Yurt İçi Raporlar

2002 İNSAN HAKLARI İHLALLERİ DEĞERLENDİRMESİ

2002 YILI İNSAN HAKLARI İHLALLERİ DEĞERLENDİRMESİ

2002 YILI İNSAN HAKLARI İHLALLERİ DEĞERLENDİRMESİ

Sona eren bir yıl hakkında, her şahsın veyahut her kurumun uzmanlık alanına göre geriye dönüp not vermesi ya da bir değerlendirmede bulunması adettendir. Ben de bir insan hakları kuruluşu yöneticisi olarak, 2002 yılına dönüp baktığımda, toplum olarak bir kez daha sınıfta kaldığımızı görüyorum. Özetle ortada bir sürpriz yok; 2002 yılı da insan hak ve özgürlükleri açısından tam anlamıyla kayıp bir yıl olmuştur.

Kuşkusuz bunun böyle olmasında, gayrimeşruluğu her fırsatta birçok kimse tarafından dile getirilen 1982 Anayasası ile "tavan demokrasisi"nin öngörüleri doğrultusunda formüle eden mevcut yasaların payı oldukça büyüktür.

Fakat son tahlilde yasalara hayat veren yöneticiler olduğundan, varlığını adeta sistematik insan hakları ihlallerine borçlu otoriteryen yapının güdümünde hareket eden üçlü koalisyon ortaklarını, 2002 yılının bu şekilde geçmesinden birinci dereceden sorumlu görmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Bunların eliyle ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel açılardan toplum adeta nefes alamaz hale gelmiştir. Nitekim, uluslararası bir kuruluşun Aralık ayı içerisinde açıkladığı bir ankette, dünyanın en mutsuz insanlarının yaşadığı ülke olarak Türkiye gösterilmiştir. Bunun aksi de beklenemezdi zaten. Onca soruna rağmen, toplum olarak 2002 yılını, savaş gölgesinde -Afganistan savaşı- karşılayıp, savaş gölgesinde -Irak savaşı- uğurlamadık mı?

Değerli dinleyiciler,

Ben burada detaylandırmayacağım, fakat hatırlatmakta fayda görüyorum, ifade özgürlüğünden din özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğünden öğrenim özgürlüğüne, sığınma hakkından adil yargılanma hakkına varıncaya değin hemen her alanda, yöneticilerin aksi gayretlerine ve iddialarına rağmen, 2002 yılında yine birçok sorun yaşanmıştır.

Yaşanmaması da zaten mümkün değildir; çünkü Türkiye'de sistem insan hak ve özgürlüklerini yaşatmak/korumak üzere değil, ihlal etmek üzere kurgulanmıştır. Korku, bahse konu sistemin temel gıdasıdır. En başta kendi vatandaşından korkuluyor. O nedenle hayali düşmanlar ve bunları tanımlayıcı hayali yaftalar üretilerek, bu ülkenin insanlarına şu veya bu ölçüde zararlar veriliyor.

Tüm bunlara karşın, öncelikli görevi insan hak ve özgürlüklerinin korunması olan yargı mekanizması da, ne yazık ki, bu konuda asgari duyarlılığı göstermemektedir.

Düşündüğünü ifade etme özgürlüğü evrensel bir ilkedir ve şiddeti teşvik etmediği sürece serbest olmalıdır. Oysa 2002 yılı içerisinde, sırf düşündüğünü ifade etti diye yüzlerce insan mahkeme kapılarına taşınmış, değişen oranlarda cezalar almışlardır. İşin ilginç yanı, düşünceyi mahkum eden yasal düzenlemelerdeki, sözde iyileştirmelere rağmen bu durum aynen devam etmiştir.

İdarecilerin "münferit" iddialarına rağmen işkence sistematik olarak devam etmiş ve bazı durumlarda sokaklarda dahi görülmüştür.

28 Şubat süreci ile birlikte artış gösteren din özgürlüğü alanındaki ihlaller hızından her hangi bir şey kaybetmemiştir. Bu bağlamda en çok yaşanan başörtüsü mağduriyetleri konusunda, yer yer yaptığı çıkışlarla insan haklarından sorumlu yerine sorunlu bir bakan görünümü veren Nejat Arseven "Kamu kurumları, eğitim ve öğretim kurumlarındaki kılık-kıyafet, başörtüsü ile ilgili düzenlemelerin temel hak ve hürriyetlere aykırı bir yönü bulunmamaktadır" deme gafletinden dahi bulunmuştur. Bilmem belirtmeye gerek var mı, varlık nedeni din özgürlüğü üzerindeki kuşatmayı sürdürmek olan ve kamuoyunda "Sivil Batı Çalışma Gurubu" olarak bilinen Başbakanlık Takip Kurulu, geçtiğimiz yılda da düzenli raporlar tutmaya devam etmiştir.

İnsanı adeta kuşatma altında tutan modern ulus devlet karşısında, kişilerin belki de tek mücadele güvencesi olarak görülen örgütlenme özgürlüğü konusunda da tablo aynı olmuştur. 2002 yılandan 2003 yılına devredip de sonuçlanmayı bekleyen parti kapatma davası sayısı altıdır. Trajik olanı bu partilerden bir tanesi, bugün, hükümeti oluşturuyor ve Meclis'te 363 milletvekiliyle temsil ediliyor. Zengin parti mezarlığımızda her an bir tanesi daha yerini alabilir.

On milyonun üzerinde insanın sandığa gitmediği 3 Kasım seçimleri ise, daha öncekiler gibi yine baraja takılmış ve böylece milyonlarca insanın seçme, yüzlerce insanın da seçilme hakları ellerinden alınmıştır. Bunlara, Yüksek Seçim Kurulu'nun elediği isimleri de ekleyecek olursak, sanırım, Türkiye'deki tavan demokrasisinden kastedilene bir adım daha yaklaşmış oluruz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun seçim kararının alınmasından hemen sonra, çeşitli basın mensuplarını makamına çağırarak bazı siyasi parti ve yöneticileri aleyhine açıklamalar yapmasını ise, sözkonusu adımın boşa atılmış olmayacağının belgesi olarak değerlendirebiliriz.

2002 yılında yoğunlaşan ihlallerden bir tanesi de dilekçe ve anne-babanın çocuğuna dilediği ismi verme hakkı konusundaki engellemeler olmuştur. İdareciler sözkonusu girişimlere asayiş mantığıyla yaklaşarak, sorunu terör sorununun bir parçası olarak algılama teşebbüsünde bulunmuşlardır. Böyle yapıldığı için de sorun içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Oysa, dilekçe hakkı ve isim hakkı insan hak ve özgürlükleri kataloğu içerisindedir ve kimsenin buna, şu veya bu nedenle bir itirazı olamaz. Ne var ki, yıl içerisinde, hükümetin İçişleri Bakanı R. Kazım Yücelen, Kürtçe eğitim talebiyle dilekçe verenler ve "Milli kültürümüze, ahlak kurallarına, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen ..." isimler konusunda valileri genelgelerle sürekli olarak uyarmıştır. İdarenin konuyla ilgili asayiş mantığını yargı mensupları da onaylayıp gereğini yapınca, ortaya dünyada eşine az rastlanır bir tablo çıkmıştır.

Yıl içerisinde dikkat çeken gelişmelerden bir tanesi de, devletin insan hakları konusundaki kurul çalışmaları olmuştur. Hükümet bir yandan "Danışma Kurulları" oluşturmuş, bir yandan da mevcutların ve özellikle de İnsan Hakları İl ve İlçe Kurullarının çalışmalarına özel bir önem yüklemiştir. Tüm toplumu adeta tehdit eder boyutlarda seyreden insan hakları ihlalleri konusunda, topu adeta taca atarcasına, sorunu kurullara havale etmek, tek kelimeyle kolaycılık ve göz boyamadır. Sözkonusu kurullar yapısı gereği insan hakları ihlallerini önlememeyi değil, ihlali en iyimser deyimle geçiştirmeyi veyahut ihlali gerçekleştireni temize çıkarmayı amaçlamaktadır. Geçtiğimiz yıl bu tespitimize ilişkin onlarca örnek yaşanmıştır.

Bu arada geçtiğimiz yılın sonlarında cereyan edip de tartışmaları bugünlere değin süren YAŞ kararlarına kısaca değinmeden edemeyeceğim. Hemen belirteyim ki, idarenin her türlü eylem ve işlevine karşı yargı yolunun ayrımsız açık olması hukuk devletinin bir gereğidir. Buna sınırlama getirmek, hukuka, insan hak ve özgürlüklerine sınırlama getirmek olur ki, bunu izah etmek mümkün değildir. YAŞ konusundaki onca eleştiriye rağmen, bugüne değin herhangi bir değişikliğe gidilmemiş olunması, bu topraklarda devletin hukukunun her şeyin üstünde tutulduğunun bir göstergesidir ki, bunu kabullenmek mümkün değildir. Devletin hukuku üzerinden adalet tesis edilemez, çünkü devletin hukuku olamaz. Hukuk insanlar içindir ve devlette bununla sınırlanmak durumundadır. Sonra, hukuktan/yargıdan kaçırılan her bir eylem ve işlem, kısa vadeli amacı ne olursa olsun, şüphe çekicidir, birşeyler gizlendiğinin ve bunun da hesabının verilmek istenmediğine işaret eder. Hesap vermeyen idari sorumluluk olur mu? Olursa, buna hukuk devleti demek mümkün mü? Türkiye bir kanun devleti olmaya dönüş yaptı da bizim mi haberimiz yok?

Değerli arkadaşlar,

2002'de yaşanan sorunlar elbette bunlarla sınırlı kalmamıştır. Cezaevlerinden kayıtdışı güçlerin sebep olduğu insan hakları ihlallerine, yargının artarak siyasallaşması sonucunda yaşanan mağduriyetlerden çalışma yaşamındaki ihlallere varıncaya değin çok yakıcı sorunlar yaşadık geçtiğimiz yıl. Ve şunu da biliyoruz ki, artık ateş yalnızca düştüğü yeri yakmıyor. Çünkü ateşin düşmediği yer yok denilecek kadar azaldı. Artık sıranın kimde olduğunu da bakılmıyor; onurunla, kendi hayat görüşünle yaşamayı sürdürmek istemen ezilmen için yeterli bir neden sayılabiliyor. Ümid edelim de, bu yıl bizlere bir öncekini aratmasın.

