunların peşine düşmeyin" uyarısıyla noktalıyordu. Akkiselilere "devlete sahip çıkmaları" karşısında ilçe sözü veren Bakan Keçeciler ise, devletin "büyük bir organizasyon olduğunu ve bu organizasyon içinde yanlış yapanlar" olabileceğine inanmamızı istiyordu. Kim demiş, "Komutanın '50 kişiyi öldürmeye yetkim' var" dediğini. Komutanın gözü önünde masaya yumruk atan mı? "Devlet hiç kimseye adam öldürme izni vermez" ki. Onun için "Olayı genellemenin bir anlamı yok." Siz "Devlete sahip çıkın. Ferdi bir olayı devlete mal etmeyin." Daha önceki "münferit" olaylardan ne kadar çok hatırladığımız ifadeler bunlar değil mi?
Görülen odur ki, bu gibi raporlar yazıldıkça, insanlar adalet ve insafa apaçık aykırı bir biçimde kendilerinden istenenleri yapmakta bir sakınca görmedikçe, rapor diye bu tür belgelerin altına imza atmakta vicdanen herhangi bir sakınca görmedikçe, ne yazık ki Akkise ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır. Daha birkaç gün önce, İpsala'nın Sarıcaali köyündeki "yasak bölgede 'dur' ihtarına" uymayan Yusuf Alver adlı şahsın, bir askerin G-3 piyade tüfeğinde takılı kasaturaya "çarparak" öldüğü türünden haberler de yazılmaya devam edecektir. Akkise olayından hemen bir gün sonra, basının ağız değiştirerek dezenformasyona başladığını, konuşması gerekenlerin sustuğu, konuşanların ise hak sözü söylemediği bir ülkede, insanların öldürülmesi, işkence görmesi, tecavüze uğraması, tehdit edilmesi gibi "münferit" olayların bu kadar sık tekrar etmesi de garip karşılanmamalıdır.
Bu tabloyu görmezden gelmemizi, yok saymamızı ve dolayısıyla hikmetinden sual edemediğimiz uygulamalarına bizim de alet olmamızı istiyorlar. Ama acaba hangi "münferit"e kadar?...
Ankara, Ağustos 2001