
03-02-2014
Doğu Batı Kardeşlik Platformu, 30 değişik şehirden davet ettiği kanaat önderleriyle Kürt meselesi çerçevesinde görüş alışverişinde bulundu.
Doğu Batı Kardeşlik Platformu, 30 değişik şehirden davet ettiği kanaat önderleriyle Kürt meselesi çerçevesinde görüş alışverişinde bulundu. 01 ve 02 Şubat günlerinde devam eden toplantıda Müslümanların bu süreç içerisinde konuyla ilgili yaptığı çalışmalar ve bundan sonra yapması gerekenler konusunda katılımcılar görüşlerini belirttiler. Toplantının ana gündemi İslam’da Kürt hakları ve İttihad-i İslam meselesiydi. Konuşmacılardan biri de MAZLUMDER Van Şubesi başkanı Yakup Aslan’dı. Aslan’ın toplantının ilk bölümünde yaptığı konuşmanın metni aşağıda yer alıyor.
KÜRT MESELESİ’NİN KARŞILIĞINI İSLAM’DAN BULMAK
Daha konunun girişinde temel bir paradoksu ifade ederek başlamak icap ediyor. O da şudur: Modern bir olgu ve sorunu modern olmayan dinamiklerle hem tanımlamaya hem de çözümlemeye çalışmak. Bu da haliyle meselenin tabiatının henüz anlaşılmadığını, kendini bir şeyler yapmak zorunda hissedenlerin bunun verdiği romantizm ile ilgisiz ve yetersiz mecralara yönelerek meseleyi anlamayı daha da karmaşıklaştırdığını göstermektedir.
Üzerinde yaşadığımız coğrafya, tarihsel ve kültürel bir takım yüklerin altında ve buna bağlı olarak gelişen sosyo-politik paradigmaların biçimlendirdiği siyasal bir atmosferi yaşayarak bugünlere gelmiştir ve bugünkü sorunların temelinde bu gerçeği görmeksizin bir akıl geliştirmek mümkün değildir. Nedir bu akıl? Nasıl oluşur? Bu soruların cevaplarından öte konu başlıkları olarak tasarlanan “kavmi haklar”, “kavmi haklar ile kavmiyetçilik arasındaki sınır” ve “bunlara ilişkin temel prensipler ve uygulamalardaki çelişkiler” başlıklarını da dikkate aldığımızda; konunun hala sistem-içi projeksiyonlarla algılandığını ve değerlendirildiğini göstermektedir.İsim tamlaması olarak başında İslam ya da İslamî ibarelerinin geçmiş olması meselenin mahiyetini ve zeminini değiştirmeye yetmemektedir. Çünkü gerçeği anlamak ya da görmek için insanların öncelikle ‘mesele’lerini değiştirmeleri şarttır.
Evvela hak kavramını irdelemek, konunun hangi paradigma içinde değerlendirildiğini görebilmek için iyi bir başlangıç olarak görülebilir. Mesela ‘İnsan Hakları’ kavramı. Bilhassa II. Dünya savaşı sonrası örgütlenmelerde görülen ancak tarihi çok daha gerilere giden bu retoriğin gerçekten haksızlığa uğrayan ve hakları ihlal ve gasbedilen insanlara dönük bir hak arama zemini mi yoksa dünya sisteminin yeni konseptini tahkim etmek için araçsallaştırılan bir kavram seti mi olduğu konusunda sağlıklı bir fikir edinebilmek için ciddi bir emek vermek gerekir. Keza bu konuda emek vermek de kifayet etmeyebilir, zira bunun ardında duran güç, ilişki, proje ve tasarımları da doğru okumak ve çocukluk emareleri taşımayan analizler yapmak hayati bir değerdedir. Bu açıdan İnsan Hakları konusunda eski teorilerin çoğunluğu ‘insan hakları nedir’ sorusu üzerinde yoğunlaşarak ‘İnsan Hakları’nın ve ‘İnsan Hakları Savunuculuğu’nun ne olduğunu tanımlamaya çalıştılar. ‘İnsan Hakları nedir’ sorusu konuya yaklaşım açısından önemlidir, ama tek başına insan haklarının ne olduğunu tanımlamak yetmez, ‘İnsan Hakları nasıl ve niçin gelişti’ sorusuna da cevap aramak gerekir. İnsan Hakları Savunucularının ve devletin, insan haklarının gelişimi konusunda rolü nedir? Bu soru günümüzde çokça sorulan ve cevaplanması arzu edilen bir soru değildir.