Beni sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum ve sözü hemen .... bırakıyorum.



ÇIKARILAN YASALAR

Anayasa değişiklikleri doğrultusunda yasalarda değişiklik içeren ve AB'ye sunu¬lan Türkiye Ulusal Programı'ndaki kısa va¬deli taahhütlerin önemli bölümünü karşı¬layan paket, 26 Mart günü yasalaştı.
Basın Yasası'nda değişiklik yapan mad¬de için iktidarın verdiği önergeyle, yayın¬ların dağıtımının önlenmesinde 'devletin bölünmez bütünlüğü, ulusal güvenlik, ka¬mu düzeni ve genel ahlakın korunması ile suç işlenmesini önlemek' koşullarına, Ata¬türk ilke ve inkılapları' koşulu da eklendi.
Yine iktidarın verdiği önergenin kabu¬lüyle demek kurmada 18 yaş sınırı getiril¬di. Böylece Medeni Kanun'un derneklerle ilgili düzenlemesinde getirilen 'fiil ehliyeti' koşuluyla çelişkili bir düzenleme yapılmış oldu.
Sezer'in onaylamasmdan sonra yürürlü¬ğe girecek yasa, şu düzenlemeleri getiriyor "11 İdaresi Yasası: Vali ve kaymakamla¬ra jandarma komutanları vekalet edeme¬yecek. Vekâlet görevi mülki idare sınıfın¬dan olanlara verilecek.
Basın Yasası: Basılmış eserlerin dağıtıl¬ması, savcılığın talebi üzerine sulh ceza ha¬kimlerince engellenebilecek Basım aletle¬rine el konulabilecek Savcı, gecikmesinde sakınca görülen hallerde basılı eserleri top¬latabilecek. Gazetelere verilecek kapatma cezasının üst sınırı 1 aydan 15 güne indiri¬lirken, 'Kanunla yasaldanmış dilde yayın yapılamayacağı' hükmü çıkarıldı.
Devlet Memurları Yasası: İşkence ya da zalimane, gayriinsani veya haysiyet kı¬rıcı muamele suçları nedeniyle AİHM'ce verilen kararlar sonucu ödenen tazminatlar, sorumlu personele rücu edilebilecek.
Siyasi Partiler Yasası: Parti kapatmada 'odak' sayılmaya ilişkin Anayasa hükmü yasaya eklenirken, partilere temelli kapat¬manın yanı sıra devlet yardımının kesil¬mesi cezası da verilebilecek. Bu kesinti, devlet yardımı miktarının yansından az olmamak kaydıyla yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakma şeklinde olacak.
Dernekler Yasası: Demek kurabilmek için 'fiil ehliyetine sahip olma'nın yanında 18 yaşını doldurmak koşulu da aranacak. Affa uğramış olsalar bile devletin şahsiye¬tine karşı cürüm işleyenler, zimmet, irti¬kap, rüşvet, dolandırıcılık, hırsızlık ve inancı kötüye kullanmaktan hüküm giyenler kurucu olamayacak TCK'nın 312. mad¬desinin 2. fıkrasında yer alan suçu işleyenler beş yıl süreyle demek kuramayacak.
Dernekler, federasyon veya konfederas¬yon oluşturabilecek. Valiliklere bildirmek şartıyla yabancı ülkelerdeki demek veya kuruluş üyelerini Türkiye'ye davet edebi¬lecekler. Yurtdışındaki demek veya kuru¬luşların davetlerine katılabilecekler. An¬cak resmi işlemleri Türkçe olacak.
Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Yasası: Toplantı düzenleme yaşı 21'den 18'e indi. Buna göre en az yedi kişiden oluşan bir düzenleme kurulu, gösteri yürüyüşü veya toplantı düzenleyebilecek. Diplomatik do¬kunulmazlığı bulunanlar düzenleme ku¬rulu başkanı veya üyesi olamayacak.
Bölge valisi, valiler ve kaymakamlar, 'milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenme¬sinin önlenmesi, genel sağlık, genel ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması' amacıyla belirli bir toplantıyı yasaklayabilecek veya iki ayı aşmamak üzere erteleyebilecek. Dernekler genel so¬runlarla ilgili gösteriler de yapabilecek.
DGM Yasası: DGM'lerin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun'un sanık ile avukatının görüşmelerini sınır¬landıran 16. maddenin son fıkrası yü¬rürlükten kaldırıldı.

Anayasa Mahkemesi'nin 40. kuruluş yıldönümü için düzenlenen törende konuşan Mustafa Bumin, insan haklarına en başta ülkelerin kendi anayasalarında yer vermesi gerektiğini belirtti. Bumin, devletlerin bu hakları tanımama veya güvenceye almama gibi bir tutuma girmeleri durumunda saygınlıklarının hatta varlıklarının dahi tartışma konusu olacağını ifade etti.


