MAZLUMDER Cezaevleri Çalışma Grubu tarafından yürütülen Cezaevi Söyleşilerinin 23.’sü, 1991-1996 yılları arasında cezaevinde tutulan eski mahpus Menaf Bilgiç’in katılımıyla gerçekleştirildi. Programın açılış konuşmasını yapan Av. Kaya Kartal, bu söyleşide özellikle 90’lı yıllarda cezaevleri şartlarına değinileceğini belirterek söyleşiler hakkında yaptığı kısa bir açıklama sonrası sözü Menaf Bilgiç’e bıraktı.
1974 Mardin Nusaybin doğumlu Bilgiç, ilkokul ve liseyi Nuseybin’de bitirdiği çocukluk yıllarından itibaren kitap okuma alışkanlığını edindiğini dile getirerek “O yaşlardan itibaren özellikle din ve edebiyat alanlarına ilgi duydum. Ortaokul yıllarında İslami düşünce eserlerine yöneldim. O dönem benzer fikir ve eserlere ilgi duymaları sonucu arkadaşlarım ile birlikte fikri tartışmalara ve çeşitli münazaralara başladık.” dedi. Okul ve çevresinde gelişen bu durum sonrası, farklı düşünce mensubu insanların kendilerine yönelik suçlamalara ve iftiralara başladığını belirten Bilgiç daha sonra kendilerine ve ailelerine yönelik fiili ve silahlı saldırılara girişildiğini ifade etti.
İdil’de yaşanan bir olay neticesinde Muhammed Ata isimli arkadaşı ile birlikte polisle çatışmaya girdiklerini belirten Bilgiç, bu çatışma neticesinde arkadaşı Muhammed Ata’nın canlı yakalanmasına rağmen infaz edildiğini, vücudundan 50’den fazla mermi çıktığını, kendisinin de vücudundaki 6 mermi ile yaralandığını, daha sonra Dicle Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığını dile getirdi. Olay ve sonrası hakkında ise Bilgiç şunları anlattı: “Henüz yaralı iken gözaltına alınarak Diyarbakır Bağlar Mahallesi 5 Nisan semtinde özel harekata ait olan sorgu ve işkence hücresine atıldım. Yaklaşık üç hafta burada tutuldum. Burada sorgular yapıldı. Benden tanıdıklarımın isimleri alınmaya çalışıldı. Psikolojik ve manevi olarak yıpratılmaya çalışıldım. Küfür ve hakaretlere maruz kaldım. Çırılçıplak ve ellerim bağlı olarak çeşitli fiziksel baskılarla karşılaştım. Diğer hücrelerden de işkenceye uğrayan başka insanların çığlıkları yükseliyordu. O kadar uzmanlaşmışlardı ki öldürmeyecek kadar işkence yapıyorlardı.”
Gözaltı süreci sonunda hastaneye ve ardından savcılığa sevk edildiğini belirten Bilgiç, bu sürecin işleyişini ise şu sözlerle ifade etti: “Hastaneden rapor alınması için doktor huzuruna çıkarıldım. Doktor bana bakmadan rapor hazırladı. Gözlerim bağlı vaziyette savcılığa sevk edildim. Okumadığım ve görmediğim birçok tutanağa imza atmaya zorlandım. Hakim karşısında ise tutanakları zorla imzaladığımı ve bu haliyle tutanakları kabul etmediğimi ifade etmeme rağmen bunlar esas alınarak tutuklanıp cezaevine gönderildim.”
İlk olarak 1992 yılında Mardin Cezaevi’nde tutulduğunu belirten Bilgiç, mahkeme ve temyiz sürecinin neticesinde müebbet hapis cezası yönündeki hükmünün kesinleştiğini, 18 yaşından küçük olması ve Özal affı diye bilinen yasa nedeniyle, 4 yıl 8 ay cezaevinde tutulduğunu ifade etti. Mardin Cezaevi’nde o dönem henüz kendi düşüncesinde hiçbir siyasi mahpusun bulunmadığını belirten Bilgiç, farklı düşüncedeki bazı mahpusların kendisine yönelik saldırı planladığını, ancak koğuş değişikliği yapması nedeni ile böyle bir saldırının gerçekleşmediğini dile getirdi.
Mardin Cezaevi’nden sonra fizik tedavisi sebebi ile Diyarbakır Cezaevi’ne, oradan Ceyhan Cezaevi’ne, daha sonra ise sırası ile Adıyaman, Bingöl ve son olarak Bandırma Cezaevi’ne nakil edildiğini belirten Bilgiç, yaşadığı bu süreçte birçok cezaevi sorunu ile karşılaştığını söyledi. Cezaevi sorunlarına kapsamlı olarak değinen Bilgiç: “İlk olarak cezaevi idare memurlarının mahpuslara insani yaklaşmadığını ve küçümseyici, tahkir edici tavırlar sergilediklerini söylemek gerekir. Keyfi uygulamalar getirilerek mahpuslar daha fazla yıpratılmaya çalışılıyor. Özellikle görüş saatleri keyfi olarak belirleniyor. Cezaevi sevklerinde cezaevi girişinde kimi zaman çırılçıplak soyulmak sureti ile mahpuslara geçiş yaptırılıyor. Mahpuslara sunulan yemekler oldukça kötü, aşırı yağlı ve aşırı salçalı. Mahpuslar temizlik hususunda da problem yaşıyor. Banyo kullanım hakkı haftada bir gün ve tüm mahpuslara aynı anda veriliyor. Temizlik araç gereçleri mahpuslardan esirgeniyor. Sıcak su ihtiyacı ise çoğu zaman karşılanmıyor. Mahpuslara kişisel gelişim ve eğitim hususunda yeterli imkanlar sunulmuyor. Kitap temininde problemler yaşanıyor. Dış dünya ile herhangi bir bağlantı kurulamıyor. TV vb. haberleşme iletişim araçlarından mahpuslar mahrum bırakılıyor. Mahpuslara seçim ve oy kullanma hakkı tanınmıyor. Bitki, toprak ve hayvanlarla temasa geçilemiyor. Her gün iki kere keyfi ve usulsüzce arama yapılıyor. Aramalar sırasında tüm şahsi eşyalar kitaplar vs. dağıtılıyor, adeta koğuşların altı üstüne getiriliyordu. İtiraz ettiğimizde ‘emir böyle’ diye karşılık veriliyordu. Sağlık sorunları çok yaygın ve gerekli tedavi imkanı sağlanmıyor. Cezaevlerinde kanunlar kişiye göre ve keyfi uygulanıyor.” dedi.
Cezaevinde geçirdikleri bir gün içinde neler yaptıklarını da aktaran Bilgiç: “Öncelikle sabaha yakın saatlerde teheccüd namazı ve ardından cemaatle sabah namazını kılıyorduk. Daha sonra sabah sporu ve toplu kahvaltı yapıyorduk. Buna müteakip siyer, tefsir, fıkıh, risale, Osmanlıca, Arapça ve ezber dersleri veriliyordu. Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutuluyordu.” ifadelerinde bulundu.
Programın sonunda ise katılımcıların sorularını cevaplandıran Bilgiç, şu ayetlerle sözlerini bitirdi: “Yusuf dedi ki: Rabbim! Zindan bana, bunların beni kendisine davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer onların tuzaklarını benden def etmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum.” (Yusuf Suresi, 33. Ayet)
MAZLUMDER İstanbul Şubesi Basın Bürosu