İnsan hakları kavramı nasıl doğdu? Niçin gelişti? Bu gelişmenin ‘insan hakları’ ve ‘insan hakları savunuculuğu’ biçimine bürünmesi gerekir miydi? İnsan hakları kavramının bu paradigma içerisinde hizmet etmesi tasarlanan alan olan ‘ulus’ ve ‘devlet’ arasındaki ilişki nasıl doğdu? Ulus-devlet ilişkisi zorunlu mudur? Devlet ve ulus neden özdeşleştirildi? Ulus ve devlet birbirine çakışmak zorunda mı? Devlet genelde neden bir ulusu kendine temel aldı? Ulus ve devleti birbirinden ayırmak mümkün müdür; mümkünse nasıl mümkün olur? Bu gibi sorular cevap bekleyen önemli sorulardan sadece birkaçı.
Hak meselesine gelince… Öncelikle bugün kullanılan kavramların modern dünyaya ait ve dolayısıyla tarihselliği açısından modern bir tabiat arz ettiklerini kabul ederek yaklaşmak gerekir ve onu geliştiren kültürün doğasını dikkate almak kaçınılmazdır. Ancak yine de bugünün koşulları içinden bakarak ama ahlaki ilkeleri baz alarak denebilir ki: İnsanların kabiliyetleri farklı farklı olsa da hakları eşittir, çünkü haklar kabiliyetlere değil, fakat hakkın ahlaki tabiatı dolayısıyla benzer bir nesnelleşme aşamasındaki aynı yaşama iradesinin kendisini herkeste izhar etmesine dayanır. Ne var ki bu ancak bir kimsenin bir insan olarak sahip olduğu asli ve soyut hak için geçerlidir. Herkesin kendi güç ve yetenekleri sayesinde elde ettiği mülk ve onur, onun miktarı ve doğasıyla düzenlenir ve hakkına daha geniş bir alan sağlar. Dolayısıyla eşitlik burada sona erer. Bu bakımdan daha iyi donanımlı veya daha faal olan kimse daha büyük bir çalışkanlıkla hakkını değil, fakat sadece onun kapsadığı şeylerin sayısını arttırır. Burada hakların söz konusu olması demek zorunlu olarak devlet kavramını da gündeme getirir ve devlet; esas itibariyle tabiiyeti altında olan herkesi harici saldırılardan, kişileri sınırları içinde baş gösterebilecek ihtilaflardan korumak amacıyla var olan bir kurumdan başka bir role sahip değildir. Bu konsept içerisinde devletin zorunluluğu, nihayetinde insan soyunun kabul edilmiş adaletsizliğine ve hukuksuzluğuna dayanır. Haksızlığın, adaletsizliğin olmadığı yerde devlete de iş düşmez. Çünkü kimsenin haklarını herhangi bir tecavüzden koruması gerekmeyecek ve vahşi hayvanların saldırılarına ya da doğa güçlerine karşı safi bir birlik bu anlamda kastedilen devlete tekabül etmeyecektir. Bu sebeple devletten ayrı olarak bir hakkın olmadığını ileri sürmek, hakkın icrası (hak olarak tanınması) için gerekli olan araçlar ile hakkın kendisini birbirine karıştırmaktır. Elbette ki bu hak ancak devlet içinde koruma güvencesine sahiptir ve fakat hakkın kendisi devletten bağımsız bir varlığa sahiptir ve bunun için devlete ihtiyaç duymaz. Çünkü güçle o ancak bastırılabilir ama asla ortadan kaldırılamaz. Bu bağlamda hak kavramı üzerine ifade etmeye çalıştığımız bu yaklaşım, modern paradigma üzerinden yapılmış ve bu paradigma içinde kalmak koşuluyla makul bir anlam taşıyabilir.
Ne var ki Müslüman bir dünya görüşüne sahip kimseler de bu paradigmanın dışında ve buna rağmen bir hak tanımı geliştirememişler ve modern hak kavramı ile ‘hakikat’i özdeşleştirme yanılgısına düşmekten kurtulamamışlardır. Yani hukuki bir kavram olan hak kavramı ile varlığın temeli olan ‘hakikat’ arasında dolaysız bir bağ kurulmaya çalışılmış ve buna göre hak, hakikatin bir cüzü olarak kabul edilmiş ve elma ile patates aynı torbada ve aynı fiyata etiketlenmiştir. (Hak kelimesini burada etimolojik (köken bilimi) değil epistemolojik (felsefi anlamı) olarak değerlendiriyor ve İslam epistemolojisindeki ‘hakk’ın modern ve devletle beraber varlığı varsayılan hak/ödev kavramlarından ayrı olduğunu, dolayısıyla hakikat kavramı ile etimolojik akrabalığını konu dışı tutuyoruz. Zira sökonusu olan modern mülahaza içinde neye ve nereye tekabül ettiği ve bunun seküler tabiatıdır.)
Bu derin çelişkinin gizlenemez sorunları/sonuçları karşısında da farklı ve bağımsız olma zehabınca kavramların başına İslam ya da İslamî ibarelerinin getirilerek sorunun aşıldığı intibaı verilmeye çalışılmıştır. Bal demekle ağız tatlanmıyor maalesef. Bu yönüyle “kavmi haklar nelerdir ve bunların sınırları nereye kadardır” soruları meseleye yaklaşımımız açısından zaiddir. Çünkü hassaten Türkiye’de, genel olarak İslam Dünyası’nda, İslam’dan uzak olarak, ekseriya İslam’a rağmen oluşmuş bir sosyo-politik durum var ve bu durumun ürettiği sonuçlar İslam’ın kavramlarıyla ve fakat İslam-dışı bir zeminde masaya yatırılamaz. Bu yüzden öncelikle çağın gerçekliğini ıskalamadan ancak çağın gerçekliğinden ve her tür konformizmden bağımsız bir zihni arınmayla (gerçekten müslümanlaşarak) İslam’a uygun ve sahici (sahih), yani bu dünyanın gerçekliğine tekabül eden bir yerde durmak gerekiyor? Bunun ne demek olduğunu anlamak için bu topraklarda gelişen İslami yapılara ve faaliyetlerine bakmak yeterli cevabı sağlayacaktır. Hakkaniyet ve adalet eksenli olduğunu, yani haksızlığa ve zulme uğramışların yanında olduğunu iddia edenlerin bugüne kadar yapıp ettikleri çalışmalarda neden haksızlığa uğrayan kitleler yok? Haksızlığa ve gadre uğrayanlar kendilerinin haklarını arayanlara neden icabet etmiyor ve yanlarında değiller? Neden kendilerine hayır getirecek şeyler için çabalayanlara destek vermiyorlar, onlarda ‘emniyet’ görmüyorlar? Gerçekten adalet ve özgürlük sloganları, yaşanan zulüm ve kıyımlara karşı sahici bir yere denk geliyor mu? Bu basit somut sosyal gerçek bile İslamî referanslar taşıdığını iddia edenlerin iddialarının İslam’la ve adaletle ilgili köklü bağlarının olmadığını teyid ediyor. Çünkü burada şizoik (kişilik bozukluğu) bir durum var. Yetersizlik ve ihtiras, Müslümanlık iddialarını örtüyor. Çünkü kaba bir indirgemecilikle İslam ile İslamcılığın aynı kaba konularak meczedilebileceği vehmediliyor.
Bu topraklarda insanlığı yakıp kavuran zulümlere ve kıyımlara karşı Rabbanilik temelinde gelişmiş sahici bir İslami hareket henüz varlık bulabilmiş değildir. Keza bu topraklarda dünya sistemine rağmen var olabilmiş bir zihniyet ve zemin de henüz temin edilmiş değildir. Onyıllardır var olduğu ve mücadele ettiği iddia edilen yapı ve toplulukların İslam ile ilişkilerinin ne olduğu konusu, gerçek anlamda tez konusudur ve üzerindeki muğlaklık tavzih edilip aydınlatılmış değildir. İslamî olduğu iddia edilen çalışmalar İslamî bir harekete değil, ancak yorumlarla varlık bulmuş bir ‘İslamî tavra’ tekabül eder. Yani bütün bu tarihsel tecrübe ancak bir tavır olarak nitelendirilebilir. Çünkü İslamî bir hareket ancak ve ancak bir ‘hak alma’ temelinde biçimlenebilir ve temel misyonu hak almaklığı dolayısıyla anlaşılabilir. Oysa buna dair ne bir zihni arınım, ne bir fikri tebarüz ve sosyal çalışma vücut bulmamıştır. Kaldı ki mevcut yapılanmaların her biri, toplum ve dünya gerçekliğinden bihaber bir şekilde ve ısrarla kendi kabuğunda kalmaya çabalayarak varlığını idame etme telaşındadır. Peki İslamî hareket bir din hareketi midir? Hayır. Öncelikle modern bir harekettir ve bunu böyle kabul etmek gerekir. Dini ihya etme rolü var mıdır? Hayır. Bunu iddia etmek ‘zeitgeist’i (zamanın ruhunu) bilmemek olur. Çünkü dini kaynaklara dönme gibi bir rolü yoktur ve bir hareketin böyle bir misyonundan söz edilemez. Ne hayır kurumu olmak, ne ıslah içerikli çabalar içinde olmak, ne dini eğitim ve bilinçlenme konularında yapılanmak, ne zulme karşı kılıç kullanan militer birimler oluşturmak ve ne de diğer kurumsal partisyonlara girişmek bu iddianın niteliğini değiştirmez ve bunların hiçbiri değildir. O halde bir çabanın hareket karakteri kazanabilmesi ve bu hareketin İslamî değerlerle donanabilmesi demek, toplumlar programı olması, amaçlar birliği olması, yani kendine ait bir devlet tanımına ulaşması demektir. Mezkur işlerin bir vagon olması dolayısıyla lokomotif olamayacakları açıktır. Bu da onun modern bir hareket olduğu anlamına gelir kaçınılmaz olarak. Kötü bir şey midir bu? Bunun iyi ya da kötü olması demek, meseleyi hangi akıl ve değerlerle algılamaya bağlı olarak değişir. Meseleyi doğru algılama açısından bu konuda kafa yoranların mevcut sisteme rağmen var olabilen bir yapıda olup olmadıklarını tartışmak lüzumu vardır? Dünya sistemi ile hesaplaşmaya niyeti olmayan kimselerin sadra şifa olabilecek çözüm üretmeleri de mümkün değildir.
Hak alma temelli olmayan ve bu özellikleri ile mümeyyiz olmayan hiçbir yapılanma ve fikri çaba insanlığa İslam’ın hayat verici mesajını taşıma yetkinliğine ve rüşdüne nail olamaz. Bunun niçin bu kriteri merkez aldığı konusunda sorular sorduğumuzda, modern paradigmalar içinde ve bunların dayatmalarına maruz kalmanın getirdiği zorunluluklar dolayısıyla ve yine bu paradigmaların, ürettiği çözümlere manipüle ettiği gerçeğini görmek gerekiyor. Çünkü modernizm ve onun anası olan kapitalizm böyle olmasını istiyor ve buna itiraz edebilmek, onun çizdiği alanların dışında varolabilmekten geçiyor. Geçmişte geleneksel toplumların düşünsel ve toplumsal sistemleri dinsel ve metafiziksel dinamikler tarafından şekillendiriliyordu. Oysa ulus-devletler akıl ve bilim temelinde düzen, hiyerarşi, merkezilik ve kontrol nosyonlarına/mefhumuna dayanan örgütsel yapılarıyla modernitenin siyasal alanının temel aktörleri olmuşlardır artık. Modern küresel sistemin ulus-devletler örgütlenmesi şeklinde kurulması, ulus-devletlerin önemlerini pekiştirmiştir. Bu sitemin inşa ettiği alanlar ve yapılanmalar bunun içinde kaldığı müddetçe muhalif dahi olsalar sistemin devamı sağlayan bir karakterde olmak zorundadırlar. Oysa hak alma hareketleri doğrudan bu sistem(ler)in varlığına yönelik bir tehdit ve örgütlenmelerdir ve doğru değerlerle donandıklarında başarı kaçınılmaz olarak gelecektir.
Sonuç olarak kavmi haklar ve İslam’ın bu hakları nasıl düzenlediği konusu meseleyi ele alma niyetimiz ve yaklaşımımızı temellendiren değerler noktasında tali bir mesele olarak kalmaktadır. Çünkü başta da söylediğimiz gibi modernizmin ürettiği sorunları modern olmayan yaklaşım ve dinamiklerle ele almak anakronik (zamanın ruhuna uymayan) ve şizoik (kişilik bozukluğu) bir durumdur. Oysa bir şeyin İslam’la ilişkilendirilmesi için onun referansları, ilkeleri ve değerleri ile İslam’la bağ kurulabilecek bir gerçekliğe sahip olmasını gerektirir. Burada olması gereken, İslam’ın her çağa hayat veren ruhunun yaşadığımız gerçeklikle bağını kurarak ve ideal olanla reel olanın kesişebildiği yerleri doğru okuyarak harekete geçmektir ve bunların hepsinin en başat koşulu ‘emin’ olabilmektir. Emin olmayanların emniyet telkin etmeleri mümkün değildir ve ‘emanet’ ancak emin ellerden temin edilir.