Danıştay Başkanı Nuri Alan Anayasa'nın, Cumhurbaşkanı'nın tek başına yaptığı işlemleri ile Yüksek Askeri Şura'nın (YAŞ) kararlarının yargı denetimi dışında bırakan hükmünün yürürlüktn kaldırılmasını istedi...


Avrupa Birliğine uyum yasalarının TBMM'den geçmesini birçok kesim sevinçle karşıladı.

Almanya'da yayımlanan Frankfurter Rundschau gazetesinin 16 Ağustos 2002 tarihli sayısında, Türkiye'nin demokratikleşmesi çerçevesinde Meclisten geçen uyum yasalarının pratikte pek bir şey ifade etmediğini öne sürerek, öncelikle siyasi iradenin bir takım etki ve tesirlerden uzaklaşması gerektiğine işaret edildi. Konuyla ilgili haberde şöyle denildi: "Türkiye şimdi demokratik reformlarla AB'ye giden yolu açmaya çalışıyor. İdam cezası ve medyada Kürtçe yasağı kaldırıldı. Fakat bir şeye dokunulmadı; Ordunun gücüne. Önde gelen subaylar, olağanmış gibi akla gelebilecek her siyasi konuda kamuoyu önünde açıklama yapıyorlar. Yabancı devletlerden gelen ziyaretçiler, Ankara'da gerçekten nelerin olduğunu öğrenmek için Türk Genelkurmayı'na başvuruyorlar. Resmi protokolde Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı'nın önünde yer alıyor. Terfiler ve silah alımı konularında askerler sadece kendileri karar veriyorlar, sivil politikacılar boyun eğiyorlar. Örneğin geçtiğimiz yıl askerler, mali kriz nedeniyle milyarlık bir silahlanma programını bir süre erteleme kararı aldılar. Bu onlara büyük itibar kazandırdı. Bu karar tabii ki Bakanlar Kurulunda değil Genelkurmayda alındı." Ordunun geçmişte iktidarlara el koyduğuna dikkat çekilen haberde şu ifadeler dikkat çekiyor: "Türk ordusu geçtiğimiz 40 yıl içinde iktidara üç kez el koydu, bunlardan sonuncusu da 1980 Eylül'ünde, siyasi bakımdan tamamen felç olmuş ülke iç savaş benzeri olaylara sahne olduğunda yapılmıştı. Türklerin büyük çoğunluğu darbeyi memnuniyetle karşıladı. Generallerin feshettiği parlamenter sistem, kapatıldıkları partiler, gözaltına aldıkları yada askeri cezaevlerine attıkları politikacılar, bir çoğunun nazarında zaten işe yaramazdı. Generaller üç yıl sonra kışlalarına geri döndüler, fakat politikadan uzaklaşmadılar. Ülkeye, kendi tasarladıkları anayasayla, kendilerine çok yönlü nüfuz imkanı veren bir düzenleme bıraktılar. O zamandan beri asıl siyasi karar merkezi, komutanlar ve önde gelen sivil politikacıların prensipte eşit şartlarda bulunduğu, fakat fiilen askerlerin ağırlıklı olduğu Milli Güvenlik Kurulu'dur." MGK'nın yapısına uzun uzun yer verilen haber yorum şöyle devam ediyor: "Anayasaya göre MGK'nın sadece danışma işlevi var. Şimdiye dek kararlarından birinin bile hükümet tarafından uygulanmadığı hiç olmadı. 1997 yılında o zamanki Başbakan Necmettin Erbakan, İslamcıların faaliyetlerinin yasaklanmasına ilişkin MGK "tavsiyesini" dikkate almamıştı. Birkaç ay sonra generaller Erbakan'ı makamından ayrılmaya zorladılar ve partisini kapattılar. Bu defa darbeye gerek yoktu, tehdit yeterliydi. Tankların yürümesine artık gerek yok. Askerler yöntemlerini değiştirdiler. AĞUSTOS

Türkiye'nin Kopenhag zirvesinde AB'ye tam üyelik müzakerelerinin başlatılabilmesi için tarih almayı hedeflediğini anımsatan Başbakan Bülent Ecevit, bu yöndeki mevzuat uyum çalışmalarının hızlandırılmasını istedi. Ecevit yayımladığı genelgede, "Bu güne kadar gerçekleştirilemeyen tüm taahhütlerin en geç 15 Kasım 2002'de etkin şekilde uygulamaya geçirilecek şekilde tamamlanması için gerekli önlemler alınacak" dedi. Genelgede, başta işkence olmak üzere ağır insan hakları ihlallerine ilişkin somut iddiaların süratle incelenip suçlarının kamuoyuna açıklanabilmesi için inceleme komisyonlarının kurulmasının kararlaştırıldığı da yer aldı. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı faaliyetine ek olarak insan haklarından sorumlu Devlet Bakanlığı ile Adalet ve İçişleri Bakanlıkları bünyesinde, doğrudan bakanlara bağlı olarak kurulacak üst düzey komisyonlar, bu konuda eşgüdümlü çalışacak. Gerekirse diğer kurumlarla işbirliği halinde derlenecek bilgiler, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı ile Adalet ve İçişleri Bakanları tarafından kamuoyuna açıklanacak. Tüm kamu kurum ve kuruluşları da kendilerine ulaşan bu tür somut iddiaları, yaptıkları inceleme sonuçlarıyla bu komisyonlara iletecek. Genelge, 1 Ekim'e kadar "AB Müktesebatına Uyum Komisyonlarının da oluşturulmasını öngördü. AB Müktesebatının sürekli geliştiği ve güncelleştiği göz önünde tutularak kurulmasına karar verilen komisyonlar, her bakanlık ve kamu kurum veya kuruluşu bünyesinde, sürekli görev yapacak şekilde, doğrudan bakana veya kurum başkanına bağlı olarak kuruluyor. Komisyonlarda, üniversite öğretim elemanları da geçici olarak görevlendirilecek. Bu tür talepler YÖK aracılığıyla karşılanacak."



Uyum yasaları çerçevesinde yakalama ve gözaltı yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına rağmen özellikle OHAL bölgesinde bu konuda gerekli dikkat ve özenin gösterilmediği ortaya çıktı. Adalet Bakanı Aysel Çelikel, uzun gözaltılar konusunda son günlerde gelen yoğun ihbar ve şikayetler üzerine bir genelge yayınlamak zorunda kaldı. Tüm DGM ve cumhuriyet başsavcılarına gönderdiği genelgede, cezaevlerinden sorgulanmak üzere on gün süre ile tekrar gözaltına alınan hükümlü ve tutukluların, hakim huzuruna çıkarılmadan ikinci kez süre uzatılma talebinde bulunulduğunu kaydeden Çelikel, insanların mağdur edildiğini bildirdi. Genelge, yakalama ve gözaltı konusunda yönetmeliklere azami ölçüde riayet edilmesi ve gerekli özenin gösterilmesini isteyen Çelikel, "430 sayılı KHK hükümleri gereğince, on gün süre ile ceza infaz kurumu ya da tutukevinden alınan hükümlü ve tutukluların, hakim huzuruna çıkarılmadan ikinci kez süre talebinde bulunulduğu bakanlığımıza intikal eden bilgilerden anlaşılmıştır. Anayasanın 120. maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan ve tutuklanan kişiler hakkında dört gün olarak belirlenen süre, cumhuriyet savcısının talebi ve hakim kararıyla yedi güne uzatılabilir. Hakim, karar vermeden önce yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinler" dedi. Bakan Çelikel genelgede, "Bu bakımdan, şimdiye kadar yapılan hukuki düzenlemeler göz önünde bulundurularak, olağanüstü halin ilanına neden olan suçların soruşturulmasında bilgilerine başvurulmak üzere cezaevlerinden on gün süreyle alınan hükümlü ve tutukluların, hakim huzuruna çıkarılmak suretiyle yeniden süre talep edilmesini, bu şekilde mağduriyetlerin önlenmesi hususunda gerekli dikkat ve özen mutlaka gösterilmelidir" ifadelerine yer verdi.



İNSAN HAKLARI POLİTİKALARI

Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi ve Beyaz Nokta Vakfı tarafından düzenlenen cezaevi personeli ile hükümlü ve tutuklulara yönelik kompozisyon yarışmasında birinciliği, Sivas Olayları davasında idama mahkum olan Erkan Çetintaş aldı. Sivas davasında idama mahkum olan ve halen Sivas E Tipi kapalı cezaevinde bulunan Çetintaş'ın ödülünün, Kapalı E Tipi Cezaevinde geçen hafta düzenlenen sade bir törenle Başbakanlık Uzman Yardımcısı Mehmet Altıntaş ile Beyaz Nokta Vakfı Müdürü Güler Yüksel tarafından verildiği bildirildi. Eylül ayı başında başlayan ve bir ay süren yarışmaya 250'si mahkum, 152'si cezaevi personeli olmak üzere toplam 402 kişinin katıldığı belirtildi. Yarışmaya dereceye giren yalnızca ilk 3 mahkum ile 3 cezaevi personelinin çeşitli ödüllerle ödüllendirildiği bildirildi. Sivas davasında idama mahkum olan Erkan Çetintaş'ın babası Nuri Çetintaş, "Olayı duyduğum anda gözyaşına boğuldum. Çok sevindim. Bu sevinci annesiyle paylaştık. Oğlum 10 yıldır içeride yatıyor. Avukatlardan dahi gerekli bilgileri alamıyoruz. Bize ödül töreninin basın huzurunda yapılacağı söylenmişti. Gizlice yapmışlar." Dedi. Çetintaş'ın kompozisyonunda, ırkçılık ve ayırımcılıkla mücadele konusunu yazdığı öğrenildi. İnsan haklarından sorumlu Devlet Bakanı Ali Doğan, cezaevi personeli ile hükümlülere yönelik düzenlenen yarışmada birinciliği Sivas olayları davası mahkumu Erkan Çetinbaş'ın alması üzerine yarışmanın yeniden incelenmesi ve ödülün iptal edilmesini istedi. Devlet Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, Sivas olayları davasında idama mahkum edilen Erkan Çetinbaş'a İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi'nce ödül verildiği konusunda haberler yer aldığı hatırlatıldı. BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 50. yılı dolayısıyla 1998 yılında İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi'nin önerisi ve Adalet Bakanlığı'nın işbirliğiyle cezaevi personeli ile tutuklu ve hükümlüler için "İnsan Hakları" konulu resim, karikatür, şiir ve kompozisyon yarışması düzenlendiği ifade belirtilerek, bu yarışmaların yeniden düzenlenmesinin istendiği belirtilen bakanlık açıklamasında, yarışmaya katılan hükümlülerin kimlikleri, mahkumiyet nedenleri ve suçlarının gizli tutulduğu belirtildi. Toplam 367 katılımcının eserleri, Ulusal Komite, bakanlık temsilcileri ile üniversite öğretim üyeleri ve sivil toplum örgütleri temsilcilerinden oluşan jüri tarafından değerlendirildi. Yapılan değerlendirmenin ardından birinciliği Sivas olayları davası sanığı Erkan Çetinbaş'ın alması üzerine Devlet Bakanı Ali Doğan, konunun hassasiyetini gerekçe göstererek, yarışmanın tüm yönleriyle incelenmesini ve bahse konu ödülün iptalini istedi.

Devlet Bakanı Ali Doğan, insan Hakları konusunun, özgür, gelişmiş, çağdaş dünyanın olmazsa olmaz kuralı olduğunu belirterek, "İnsan Hakları, insanların insan olmalarının temel kuralıdır, hür ve onurlu yaşamaları için gereklidir" dedi. Doğan, Türkiye'de büyük oranda insan hakları ihlali olduğunu söylemenin abartılı, yok demenin ise yanlış bir yaklaşım olacağını bildirdi. Türkiye'de insan haklarından sorumlu bakanlık bulunduğunu anımsatan Doğan, "81 il, 852 ilçe, 11 bin 500 üyemiz var. Sivil komisyonlar görev yapıyor" diye konuştu. Doğan şöyle devam etti: "bu engellerin kaldırılması için ANAP'ın geçmişten beri çabaları var. Şimdi haklarını Avrupa'da arayanlar, biz bu yasaları çıkarırken, yanımızda değil, (teröristleri affediyorsunuz) diyerek karşımızda oluşlardı. Adalet, bir gün herkes için gerekebilir sözü, umarım anlaşılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde tespitlerimize göre 3 bin dolayında dava var. 300'ü aleyhimize sonuçlandı, devam edenler var. 10 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum edildik."


Adalet Bakanı Aysel Çelikel, AB İlerleme Raporundaki işkence iddialarını eleştirerek "İşkence yok demiyorum, var ama sistematik işkence yok" dedi. İşkencenin insanlık suçu olduğunu vurgulayan Çelikel, "işkence ve kötü muameleyi kim yapıyor? Kamuda devletin gücünü kullananlar yapıyor. İşkence insanlık suçudur ve ağır bir ithamdır" dedi.

Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, AB'nin Türkiye'nin karşısına kabul edilemeyecek tarzda ödünler verilmesi gibi siyasi kriterler oluşturduğunu vurgulayarak, "AB ulusal onurumuzu zorlayacak dayatmalar getirmektedir" dedi. Orgeneral Tolon, Maltepe Askeri Lisesi'nin kuruluşunun 74. ve yeniden açılışının 19. yıldönümü töreninde yaptığı konuşmada, Türkiye'nin "zorlu bir dönemden" geçtiğini vurguladı. AB'nin tutumunu eleştiren Tolon şöyle konuştu: "AB, Türkiye'nin karşısına azınlıklar sorunu, Ermeni sorunu, Ege ve Kıbrıs'ta kabul edilemeyecek tarzda ödünler verilmesi şeklinde, siyasi kriterler oluşturarak ulusal onurumuzu zorlayacak dayatmalar getirmektedir. AB Parlamentosu'nun, Türkiye hakkında aldığı kararların Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından, siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, hukuksal çelişkileri ve dayatmaları ile 'ulus-devlet anlayışımız' ve milli bütünlüğümüz yanında, pek çok ulusal değerlerimize karşı olduğu dikkat çekmektedir. Bağımsızlığımızın dayanağı olan ulusal direnç noktaları zayıflatarak kültürel değerlerimizin yozlaştırılması ve 'çok renklilik', 'çok seslilik' ve 'mozaik' gibi söylemlerle kültürel farklılaşma yaratılması gayretleri ile etnik kimlikler ve sözde azınlık hakları ön plana çıkartılarak toplumumuz, psiko-sosyal etkilere maruz bırakılmaktadır." Tolon Kıbrıs konusunda da kesinlikle ödün verilemeyeceğinin altını çizdi. Orgeneral Tolon, irticai çevrelerce de laikliğin ve cumhuriyetin güvencesi olan TSK'ye karşı son yıllarda giderek artan yoğunlukta, açıktan ve sinsice olumsuz bir propaganda yürütüldüğünü, TSK'ye olan güven duygusunun sarsılamaya çalışıldığını söyledi.




Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinde bir nişanda, PKK'yı öven şarkılar söyledikleri iddiasıyla tutuklu yargılanan 2 sanığa, 3 yıl 6'şar ay hapis cezası verildi.

Kız çocuğuna Zeynep Dilara ismini vermek amacıyla nüfus müdürlüğüne giden Mehmet Özışık, "Zeynep ya da Dilara isimlerini, Arapça isim olduğu için kabul edemiyoruz. Bu konuda bize emir geldi. Ancak siz bir baba olarak bu isimlerde ısrar ederseniz, bunun cezasını çekmeyi göze alırsınız" cevabıyla karşılaştı. Olayın bir başka ilginç boyutu, bu sözler sarf eden Sultanbeyli Nüfus Müdiresi'nin isminin de Zeynep olması. İlginç yasaklardan biri de Aydın'ın Söke ilçesinde uygulandı. Maşallah isimli bir vatandaş, çocuğuna Ammar adını vermek isteyince, Söke Nüfus Müdürlüğü, Arapça diyerek kabul etmedi, çocuğa Bilal ismi verildi. Arapça "eğer Allah dilerse" anlamına gelen Maşallah serbest olurken, bir sahabenin ismi olan Ammar'ın yasak olması garip karşılandı.

Veliler tarafından düzenlenen Kürtçe seçmeli ders kampanyasını organize ettikleri gerekçesiyle haklarında "örgüt üyeliğinden" dava açılan 81 kişinin yargılanmasına devam edildi. Adana 1 Nolu DGM'de görülen duruşmada, sanıklar HADEP eski İl Başkanı O. Fatih Şanlı, Seyhan HADEP İlçe eski Başkanı Ahmet Gül, Yüreğir HADEP İlçe eski Başkanı Zeki Sekin ile sanık avukatları Filiz Feyman Aksoy, Sebahattin Gümüş ile Yusuf Akıncı hazır bulundu. Mahkeme Heyeti, dava dosyasındaki eksikliklerin giderilmesi için duruşmayı erteledi.
Diyarbakır'da polisi kasetçi dükkanına minibüs dayayarak, 90 kaset ve 30 CD'ye el koydu. Tutunak bile tutmayan polis, kasetçiye, "Ha kaset satmışsın ha polis öldürmüşsün" dedi.

Mersin Nüfus Müdürlüğü, 7 aylık çocuklarına Kürtçe Rojhat (gündoğdu) ismi veren Yılmaz Ailesi hakkında dava açtı.

Avukat Muharrem Erbey, çocuğuna "Güngören" anlamına gelen "Robin" adını koymasına izin verilmemesi üzerine İçişleri Bakanlığı'na başvurdu.

"Anadilde Eğitim Kampanyası" boyunca, üniversite rektörlüklerine 16 bini aşkın dilekçe verildi. Dilekçelerden dolayı 2060 öğrenci okullardan ya da evlerinden gözaltına alındı. Bu öğrencilerden 133'ü tutuklanarak cezaevine kondu, 1169 öğrenci hakkında da okul yönetimleri tarafından soruşturma başlatıldı ve 57 öğrenci bu soruşturmalar sonrasında okuldan atıldı. Diğer öğrenciler 1 ay 4 dönem arasında cezalar alındı. Verilen cezalar sonrasında öğrenciler, bulundukları yerlerin Bölge İdare Mahkemesi'ne "Yürütmenin durdurulması ve cezanın kaldırılması" talebinde dava açtı. Açılan davalarda İstanbul Üniversitesi'nden 93,Marmara Üniversitesi'nden 22 öğrencinin itirazı esas yönünden, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinden 250 öğrencinin itirazı usulden haklı bulunarak yürütme durduruldu. Bu öğrencilerin cezaların kaldırılmasına yönelik davaları ise devam ediyor. Öte yandan Marmara Üniversitesi'nden 85, Yıldız Teknik Üniversitesinden 7, Kocaeli Üniversitesinden 24, Osman Gazi Üniversitesinden 103, Uludağ Üniversitesinden 2, Balıkesir Üniversitesinden 3, Çanakkale Üniversitesinden 22, Çukurova Üniversitesinden 88, Dicle Üniversitesinden 7 ve İnönü Üniversitesinden 14 öğrencinin yürütmenin durdurulması yönündeki itirazı mahkemeler tarafından reddedildi. Bu öğrencilerinde cezanın kaldırılmasına yönelik davaları devam ediyor.

Sultanhisar ilçesinde bundan iki ay önce Mehmet Yaban ismindeki 13 yaşında bir çocuğun elektrik direğindeki kaçaktan dolayı çarpılmasının ardından olay yerinde inceleme yapan keşif grubuna olayı Kürtçe anlatan Kevser Yaban gözaltına alındı. (20 Ekim'den alındı)

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Kürtçe eğitim isteklerini Ege Üniversitesi Rektörlüğü'ne ileten 3 öğrenci hakkındaki mahkumiyet kararını bozdu. İzmir DGM, Kürtçe eğitim isteklerini içeren dilekçeleri Ege Üniversitesi Rektörlüğü'ne veren Hatip Aydın, berivan Alataş ve Sanem Erdil'i, PKK'ye yardım ve yataklık ettikleri suçlamasıyla 3 yıl 9'ar ay ağır hapis cezasına çarptırmıştı. Sanıklar da, bu kararı temyiz etmişti. Dairenin bozma gerekçesinde, "Sanıkların, Kürtçe eğitim isteklerine ilişkin matbu dilekçeleri dağıtıp ve bu dilekçeleri toplayarak, Rektörlüğe vermek şeklindeki eylemlerinin, atılı suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden beraatları yerine, yazılı düşüncelerle mahkumiyetlerine karar verilmesi, bozmayı gerektirmiştir" denildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin, bozma kararı üzerine, dosya yeniden İzmir DGM'ye gidecek. İzmir DGM, mahkumiyete ilişkin kararında direnirse, konu Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda görüşülecek. Çeşitli üniversitelerde, Kürtçe eğitim isteklerine ilişkin verilen dilekçeler üzerine davalar açılmış, bunlarda bazıları mahkumiyetle sonuçlanırken, bazılarında beraat kararları verilmiştir. Bu karar, verilen mahkumiyetleri bozma açısından ilk olma özelliğini taşıyor.

Diyarbakır DGM, Dicle Üniversitesi Rektörlüğü'ne Kürtçe seçmeli ders için dilekçe vermek istedikleri iddia edilen Ahmet Turan ve Hamit Kaçak adlı iki öğrenci hakkında beraat kararı verdi.

Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) eski Genel Başkanı, Diyarbakır bağımsız milletvekili adayı Abdulmelik Fırat, Kürtçe konuştuğu için gözaltına alındı. Fırat, akşam saatlerinde serbest bırakıldı. Seçim çalışmaları için 21 Ekim günü sabah saatlerinde Diyarbakır'ın Lice ilçesine giden Fırat, miting sırasında Kürtçe konuştuğu için ilçe çıkışında emniyet yetkililerince gözaltına alındı. Fırat, geçen hafta da bir konuşmasında, "Diyarbakır Kürdistan'ın kalbidir." Dediği için Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı'na ifade vermişti. Düzenlediği basın toplantısında Fırat'ın gözaltına alınmasını protesto eden HAK-PAR Genel Başkan Yardımcısı Fehim Demir, "inadına Kürtçe konuşmaya devam edeceklerini" söyledi. Kürtçe'nin yoğun olarak konuşulduğu bir bölgede yaşadıklarını belirten Demir, "Burada herkes Kürtçe konuşuyor. Genel başkanımız, halkı Kürtçe selamladığı için gözaltına alındı. AB'ye uyumdan sözedilirken, Kürtçe (merhaba) diyen gözaltına alınıyor." Şeklinde konuştu.


Seçim çalışmaları kapsamında gittiği Diyarbakır'ın Lice ilçesinde 5 saat süreyle sorgulanan HAK-PAR Genel Başkanı A. Melik Fırat, yeniden gözaltına alındı. "PKK'ye yardım ve yataklık ettiği" iddiasıyla hakkında soruşturma açılan HAK-PAR Genel Başkanı A. Melik Fırat, 23 Ekim günü sabah saatlerinde kaldığı Prestij Oteli'nde polisler tarafından gözaltına alındı. Abdülmelik Fırat daha sonra Diyarbakır DGM'de ifade verdi. Fırat, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı. DGM çıkışında gazetecilere açıklama yapan Fırat, seçim çalışmaları sırasında yaptığı konuşmalarında kullandığı bazı ifadeler nedeniyle PKK'ye yardım ve yataklık etmekle suçlandığını söyleyerek, 45 yıldır siyaset yaptığını ve aynı ifadeleri daha önce de kullandığını belirtti.


İNSAN HAKLARI POLİTİKALARI

Emniyet Genel Müdürlüğü, bünyesindeki görevlilerin yaptığı insan hakları ihlalleri ile ilgili rapor hazırladı. Özeleştiri niteliği taşıyan raporda, polisin en çok ifade almada insan haklarını ihlal ettiği belirtildi. Rapora göre, son 7 yılda efrada kötü muamele suçundan 9 bin 104, işkence suçundan 975 personel hakkında işlem yapıldı. Kötü muamele suçundan soruşturma açılan 9 bin 104 personelden 5 bin 36'sı hakkında adli soruşturma, 4 bin 68 personel hakkında idari soruşturma gerçekleştirildi. Son yedi yılda bu suçtan hakkında dava açılıp hüküm giyen personel sayısı 210 olarak belirlendi. Bu tarihler arasında işkence yapma suçundan hakkında işlem yapılan toplam 975 personelden 609'u hakkında adli, 356'sı hakkında idari soruşturma açıldı. İşkence suçundan hakkında adli soruşturma açılan personelden 31'i hüküm giydi. 68'inin ise yargılanmasına devam ediliyor.