YOKSULLUK VE İNSAN HAKLARI

YOKSULLUK VE İNSAN HAKLARI

Kadınlar ve Yoksulluk

15-17 Kasım 2002

Ürgüp-Göreme

KÖYDEN KENTE GÖÇ, YOKSULLUK VE KADIN

Mehtap GÜNEŞ

1950'lerden beri süre gelen köyden kente göç olgusu içinde kadınlar, aktif rol oynamaktadırlar. Köyden kente ilk gelenler genç ve bekar erkekler olmakla birlikte, zaman içinde kentler köydeki kadınlar için büyük bir cazibe kazanmıştır. Kentin rahat ve daha az baskılı bir yaşam vaadi, köyde yaşayan kadınları kente çekmiştir. Köyde hem tarlada hem evde çalışan; hem de kocasının ailesinin evinde, aile büyüklerinin denetimi altında yaşamak durumunda olan kadın, büyük kente gelip rahat etmek arzusuyla kente gelme çabası içerisine girmiştir. Diğer yandan köyde tarlası olmayan ya da paylarına düşen toprak miktarı kendilerine yetmeyen ailelerin erkekleri için de, kentteki istihdam imkanının çokluğu, kentin daha rahat bir hayat getireceği düşüncesini de beraberinde getirmiştir. Kente göç etme isteğinin diğer bir sebebi ise ailelerin çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak arzusudur ve bir çok kadın için bu çok önemlidir.

Ancak Türkiye'de kent yoksulluğu ve buna bağlı olarak yoksulluğun kadınlaşması, esas olarak köyden kente göç olgusu ile birlikte başlamıştır. Kentteki yaşam, köyden göçen kadınlara pek umduğunu verememiştir. Bu kadınlar, kente tutunabilmek için çaba göstermek zorunda kalmışlardır. Göç edenlerin çoğu yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkum olmuşlardır. Konut, yiyecek, giyecek ve sağlık hizmetlerinin yokluğu, göç edenlerin çoğu için gündelik yaşamın bir hayatta kalma savaşına dönüşmesine sebep olmuştur. Göçle birlikte, işsizlik, gelir eşitsizliği, sosyal adaletsizlik gibi olumsuzlukların her gün yaşanması kaçınılmaz olmuştur. Tüm bunlara, oturdukları kenar mahallelere gerekli hizmetin götürülmemesi de eklenince kadınlar ve çocuklar için hayat tamamen çekilmez hale gelmektedir. Bu kadınlar, yıllarca elektriksiz ve susuz mahallelerinde akşamları lamba ışığında, kuyudan taşıdıkları su ile hayatlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Kentte tutunamayan, kentin asıl sahipleri tarafından dışlanan, kentin nimetlerinden paylarını hakkıyla alamayan bu ailelerin delikanlı çocukları, kızgınlıklarını kamusal alanda şiddet eylemleri biçiminde ya da kendilerinin olmayan, olamayan kent merkezinde hırsızlık, gasp, tecavüz, cinayet gibi eylemlerle göstermişlerdir. Bu durumda da gene acı çeken, oğullarını bu suç batağına ya da polis kuvvetlerine kaptıran analardır.

Kentin yoksulluğunun ve buna bağlı olarak ta şiddetinin çok yoğun olarak yaşanmasına rağmen 'aile namusu'na verilen önem ve kadının ev dışında çalışmasının buna bir tehdit olarak görülmesi, kadınların çalışmasını engelleyici unsurların başında gelmektedir. Erkekler en ağır ekonomik koşullarda bile kadının çalışmasını kendileri için bir tehdit, onur kırıcı bir davranış olarak görüyorlar. Erkek, içinde bulunduğu sistemin sürmesinin, kadının çalışmamasına ve dolayısıyla ekonomik olarak kendisine bağımlı kalmasına bağlı olduğunu düşünüyor. Kadın, ekonomik şartların zorlanması sonucunda bir işte çalışmaya başladığı taktirde, namus kaygısı sebebiyle davranışlarına çok dikkat etmesi gerekmektedir. Ancak ne kadar dikkat ederse etsin, çoğu zaman dedikodudan kurtulamamaktadır. Eğitim ve beceri düzeyleri sınırlı olan bu kadınlar, çalışma iznini eşlerinden alabilirlerse daha çok ev temizliğine giderek, kısıtlı para karşılığında ve iş güvencesi olmadan ailelerine katkıda bulunmaya çalışıyorlar. Yine de para kazanarak aile geçimine katkıda bulundukları halde bunu kendileri bile küçümseyerek hem ev içi ve hem ev dışı çifte sorumluluklarını, pek de taktir ve değer görmeden yükleniyorlar ve kentte tutunabilmek için büyük roller oynuyorlar. Ancak genelde bu kadınların emek ve çabalarının karşılığını alamadıkları, aile içerisinde düşük olan konumlarının önemli ölçüde yükselmediği görülmektedir. Ayrıca, çoğunlukla aynı köy ve bölgeden göçen insanların ve dolayısıyla akrabaların kümelendiği gecekondu mahallelerinde yaşamak zorunda olan bu kadınlar, üzerlerindeki bu sıkı toplumsal denetimden 'kent' ortamında da kurtulamamışlardır.

Günümüzde uygulanan liberal politikaların sonucunda, ekonomik kutuplaşma ve alt sınıfların hızlı bir şekilde yoksullaşması yaşanmaktadır. Köyden göç etmiş kadınlar, ortaya çıkmış bu durumla baş edebilmek ve ailelerinin ayakta kalabilmelerini sağlamak için ağır yükler ve sorumluluklar yüklenmektedir. Kocası işsiz kalan, ya da kocasının getirdiği paranın çok yetersiz kaldığı durumlarda, kadınların hem ekonomik faaliyetleri artmakta, hem de tasarruf edebilme çabası içerisine girmektedirler. Eve giren parayı yetiştirme derdi içinde olan kadınlar, kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmekten çekinmemektedirler. Buna rağmen günlük harcamaların kadının üzerinde olduğu evlerde erkek, fiyat artışlarının ne kadar hızlı olduğunu kavramakta güçlük çekince ve verdiği paranın yetişmemesi durumunda, evde karı ve koca arasında olaylar çıkmakta, erkek karısını aşırı para harcamakla suçlamaktadır. Aile içi şiddet ve tartışmalar, artan yoksulluk ve işsizlikle birlikte artmaktadır. Özellikle kocanın işsiz olduğu ya da düzenli para getiremediği ve karısının çalışmak zorunda kaldığı durumlarda evde tansiyon yükselmekte ve koca şiddete kalkışmaktadır. Ancak çoğu kadın bu şiddeti de kocalarının içinde bulunduğu stresli durumla açıklamakta ve şiddeti meşrulaştırmaktalar. Kısaca, artan yoksullukla birlikte kadınların hem ekonomik katılımları artmakta ve hem de uğradıkları ihlaller artmaktadır. Ancak kadınlar, içinde bulundukları ataerkil yapı yüzünden bu yapılanmayı kabullenmiş durumdalar. Bu yapılanmayı kırıp ta şiddete 'hayır' diyebilen kadınlar ise ne boşanma davası açabilecek maddi imkana ne de hangi prosedürü izleyecekleri bilgisine sahipler.

Yine gıdanın aile bireyleri arasındaki paylaşımı sırasında nitelik ve nicelik farklılıkları görülür. Yemek listesinde nadiren yer alan et, özellikle aile reisince tüketilir. Kadınlar ve çocuklar hiçbir zaman en iyi parçayı alamazlar. Ayrıca bazı yiyecekler belirli bireyler için korunur ve saklanır. Erkeklere yaramayan besinler nedense kadınlar ve çocuklara uygun görülür. Bir gelenek olarak kişilerin davranışlarında görülen bu anlayışla sık sık karşılaşmaktayız. Şanlıurfa'da yapılan bir araştırmada haneye giren her türlü kaynağın, hane içi konum ve güç ilişkileri temel alınarak dağıtıldığı, aile içi toplam gelir artsa da bunun evdeki hayat seviyesine yansımadığı görülmüştür (Şanlıurfa'da Yoksulluk Manzaraları, Toplum ve Bilim). Bu araştırma neden orta halli ailelerde bile kadının, görece yoksul olduğunu açıklamaktadır. Ailenin gelir düzeyi ve hayat standardı ne olursa olsun, Türkiye'de kadınların ezici çoğunluğu kendine ait bir gelirden yoksundur. Türkiye'de yalnızca %22 kadının kendine ait bir geliri var ve hane geliri ne olursa olsun kadının yoksulluğu her zaman ailenin yoksulluğunu da getirmiyor (DPT, Beş Yıllık Kalkınma Planı, Toplumda Kadın Katılımı Özel İhtisas Komisyonu, Çalışma Hayatı, Gelir ve Yoksulluk Alt Komisyonu Raporu, Ankara, 2001).

Kadınlar üzerlerine çöreklenen yoksulluktan bir nebze de olsa kurtulabilmek için evlerine parça başı iş almakta ve evlerinin geçimine katkıda bulunmaya çalışmaktadırlar. Küreselleşen dünyanın getirdiği rekabet ortamında her zamankinden daha fazla gerek duyulan ucuz ve örgütsüz iş gücünün önemli bir kısmını kadınlar ve özellikle de gecekonduda yaşayan kadınlar oluşturmaktadır. İşin eve gelmesi sayesinde hem ev işlerini ihmal etmemiş ve hem de çocuklarının başında bulunuyor olan kadınlar, eve katkıda bulunuyor olmakla üzerlerindeki baskıyı bir nebze de olsa azaltmaya çalışmaktadırlar. Ancak ev eksenli çalışma olarak nitelendirilebilecek olan bu çalışma tipinin de diğer işlerle kıyaslanınca beraberinde getirdiği olumsuzluklar var. Her şeyden önce şunu belirtmekte yarar var ki DİE'ye göre tüm evde çalışanların %95'i kadındır. Ev eksenli çalışma, düşük ücretli, genellikle sosyal hak ve güvencelerden yoksun gerçekleştirilen bir çalışma türüdür.

Kimi kadınlar hızla kötüleşen ekonomik koşullar sebebiyle köyü özler duruma gelseler de gerek çocuklarını kentte okutma istekleri ve gerekse köyde ev ve tarlanın kalmamış olması bu isteğin gerçekleşmesini imkansız hale getirmektedir. Evlerini, mallarını, geçim imkanlarını kaybeden bu insanlar için göç, maddi bir kayıp olup, yeni mekanda iş bulamamak bu kayıp duygusunu pekiştiriyor. Göç genellikle aile içi ilişkilerde değişikliklere neden oluyor ve bu değişiklikler erkeklerden çok kadınları etkiliyor. Göç eden ailelerin maddi durumlarının kötü olması aynı hanede yaşayan aile bireylerinin sayısının artmasına sebep oluyor. Zira birden fazla aile bir arada yaşayarak bazı giderlerden tasarruf etmeye çalışıyorlar. Bu mekan kısıtlanması kadının daha çok ezilmesine zemin hazırlıyor. Kadınların, bu hane içinde yaşamak durumunda kaldıkları, gerek bu kadınları ve gerekse de evdeki çocukları olumsuz şekilde etkilemektedir.

Diğer taraftan küçük bölgelerden göç ederek küçük imkanlarla yaşamak zorunda olan kadın ve özellikle genç kızlar, tek eğlence kaynakları olan görsel basında şahit oldukları bazı manken, oyuncu ve şarkıcıların şaşaalı hayatlarına karşı sempati duymaktadırlar. Yokluk içerisinde yaşayan bu ailelerin özellikle kız çocukları, kendilerine bir anlamda empoze edilen bu lüks yaşamı kendi hayatlarında da yaşama arzusuyla evden kaçmaktadırlar. Gerçek yaşamda bu lüks hayatları bulamayan ancak hayatlarını da idame ettirmek zorunda olan ve karşılaştıkları sorunları çözümleyecek kadar eğitim ve bilgi düzeyi olmayan bu kızlar bu sefer de seks tüccarlarının ellerine düşmektedirler. Bu kızların çocuk denilecek yaşta fuhuş batağına düşmesinin bir diğer sebebi de aile içi şiddet ve üyeler arasındaki ilişkinin manen çözülmesidir. Yine yoksulluklarını bertaraf edemeyen bu insanların rahat yaşama arzuları bazen kendi iradeleri ve fakat bazen de bir yakınının zorlaması ile bu ticaretin içine sürüklenmesine sebep oluyor. Maalesef ülkemizde de kadın ve genç kız ticareti içinde yer alan kızlarımızın yaşı dramatik şekilde düşmüştür. Oysa ülkemizin de taraf olduğu 'Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'de çocukların cinsel sömürü objesi olmaktan korunması, bu arada fuhuş ve pornografi dahil olmak üzere her türlü cinsel sömürü olaylarından koruyucu tedbirlerin alınması taraf devletlerin görevidir. Ayrıca Türk Ceza Kanunu'nun 435 ve 436. maddeleri, "Fuhşa tahrik" başlığı altında toplanarak çocukların, küçüklerin, kadınların, hatta erkeklerin çeşitli biçimlerde teşvik, tehdit, cebir ve şiddet, nüfuzun kötüye kullanılması, iğfal yoluyla fuhşa teşvik edilmesi failin mağdura yakınlığına göre cezalandırılmasını öngörmektedir. Bu temel ilkeler adeta yok sayılıp, pazarda her gün/gece satışa sunulan, boyun eğen, bir türlü 'bizim çocuklarımız' olamayan 'öteki' olarak nitelendirilip soyutlanan, fuhuş sektörünün adeta köleleştirdiği kız çocuklar, insan haklarının ihlal edildiği en kritik alanlarından birisini oluşturmaktadır (Esin Küntay, 21.Yüzyılda Çağdaşlık ve Köleci Uygulamalar Paradoksu; Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları).

Özellikle kentte yaşayan fakirleştirilmiş kadının yaşamak durumunda kaldığı bir diğer problem ise kocanın gerek geçim yükünden kaçmaktan başka çare bulamamasından ve gerekse diğer başka sebeplerden evi terk etmesidir. Bu erkeklerin çocuklarıyla ilgili herhangi bir sorumluluk hissetmemeleri, kadınlarla birlikte onları da bırakmış olmaları, kadınların fakirliklerini ve çaresizliklerini iyice artırmaktadır. Özellikle son ekonomik krizle birlikte artan fakirlikle beraber evini terk eden erkeklerin oranında artış olmuştur. Bunun, hükümetin içinde bulunduğu şehir olan Ankara'da bol sayıda örneklerini görmek gayet mümkündür. Eşi tarafından terk edilen bu kadınlardan bazılarına belediyeler tarafından iş imkanı sağlanmışsa da hepsine ulaşabilmek mümkün olmamıştır.

Sağlık hizmetlerinden bu fakir kadınların payına düşen diğer kesimlerle karşılaştırılınca daha düşüktür. Nitekim son dönemlerde hastanelerde rehin kalma olayları ile sık sık karşılaşmaktayız. Bu insanların hastanelerde tedavi olabilmeleri amacıyla kendilerine verilen yeşil kartlar da çare olmamış, yeşil kartları olan bu insanlar yine de hastanelere kabul edilmemişler ya da hastanelerde tedavi altına alınmak zorunda kalan hastalar masrafları karşılayamadıkları için bu kurumlarda rehin olarak kalmışlardır. Halbuki "Her şahsın, gerek kendisi gerekse ailesi için yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık veya geçim imkanlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır." (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 25)

Yoksul insanlar arasında dayanışmanın ne boyutta olduğuna baktığımız zaman akrabalık ve hemşehrilik gibi yapılanmaların kent hayatı içerisinde yeni anlamlar aldığını görüyoruz. Kötü yaşam koşullarına rağmen kenar yerleşimin eski sakinleri yeni gelenlerin minimal gereksinimlerini karşılayarak, yeni hayatlarına daha çabuk adapte olabilmelerini sağlıyorlar. Ancak herkes aynı durumda olduğu için maddi olarak kimse kimseye çok fazla yardım edemiyor. Dayanışma, ancak ortak yaşamın birlikte yaşanmasından dolayı duyguların paylaşılması aşamasında gerçekleşmektedir. Yine ev ekonomisine katkıda bulunmak amacıyla kadınların ev içi gıda üretimlerinde birbirleriyle dayanışmaları söz konusudur. Bu anlamda da gecekonduda yaşayan kadınların, birbiriyle dayanışması erkeklere göre daha fazla olmaktadır.

Özellikle göçle birlikte yoksullaştırılmış ve bunun getirdiği şiddeti yaşayan kadının yaşadığı bu hak ihlallerini minimuma indirmek ya da daha iyimser bir yaklaşımla tamamen ortadan kaldırmak için neler yapılabilir?

Kadınların içinde yaşadığı yoksulluğun travmatik etkisini ortadan kaldırmak için öncelikle devlet eliyle yapılabilecek ve zaten devletin yapması gereken düzenlemeler söz konusudur. Her şeyden önce bu kadınların hayatlarını daha yaşanabilir bir hale getirmek için, içinde bulundukları mahallelere, diğer mahallelerle hiçbir ayrım gözetmeksizin her türlü hizmet götürülmelidir. Bu kadınlar, haftada bir gelen su tankerlerini beklemek zorunda bırakılmamalıdırlar. Ya da elektrik ışıklarını, yalnızca uzaktan seyredilebilir ama ulaşılamaz birşey olarak görmemelidirler. Hastane kapılarından geri çevrilmek, ölümle yüz yüze gelmek ya da bir şekilde hastaneye girerlerse orada rehin kalmak kaderleri olmamalı. Ekonomik sebeplerle aldığı eğitimden fedakarlık yapmak zorunda olanlar ilk önce kızlarımız olmamalıdır. Ataerkil yapı sebebi ile kırsal kesimden gelen ailelerde, kocalar eşlerinin bile çalışmasını hoş karşılamazken kız ya da bazen erkek çocuklarının seks ticareti yapan kişilerin ellerine düşmesini ve bunların bir meta gibi satılması engellenmelidir. Bu noktada devlet de, taraf olduğu anlaşmaları uygulama kararlılığı göstermelidir. Ev içi şiddete maruz kalmış ve kendine yetecek geliri olmayan kadınlar kaderleriyle baş başa bırakılmamalı, her şeyden önce devlet ya da herhangi bir kurumun güvencesi altına alınmalıdır. Aynı şekilde eşleri ölmüş ancak gerek kendi ve gerekse çocuklarının hayatını idame ettirecek gelir ve bilgi düzeyine sahip olmayan kadınlar da devlet güvencesi altına alınmalı ve kendilerine iş imkanı sağlanmalıdır.

Uzun vadede ise kadının eğitimine küçük yaşlardan itibaren önem verilmelidir. Kadınlar geleneksel yaşamın dayatmalarını olmazsa olmaz kurallar olarak görmemeli; sahip oldukları hakları bilerek bunları kullanma kararlılığına sahip olmalıdırlar. Ayrıca kadınlar kendilerine yetecek yaşam standartlarını oluşturacak bilgi ve becerilerle donatılmalı, eşzamanlı olarak erkekler de aynı eğitimden geçmelidirler. Bir insan hakları eğitiminin yanında kadınların mesleki beceri kazanmalarını sağlayacak eğitim imkanları da sonuna kadar kullandırılmalıdır. Diğer bir uzun vadeli ama kadının yoksulluğu için belki de en önemli çözüm yolu, ekonomik koşulların herkes için biran önce düzeltilmesinden geçmektedir.

Yoksulluk Halleri adlı kitaptan aldığım bir iki örneği sizlerle paylaşarak sunumumu bitirmek istiyorum:

Güher, aynı mahallede oturan kayınbiraderinin varlığına karşı, süt için 600 bin lira bulamadıklarını ve yeni doğan bebeğinin öldüğünü anlatmış araştırmacı-yazar Aksu Bora'ya...

Halime'nin kırgınlığının sebebi; o ailesinden maddi herhangi bir destek beklemiyor, sadece manevi destek bekliyor ancak onu da bulamadığını söylüyor. Ona göre bunun nedeni kendisinin paraya ihtiyacı oluşu ve ailesinin para istemesinden korktuğu için onunla görüşmeyi kesmesiydi.

Fatma, kocası öldükten sonra çocuklarıyla içine düştüğü sefaleti ve çaresizliği, çocuklarına çöpten ekmek bulup yedirdiğini ağlayarak anlattı: "Hiç unutmam onu, evde tüp bitti, çalışmıyorum da; işte kocamın öldüğü günlerdi. Evde tüp bitti. Ona mama yapıcam, tüp yok ki tüpü ısıtıp... anne tüp, tüpçü geçiyo ordan, tüpçü geçiyo diyo bana hadi tüp alsana. Diyorum, oğlum bu değil, bekle öbür tüpçü gelsin, öyle... başka tüpçüler geçiyo, hani geçiyo diyo niye almıyorsun... bilmiyor ki para yokta o yüzden alamıyoru, bilmiyo... iki gün öyle aç kaldım, çocuklar da... pisliklerini şe yaptım, yedirdim işte."

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 2002-11-15
Okunma Sayısı : 3870
Şube ve Temsilcilerimiz
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: istanbul[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2279837

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari