PENDİK BELEDİYESİ KÜRESEL BEKLENTİLER VE TÜRK DEMOKRASİSİ SEMPOZYUMU

PENDİK BELEDİYESİ

"KÜRESEL BEKLENTİLER VE TÜRK DEMOKRASİSİ" SEMPOZYUMU

İstanbul-28 Ekim 2000

ULUSLARARASI TOPLUMUN İNSAN HAKLARI KONSEPTİ

Yılmaz ENSAROĞLU

MAZLUMDER Genel Başkanı

Dünya, insan hakları kavramının ahlaki bir ilke ve siyasi bir ideal olarak yükselişine sahne olmaktadır. Farklı dünya görüşlerine sahip bireyler, gruplar ve farklı siyasi modellere sahip ülkeler, kendi konumlarını ve pratiklerini haklılaştırmak için her geçen gün bu kavrama daha sık başvurma ihtiyacı duymaktadırlar. İnsan haklarının, bugün en azından söylem düzeyinde üstünlüğünü ilan ettiğini ve insan haklarına riayetin, bireyleri, örgütleri ve devletleri değerlendirmede kendisine baş vurulacak ortak bir kriter haline geldiğini söylemek mümkündür. Öyle ki, uluslararası alanda bu konuda en yoğun biçimde eleştirilen ülkeler bile, genellikle, ya kendi ülkelerinde bu tür ihlallerin olmadığını ya da kendilerinin farklı bir insan hakları anlayışına sahip olduğunu ileri sürmektedirler. Ama bunların hemen hemen hiçbirisi, artık insan haklarının ahlaki değerini veya siyasi meşruiyet kaynağı olarak önemini reddedememektedirler. İnsan hakları kavramı, uzun zamandan beri uluslararası sözleşmelerin konusu olmakta; devletlerin egemenlik hakkı, onun karşısında tutunamamakta; hiçbir devlet, iç işlerine karışmama ilkesini gerekçe göstererek ihlalleri meşrulaştıramamaktadır.

Ancak kavramın bu itibarlı konumunun veya onunla ilgili olarak sağlanan mutabakatın, insan hakları sorununun çözümü açısından yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Her şeyden önce, kavramın anlamı, değeri ve üstün bir ahlaki ilke olarak kabul edilmiş olması, yani onun ortak bir kriter olduğuna ilişkin mutabakat, onun içeriği üzerinde de mutabık kalındığı anlamına gelmemektedir. Bu konuda sivil ve siyasi haklar üzerindeki mutabakatın düzeyi ile, iktisadi ve sosyal haklarınki aynı değildir. Yine grup hakları, kültürel haklar ve kimlikler üzerinden yapılan tartışmalar da aynı mutabakat düzeyini yansıtmamaktadır. Ayrıca kavramın bir ideal olarak genel kabul görmesi veya bir üst söylem olarak zirveye ulaşmış olması, onun pratikte de aynı üstün konumda olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak bu durum, insan hakları konusunda en azından söylem düzeyinde ulaşılan bu mutabakatın önemini de azaltmamaktadır.

Günümüzde insan haklarının evrensel bir değer haline gelmesi, bireyin onun öznesi olarak görülmeye başlanması, devletin ihlal edemeyeceği bir bireysel alanın varlığının kabulü ve bunun devletlerce de genellikle anayasal düzeyde tanınması önemlidir. Bu sürece eşlik eden diğer bir gelişme de, artık bir uluslararası kamuoyunun ve bu konuda duyarlı bir uluslararası toplumun belirginleşmiş olmasıdır. Yine son yıllardaki uluslararası anlaşma ve sözleşmelerde, sivil ve siyasal haklarla, -özellikle çalışma yaşamına ilişkin bazı temel konularda- ekonomik ve sosyal hak kategorisinde sayılabilecek bazı konuların insan hakkı olarak kabul edilmesi söz konusudur. Kısacası günümüzde, insan haklarını önemseyen, onu temel bir değer ölçüsü olarak kabul eden ve dünyanın her yerinde bu değere uyulması için baskı yapan bir kamuoyunun veya bir uluslararası toplumun belirleyiciliğinden söz edilebilir. Birleşmiş Milletler ve AGİT gibi örgütlerle, diğer birçok uluslararası ve bölgesel örgüt ise, insan hakları konusunda yaptırım niteliğinde işlevler üstlenmektedir.

İnsan haklarının teorik düzeydeki bu üstün ve ayrıcalıklı konumuna karşı pratikte aynı durumda olmayışının çok çeşitli nedenleri ve çok boyutlu bir arkaplanı vardır ve bu konuda standartlara uymakta isteksiz ulus-devletler kadar, onları bu standartları kabule zorlayan ulus-üstü yapılar ve uluslararası örgütler de sorumludur. Türkiye'nin bu konudaki yetersizliklerini ve bir devlet olarak sorumluluğunu anlamak için, uluslararası alanda insan haklarının teorisi ve pratiği arasındaki bu mesafenin nedenlerini ana hatlarıyla ele almak gerekir.

· Öncelikle, insan hakları konusunda yaptırım gücüne sahip devletler ve uluslararası örgütlerde bir samimiyet veya tutarlılık sorunu olduğu sıkça yapılan bir eleştiridir ve çoğu kez de doğrudur. Aynı tür ihlallerin bazı ülkeler için farklı ele alınması veya farklı dönemlerde ön plana çıkarılıp farklı dönemlerde görmezden gelinmesi, neredeyse sıradan ve alışılmış bir olgudur.

· Bu konuda duyarlı Batılı bireylerle sivil toplum örgütleri, çoğu kez farkında olmaksızın insan hakları mücadelesinde ciddi hatalar yapabilmektedirler. Bunun çoğunlukla, Batı dışı toplumlardaki insan hakları ihlalleri konusunda eksik veya yanlış bilgilendirilmelerinin yanında, kendi kültürlerini temel alarak farklı kültürlere sahip toplumların taleplerini algılamakta zorlanmaktan kaynaklandığı söylenebilir.

· Batılı uluslararası insan hakları örgütleriyle temasta bulunan veya yine bazı uluslararası insan hakları örgütlerine üye olan, bilgi veren ülkelerin elitinin yanlış yönlendirmeleri de önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

· Diğer bir sorun ise, devletlerin kendilerine özgü bir insan hakları veya demokrasi anlayışını gerekçe göstererek ihlalleri meşrulaştırmaya çalışmalarıdır.

Türkiye ile ilgili olarak bu sorunların tümünün, çeşitli ölçülerde yaşandığı tespitini yapabiliriz. Öncelikle, Türkiye'ye insan hakları konusunda baskı yapan devletlerle, onların etkisi altındaki BM gibi uluslararası örgütlerin, bu alanda ciddi hataları veya bazı çifte standartları söz konusudur. Örneğin AB'ne üyelik konusunda Türkiye'nin ödüllendirildiği veya cezalandırıldığı dönemler, ülkedeki insan haklarının tanınma ve korunma düzeyine ilişkin tablodaki değişmelerle örtüşmeyebilmektedir. Başka bir ifadeyle, insan haklarına uygunluğun, Birliğe giden yolda önemli bir kriter olarak deklare edilmiş olmasına karşın, Türkiye'nin insan hakları karnesinin en iyi olduğu zamanlar, AB'ne en yakın olduğu zamanlar değildir.

İkinci bir sorun, yine AB ülkeleri örneğinde, Türkiye'deki ihlallere yaklaşım biçimindeki tutarsızlıkla ilgilidir. 28 Şubat gibi bir müdahaleyi yaşamış ve toplumun belirli bir kesimine karşı "topyekün seferberlik" olarak tanımlanan bir savaşın, dolayısıyla çok boyutlu bir hak ihlalinin uygulamaya konulmuş olduğu bir ülkedeki baskılar, eğer AB'nin bu ülke ile ilgili "Gelişme Raporlar"nda neredeyse hiç yer tutmuyorsa, bu sorun sadece bilgi eksikliği ile açıklanamayacak ölçüdedir demektir. Zira, eğer bir ülkede herhangi bir toplum kesimine karşı bir müdahale yapılmışsa, bu müdahalenin bir de mağdurlarının olacağını kestirmek çok güç olmasa gerektir. Daha somut bir dille ifade etmek gerekirse, Türkiye'ye karşı insan hakları konusunda uluslararası baskıları örgütleyen ülkelerin gözünde, sözde Batılı değerler adına yapılan baskıların mağduru olan müslüman kitlelerin, diğer mağdurlar kadar değeri yoktur ve fundamentalizmle mücadele adına onlara yapılanlar görmezden gelinebilir. Bu durum, Afganistan ve Arabistan gibi dini veya kabilevi diktatörlüklerin insan hakları ihlallerinin gözardı edilmesi, ama İran ve Sudan'daki ihlallerin ön plana çıkarılması ile korkunç bir baskı ve işkence politikasının rutinleştiği Cezayir veya Tunus gibi laik diktatörlüklerin desteklenmesi politikalarında belirginleşmektedir. İnsan haklarının politik veya ekonomik çıkarlar için kurban edilmesine ilişkin bu tutum, söz konusu ülke ve örgütlerin, insan hakları konusundaki yapıcı talep ve hatta baskılarının kuşkuyla karşılanmasına neden olmakta, ihlalci devletlerin konumunu ve elini güçlendirmektedir.

Diğer bir sorun ise, Batılı bireylerin ve sivil toplum örgütlerinin Türkiye gibi ülkelerdeki bazı ihlal biçimlerini algılamakta güçlük çekmeleri ve tutarlı bir perspektif geliştirememeleriyle ilgilidir. Etno-centric veya "Euro-centric" bir insan ve evren tasarımı, yine Türkiye'nin de içinde yer aldığı bazı ülkelerdeki insan hakları kapsamında yer alan çeşitli taleplerin algılanmasını engellemektedir. Biraz önce verdiğimiz 28 Şubat sürecindeki AB ülkelerinin göremediği çok sayıda ihlali, birçok Batılı sivil toplum örgütü de göremeyebilmektedir. Bunun bir nedeni de, bu tür uluslararası insan hakları örgütlerinin genellikle modernleşmeci-seküler bir dünya görüşüne ve yaşam biçimine sahip doğulu ülke vatandaşları tarafından bilgilendirilmeleri veya Batı dışı ülkelerdeki üyelerinin önemli bir bölümünün bu tür bireylerden oluşmasıdır. Belki de bu nedenle, bu örgütler, Türkiye ve Tunus'taki kadınların zorla başlarının açtırılmasını görmezden gelebilmek için, Afganistan'daki kadınların zorla başlarının kapattırılmasını da görmezden gelebilmekte; zorla baş açtırılmasını veya örttürülmesini, kadınlara yönelik bir hak ihlali olarak dile getirmekte isteksiz davranabilmektedirler.

Bütün bu etkenler, devletlerin ve bu arada konumuz açısından Türkiye'nin uluslararası insan hakları standartlarına ulaşmasının önündeki engelleri oluşturmaktadır. Ancak bütün bu etkenlerin ötesinde, asıl belirleyici olan, Türkiye'deki iç dinamikler veya Türkiye Cumhuriyeti devletinin tutumudur. Belki de en başta belirtilmesi gereken bu husus, Türkiye'nin insan hakları alanında uluslararası standartların gerisinde kalmasının da temel nedenini oluşturmaktadır. Bizce sorun şudur: Türkiye'de biçimsel olarak bir parlamenter demokrasi mevcut olsa da, gerçekte iktidarı de facto kullanan güçler, hukuki ve siyasi meşruiyeti olan güçler değildir. Bu durum, özellikle 1997'deki "post-modern darbe"den bu yana daha da belirginleşmiştir. Ülkenin kaderi, seçilmiş siyasal aktörler tarafından değil, kendilerini toplumun efendisi olarak gören bir kısım bürokrat ile onların çevresindeki basın ve devlete bağlı olarak ayakta durabilen iş çevreleri tarafından belirlenmektedir.

Ancak bu durum, her şeye karşın siyasi aktörlerin büsbütün işlevsiz oldukları biçiminde de anlaşılmamalıdır. Konumuz açısından, Türkiye'nin insan hakları standardını yükseltmek isteyen ve onu daha da kötüleştiren iki gücün birlikte varolduğu tespitini yapmak mümkündür. Kabaca bir sınıflandırmayla, bir yanda Türkiye'nin Batı dünyasından kopmaması için demokratikleşme ve insan hakları alanında olumlu bir şeyler yapmak isteyen güçler vardır; diğer yanda ise her dönem bir iç düşman bularak kendi egemen konumlarını korumak isteyen merkeziyetçi, jakoben ve militarist güçler vardır. Bugün için daha belirleyici olanın, bu ikincisi olduğu görülmektedir.

Bugün ülkemizde yaşanan en temel insan hakları sorunları siyasidir ve devletin örgütlenme biçiminden, sahip olduğu resmi ideolojiden ve bu ideoloji doğrultusunda toplumu homojenleştirme çabasından kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin bir yandan Kopenhag Kriterlerine uyum sağlama yönünde adımlar atmak için uğraşırken, diğer yandan düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı adımlar atmasının, Kürt Sorununa barışçıl çözüm önerilerini dışlayıcı tutumunu sürdürmesinin, azınlık hakları konusunda ihlalleri sürdürmesinin ve son olarak din ve vicdan özgürlüğünü yoğun bir biçimde ihlal etmesinin anlamı budur. Türkiye'de çok partili siyasi hayata geçilmesinin bile daha çok dış dinamiklerin zorlamasıyla gerçekleştiğini göz önüne aldığımızda, bu alanda uluslararası insan hakları savunucularına önemli görevler düştüğü açıktır. İnsan haklarını önemseyen ülkeler açısından yapılması gereken, tutarlı, adil ve çifte standarttan uzak, mümkün olduğunca arınmış bir perspektifle Türkiye'ye yaklaşmak ve onun dünyadan kopmasını, kendi içine kapanmasını engellemeye çalışmak olmalıdır. Ancak bu, her şeyden önce söz konusu ülkelerin kısa zamanda böylesine bir perspektife sahip olmalarına bağlıdır ve perspektif değişiminin zaman alacağını göz önüne aldığımızda, bu konuda fazla iyimser olmamak gerektiği açıktır. Asıl önemli olan ve bu konuda desteği gerekli olan ise, insan hakları konusunda duyarlı bireylerin, sivil toplum kuruluşlarının ve uluslararası insan hakları örgütlerinin tutumudur. Kuşkusuz bir ülkedeki değişim için, her şeyden önce o ülkede yaşayanların iradesi ve çabası gereklidir; ancak insan hakları mücadelesi evrenseldir ve artık yaşadığımız global köyde ulusal sınırlar, çok da sağlam ve yalıtkan değildir. Bu anlamda hem dünyadaki, hem de Türkiye'deki insan hakları sorununun çözümü, insan hakları savunucularının verecekleri mücadeleye bağlı olacaktır.

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 2000-10-28
Okunma Sayısı : 2065
OHAL Raporu
Şube ve Temsilcilerimiz
mazlumder-genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: istanbul[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2460748

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari