TÜRKİYE İNSAN HAKLARI HAREKETİ KONFERANSI 2000

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI HAREKETİ KONFERANSI 2000

ANKARA 25-26 KASIM 2000

ULUS DEVLETLER VE AZINLIK HAKLARI

Yılmaz ENSAROĞLU

MAZLUM DER Genel Başkanı

Azınlıkların hakları, insan hakları kuramından daha çok, insan hakları politikalarının konusu olmaktadır. Batılı olmayan ülkeler, "iki yüzlü ve çifte standartlı" uluslararası insan hakları politikalarının, Batı'nın çıkarlarına göre kurulduğuna inanmaktadırlar. Batılı insan hakları anlayışına ve politikalarına yönelik eleştiriler, Batımerkezciliğe yönelik olduğu kadar, Batılı emperyalist yayılmanın ekonomik ve kültürel sonuçlarına karşı yükselen bir direniş karakterini de taşımaktadır. Dolayısıyla, insan haklarını yalnız kendine özgü değerler olarak kabul eden; bu kavramı bir kültür üstünlüğü olarak sunan ve kendi dışındaki kültürlere insan hakları bahanesiyle müdahaleyi hak sayan Batı'nın egemen politikaları, Batı'ya karşıtlık temelinde kültürcü eğilimleri güçlendirmekte ve hem Batı'nın insan hakları politikalarını hem de insan hakları kavramının ve onun evrenselliğinin reddine yolaçmaktadır.

"Ulus", modern ulus devletle ortaya çıkmış bir kavramdır. Modern devlet, toprağa bağlı ulus temelinde örgütlenmiştir. Hakim eğilime göre ulus devletler, giderek artan üretime pazar bulma saikiyle doğmuşlardır. Eğer bu görüş doğruysa, ulus devlet sadece Avrupa'ya özgü bir kategoridir ve bugün dünyada ulus devlet adı verilen şey, Avrupa sömürgeciliğinin bir ihraç ürünüdür. Nitekim Afrika, Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika'daki devletlerin türedi geçmişlerine bakıldığında, bu görüşü doğrulayan sayısız örnek bulunabilir. Bugün buralarda gördüğümüz ulus devletler, Avrupalı sömürgeci devletlerin, kendi aralarındaki güç ve çıkar ilişkilerine göre türetilmişlerdir. Amerika kıtasının güneyinde gözlenen de bundan farklı değildir; İspanya, Portekiz, İngiltere ve ABD, kıtanın geniş arazilerini parçalara ayırıp, her biri üzerinde birer ulus devlet kurmayı çıkarlarının devamı ve nüfuz kurmalarının aracı olarak görmüş ve diledikleri gibi sınırlar çizmişlerdir. Çin, Hint ve Müslüman kavimlerin iç içe yaşadığı bölgelerde, tarihin hiçbir döneminde ulus devletlerin görülmeyişi, bugün bu kadim kültür ve medeniyet mirasına sahip havzaların nasıl Avrupalı sömürgeciler eliyle paramparça olduklarına ve her bir yapay parçaya birer ulus devlet kılıfı geçirildiğinin açık göstergesidir.

Ulusu var eden şey; modern devletin merkezi gücü, eğitim, hukuk, bilim ve teknoloji gibi yönlendirici kurum ve emredici araçlarıyla bireyin ve yerel grup ve cemaatlerin standartlaştırılması, ortak amaca göre bir tür seferberliğe koşulmasıdır. Birey ve gruplar, yerel özerk gruplar yeniden tanımlanıp "ulus"laştırılırlarken, buna kendileri değil, modern devlet karar vermektedir. Bu yüzden de modern devlet, anonim, kimseye ait olmayan ve aidiyetsiz toplumsal yığınlar yarattığı oranda, merkezi, totaliter ve yönlendirici bir aygıt olmak zorundadır. Bireyin ve toplumsal hayatın her alanına müdahalesi bundandır. Ekonomiden iletişime, hukuktan sağlığa, eğitimden bilgiye, spordan sanata, beslenme, giyinme ve oturma düzenine kadar modern devletin denetim dışı bıraktığı alan yoktur. Bu yönüyle modern devlet, çoğulculuğa karşıdır; herkesin ve herşeyin eşitlendiği türdeş bir merkezi kültürü hakim kılmayı, bütün çokluk ve farklılıkları, özerk birim ve alanları tekil olan içinde eritmeyi, zenginlik olan çeşitlilikleri yok etmeyi hedeflemektedir. Tüm bu özellikleri itibariyle modern devlet, tarihi boyunca insanoğlunun tanık olduğu en ceberrut devlettir ve ne yazık ki bugün yeryüzünün tamamında bir tek bu modern devlet modeli yürürlüktedir; aralarında sadece form farkı bulunmaktadır. Modern devlet, başarı ve becerisini, kalkınma, teknolojik gelişme, ekonomik büyüme, rasyonel organizasyon, planlama, kaynak bulma, ulusal geliri artırma vb kıstaslarla ölçmektedir. Adalet, zayıfları koruma, ruhsal ve ahlaki tekamül, ahde vefa, sözleşmelere bağlılık vb erdeme ait değerler ve idealler, bu devletin referansları arasında yer almamakta, hatta bunlar rasyonel gelişme ve güç elde etmek gibi dominantlara zarar verici olarak görülmektedir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Ulus olduğu için devlet değil, devlet olduğu için ulus vardır. Diğer bir ifadeyle; devleti ortaya çıkaran ulus veya ulusal gerçeklik değildir. Tam aksine modern devlet ulusu ortaya çıkarmış, türetmiştir.

Ancak ulus devlet, tanımı gereği, bir kavmi esas almak zorunda olduğundan, aynı topraklarda ve yüzyıllarca birlikte yaşayan çok sayıda dini ve etnik kimliği inkar etmek durumundadır.

Günümüzde dünyada yirminin üstünde kriz bölgeleri oluşmuş olup, bu bölgelerde dini ve etnik çatışmalar giderek büyümektedir. Dünyada konuşulmakta olan 8000 ayrı dilin ve 3000 ayrı etnik grubun varlığından sözedilmektedir.Oysa Birleşmiş Milletler'e kayıtlı olan ulus devlet sayısı henüz 200'ü bulmuş değildir. Ayrı dil konuşan ve ayrı etnik kimliğini öne çıkaran binlerce insan topluluğu ulus devlet istemektedir. Tam bu noktada etnik sorun ya da azınlık hakları sorunu önümüze çıkmaktadır. Çünkü ulus ve ulus devletler varetme süreci, birtakım kavimlerin 'uluslaştırılması', bazı kavimlerin ise 'etnik grup' olarak tanımlanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Emperyalist güçlerin politikaları doğrultusunda kendilerine bir devlet kazandırılan etnik gruplar 'uluslaşmış', bu devletlerin hegemonyası altında yaşamaya ve ihmal, inkar, asimilasyon politikalarına mahkum edilenler ise 'etnik grup' olmuşlardır. Hatta aynı etnik grup, bir coğrafyada devlet sahibi olarak 'ulus' imtiyazı kazanırken, aynı etnik grubun başka bir coğrafyada ve başka bir etnik grup esas alınarak oluşturulan bir ulus devlet çatısı altında yaşayan parçası, 'etnik grup'luğa mahkum edilmişlerdir. Bu da 'ulus'un gerçek olmadığının en çarpıcı göstergelerinden birisidir. Bu yüzden, Azerbaycan'daki Azeri'leri bir ulus olarak tanımlarken, İran'da yaşayan Azerileri bir etnik grup olarak tanımlamanın; ya da Irak'taki Arab'ı bir ulus olarak tanımlarken, Türkiye'de yaşayan Arapları bir 'etnik grup' olarak tanımlamanın hiçbir bilimsel açıklaması yoktur.

İşte tüm bu faktörler, 'azınlık hakları' sorununu, 90'lı yıllarda insan hakları hukukunun en önemli konularından biri haline getirmiş bulunmaktadır. İhmal, hatta inkar edilen azınlıklar, yeni bir uluslarüstü sisteme geçiş sürecinde yeniden hatırlanmakta ve insan hakları, azınlık haklarını da içeren üst kavram olarak global sistemin hukukunun sınırlarını çizmektedir.

Modern uluslararası hukukun gelişimiyle birlikte, ulusal devletler kurulup bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde, uluslararası hukuk çerçevesinde dayanılan kavram, ulusların self-determinasyon hakkıdır. Ne var ki, yeni bağımsız devletlerin toprakları içinde biraraya gelen kültürlerin farklı dil, din ve etnik kimliklere sahip olmaları kaçınılmazdır. Ulusal devletin kuruluşundan sonra, devletin önceden varolan kültürleri alıp ulusa çevirdiği ya da ulusları icat ettiği süreçte sağlayamadığı homojenlik, azınlıklara ve azınlık haklarına temel oluşturmaktadır. Ulus devletler doğarlarken, yeni kurulan devletler, "bölgesel bütünlük" dogmasını kabul ederek, azınlıkların ayrılma haklarını inkar etmişlerdir. Mevcut devletlerin çoğu, farklı halklardan bir mozaik görümündedir, sınırları içinde dil ve etnik açıdan homojenliği sağlamış devlet sayısı bir düzineyi geçmezken, dünya çapında 261 azınlık grubu risk altında yaşamaktadır.

Uluslararası hukuk tarihinde devletler, azınlık haklarını tanımakta pek gönüllü davranmamışlardır. Çünkü azınlıkların varlığının kabulü ve onlara özel haklar tanınması, ulusal birliğin sağlanma sürecinde çoğunluk olmayan kültürlere yönelik asimilasyon politikalarıyla kolaylıkla bağdaşmaz ve elde edilmeye çalışılan toplumun homojen görüntüsünde bir çatlak oluşturur. Kuramsal planda ulusal devlet, egemenlik alanı üzerinde yer alan çeşitli gruplara eşit mesafede durmak ve eşitlik içinde davranmakla yükümlü olsa da, pratikte her devlet, kendi koşullarında bir egemen gruba ayrıcalıklar tanımış ve 'öteki' grupların din, dil, ırk, kültür kimliklerini yok saymıştır. Bu anlamda yurttaş olma bakımından bir eşitlik varsa da, bu, bazılarının daha 'gerçek', bazılarınınsa 'sahte' yurttaşlar olmalarına engel değildir.

Modern uluslararası hukukta, azınlıkların korunmasına ilişkin normlar geliştirilmiş, birtakım önlemler alınmışsa da, bu, 'pragmatik' saiklerden kaynaklanmıştır. Bu bakımdan, azınlıklara birtakım haklarının verilişinin, çoğunlukla savaşlar sonucunda galip devletlerin mağlup devletlere dayatmalarıyla gerçekleştiğini görmekteyiz. Uluslararası hukukta, ulusların bağımsız bir devlet olmayı da içeren self-determinasyon haklarının olduğu, azınlıklarınsa böyle bir haklarının olmadığı kabul edilir. Ancak, hukuk nezdinde self-determinasyon hakları tanınmasa da, azınlık gruplarının, bağımsızlık mücadelelerinde amaçlarına eriştiklerinde, 'ulus' kimlikleriyle uluslararası alanda kabul edildikleri görülmektedir. Uluslararası hukuk tarihi, bu anlamda, bir dönem 'azınlık' sayılan grupların, bir başka dönem 'ulus' sayılmalarının örnekleriyle doludur.

Azınlıklar, genellikle, ulus devletin sınırları içinde sayısal olarak çoğunluk ve fiilen egemen olan topluluk içinde yer almayan gruplar olarak kabul edilirler. Bu grupların nasıl saptanacağına ilişkin kesin kriterler olmasa da azınlıklar, din, dil, etnik kimlikler temelinde ortaya çıkmışlardır. Tarihsel olarak önce 'dinsel azınlıklar'ın ortaya çıkmasına paralel bir biçimde, azınlıkların korunmasına yönelik akdedilen erken anlaşmalarda, dinsel azınlıkların din özgürlüğü hakları tanınmaktadır. 1780'lerde ulusal bir dil zorunlu hale getirilir ve 19.yüzyılın ortalarında şu ya da bu halk dili, devlet dili olarak kullanılır. Dolayısıyla 20.yüzyıl başlarında, 'dilsel azınlıklar'ın korunmasına ilişkin devletlerarası anlaşmalar imzalanır.

1918'den sonra self-determinasyon hakkı, olabildiğince pratiğe aktarılır. Ondan itibaren de hiçbir zaman haritanın, ulus ilkesine göre çizilmesine yönelik sistemli bir girişime kalkışılmaz. Çünkü artık emperyalist devletler arasında paylaşım gerçekleştirilmiş, ekonomik ve politik güç, Batı'da köklü biçimde bölüşülmüş ve self-determinasyon hakkının Avrupa'da nötralize edilmesi aşamasına gelinmiştir. Bu noktada asıl değişim, devletler içindeki "ezilen halklar"a, artık "ezilen azınlıklar" denilmesi yönünde yaşanmıştır. Artık "her ulusa bir devlet" formülasyonu, yerini, "her milletin, mevcut devlet yapısı içinde korunması, saygı görmesi ve ona serbest gelişme imkanı verilmesi"ne bırakmıştır. Bu doğrultuda I.Dünya Savaşı sonrasında azınlıklar, tarihlerindeki en yoğun korumaya ulaşırlar; grup olarak tanınırlar, hem bireysel, hem de kollektif haklara sahip kılınırlar. Bu dönemde yapılan anlaşmalarda, eşitlik, yurttaşlık, etnik kimliğini, dilini, kültürünü koruma ve geliştirme; kısmi özerklik; okul ve diğer eğitim kuruluşları kurma; bu okullarda kendi dilini özgürce kullanma; hayır kurumları, kültürel ve sosyal kurumlar kurma; din ve okul işleri bakımından bölgesel özerklik gibi haklar yer almaktadır. Ancak tanınan bu hakların uygulamaya geçtiği pek söylenemez.

II.Dünya Savaşı sonrasında uluslararasılaşma dalgası yeniden yükselmiş ve bu kez merkezine evrensel özne olarak 'birey'i almıştır. Artık insan hakları 'yurttaş hakları' formundan sıyrılarak, ulusal düzeyden uluslararası düzeye taşınmış ve uluslararası hukuk bireyle ilgili alanlara karışmaya başlamıştır. Bundan böyle devletler hukukunun temel taşı olan 'ulusal egemenlik' ilkesinin yerini, 'insan hakları' almıştır. Azınlıkların hakları da, insan hakları belgelerine, bireyin hakları bağlamında içerilmiştir. II.Dünya Savaşı ertesinde azınlık hakları bu şekilde gözden düşerken, self-determinasyon ilkesi bakımından yeni bir yükseliş dönemi başlar; 70'li yıllarla birlikte Birleşmiş Milletler, self-determinasyonun, ayrılıkçılığı özendirecek bir ilke olarak kabul edilmemesi gereğini ilan eder. Günümüze kadar da, self-determinasyon ilkesi, sömürge ülkelerin dışına taşırılmamış; uluslararası düzenin bir başka önemli kuralı olan 'ülke bütünlüğü' ilkesinin self-determinasyon ilkesiyle çatışması durumunda, daima 'ülke bütünlüğü' tercih edilmiştir. Dolayısıyla kurulu bir siyasi birimin parçalanmaktan çok, varolan haliyle muhafazasını sağlayan ve devletin iç örgütlenmesini, en çok da siyasal yönetim biçimini saptama hakkı anlamında 'iç' self-determinasyon, Batı'nın gözünde self-determinasyon ilkesini anlamlandırır olmuştur.

Yeni azınlıklar politikalarının merkezinde duran kavramlar, 'yerel ya da özerk yönetim'dir. Bu anlamda azınlık haklarının bugünkü çerçevesi, yalnız kategorik olarak bir grup insanın haklarını düzenlemekten çok, dünyanın yeniden düzenlenmesine ilişkin egemen politikaların bir parçasını oluşturmaktadır.

Azınlıklarla ilgili uluslararası belgelerde tanınan haklardan başlıcaları arasında şunlar belirtilmeye değer: Ulusal azınlıklara mensup kişilerin, herhangi bir asimilasyon girişimine uğramadan kimliklerini ve kültürlerini bütün yönleriyle sürdürme ve geliştirme hakkı; özel alanın yanısıra kamusal alanda da anadilini özgürce kullanma hakkı; gönüllü mali ve diğer katkıları ve kamusal yardım alabilen kendi eğitsel, kültürel ve dilsel kurumlarını, örgütlerini kurma hakkı; kendi dillerinde bilgi dağıtımında ve alışverişinde bulunma hakkı; uluslararası hükümet dışı kuruluşlara katılma hakkı; kamusal işlere etkin katılma ve karar alma süreçlerinde temsil edilme hakkı; ulusal düzeyde ve gerektiğinde bölgesel düzeyde, mensup oldukları azınlığa ya da yaşadıkları bölgeye ilişkin kararlarda etkili yer alma hakkı.

Uluslararası belgeler, azınlıkların haklarının izdüşümlerini, devletlerin ödevleri biçiminde açık ve somut olarak saymışlardır. Bazıları arasında şunlar kaydadeğer: Devletlerin ulusal azınlıklara mensup kişilerin "kamusal yaşam, ekonomik etkinlikler ve kendi toplumlarının inşası"yla ilgili olanaklara etkin biçimde sahip olmaları için gerekli koşulları yaratma ödevi ve bu bağlamda, azınlıklara resmi dili öğrenme zorunluluğunu dayatmaksızın kendi anadillerini öğrenmeleri için yeterli olanakları tanıma; eğitim kurumlarında tarih ve kültür öğretiminde ülkelerindeki azınlıkların tarih ve kültürlerini de gözetme; azınlıkların kimlikleririn korunması ve geliştirilmesi ile ilgili işlere katılım da dahil olmak üzere, azınlıkların kamusal nitelikli işlere etkin katılmalarına saygı gösterme; ulusal politika ve programlarını ve başka devletlerle yaptıkları işbirliği ve yardım programlarını, azınlıklara mensup kişilerin meşru çıkarlarını gözönüne alarak hazırlama ve uygulama. Ayrıca, devletlere ulusal azınlıklar arasındaki sınırlarötesi enformasyon akışına herhangi bir müdahalede bulunmama, azınlık üyelerinin sınırlarötesindeki ortak kimliği paylaştıkları kişilerle bağlantılarını herhangi bir cezai ya da idari yaptırıma bağlamama ve sınıraşırı işbirliğini teşvik edici önlemleri alma ödevleri yüklenmiştir.

Kuşkusuz Türkiye de azınlıklarla ilgili sorunlar nedeniyle dünyanın dikkatlerini fazlasıyla üzerine çeken ülkelerden birisidir. Türkiye bugüne değin, "Türkiye'de Lozan Anlaşması ile tanınan azınlıklar dışında azınlık yoktur" resmi görüşü doğrultusunda hareket etmektedir.

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 2000-11-25
Okunma Sayısı : 1908
Şube ve Temsilcilerimiz
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: istanbul[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2279692

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari