EVRENSEL BİLDİRGENİN 50. YILINDA İNSAN HAKLARI KONFERANSI

EVRENSEL BİLDİRGENİN 50. YILINDA İNSAN HAKLARI KONFERANSI

"TÜRKİYE İNSAN HAKLARI HAREKETİ : BİRİKİMLER VE PERSPEKTİFLER"

ANKARA, 28-29 KASIM 1998

İNSAN HAKLARI MÜCADELESİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Yılmaz ENSAROĞLU

MAZLUMDER Genel Başkanı

Evrensel Bildirgenin 50. yılında düzenledikleri "Türkiye İnsan Hakları Hareketi: Birikimler ve Perspektifler Konferansı"ndan ötürü İnsan Hakları Derneği'ni ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nı yürekten kutluyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İnsan hakları, günümüzde kendisinden sıkça söz edilen, birbirinden farklı, hatta birbirine karşıt birçok siyasal ideoloji tarafından ortaklaşa kabul gören, çok sayıda kişi ve kurumun, mevcut konumlarını meşrulaştırmak için kendisine başvurmak durumunda kaldıkları bir kavram... Ona yüklenen anlamlar, az veya çok farklılıklar arz ediyor olsa da, kavramın genel bir mutabakata dayalı söylem üstünlüğü tartışılmaz görünüyor.

Günümüzde devletlerin meşruiyeti de, insan haklarını tanıma ve güvence altına alma düzeylerine bağlı olarak değerlendiriliyor.

Ancak insan haklarının söylem düzeyindeki bu üstün ve ayrıcalıklı konumu, onun içerdiği hakların, savunulduğu ölçüde gerçekleştirildiği anlamına gelmiyor. Gerçekten de yüzyılımız, insan haklarının üstün bir değer olarak savunulması ile yoğun ihlallerin paradoksal birlikteliğini ifade eden trajik olaylarla doludur. Siyasal, ideolojik, etnik ve dini farklılaşmalara dayalı çatışmaların damgasını vurduğu yüzyılımızın bu son çeyreği, insan haklarının evrensel düzeyde ve çok daha güçlü bir biçimde savunulmasının önemini kanıtlamaktadır.

Bu süreçte, insan haklarını çifte standartsız ve ayırımsız bir perspektifle; kararlı ve istikrarlı bir biçimde herkes için talep eden ve savunan insan hakları örgütlerinin önemi her geçen gün daha da artmaktadır. Artık ulus üstü düzeyde örgütlenmiş olan ve çeşitli ülkelerden çok sayıda insanı vatandaşlık bağından daha güçlü bir bağla birleştiren uluslararası insan hakları platformundan ve bu platformda somutlaşan bir global cemaatten söz etmek mümkündür. Gerçekten de insan haklarının üstün bir evrensel değer olarak hükümranlığını ilan etmesine paralel bir biçimde, çeşitli ülkelerin insan hakları savunucuları da birbirleri ile irtibat kurmakta ve tüm devletleri, insan haklarına saygı göstermeye zorlamak için işbirliği yapmaktadırlar.

Ancak insan haklarını savunmak, tüm bu olumlu gelişmelere karşın, günümüzde çok boyutlu sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. İnsan hakları örgütlerinin karşı karşıya bulundukları sorunları, iç ve dış sorunlar olmak üzere iki başlıkta ele almak mümkündür. İç sorunlar; bu örgütlerin kimi zaman tutarlı bir insan hakları perspektifinden yoksun olmaları, insan haklarını herhangi bir siyasi programın gerçekleştirilmesi için araçsal bir değer olarak görmeleri; siyasi, ideolojik, dini veya etnik ön yargıların doğurduğu çifte standartların etkisinden yeterince bağışık olmamaları ve farklı olanın haklarının savunulması hususunda aynı kararlılığı gösterememeleridir.

İnsan hakları örgütlerinin karşı karşıya bulundukları bu iç sorunlar yanında ve başarıyı bunlar kadar etkileyen diğer bir sorun kümesi ise, bu örgütlerin içinde bulundukları ulusal ve uluslararası koşullarla ilgilidir. Siyasi ve ekonomik bakımdan derin sorunları olan, etnik ve dini farklılıkların hoşgörü ve eşitlik temelinde kendilerini ifade etme imkanı bulamadıkları, demokrasinin bir siyasal ilke olarak tesis edilmesine fırsat verilmeyen ülkelerde sivil toplum örgütleri, son derece güç koşullarda faaliyet göstermektedirler. Buna bir de Batılı ülkelerin insan haklarını ilkesel düzeyde savunmaktan çok, siyasal ve ekonomik çıkar sağlamanın bir aracı olarak kullanmaları sorunu da eklendiğinde, insan hakları örgütlerinin çalışmalarının daha da zorlaşacağını tahmin etmek güç olmayacaktır. Bu bağlamda insan hakları örgütleri; sıklıkla düşman ilan edilmiş olan devletlerin veya örgütlerinin yerli işbirlikçileri olarak damgalanmaktadırlar.

Bu çerçevede Türkiye'ye baktığımızda, insan hakları örgütlerinin karşı karşıya bulunduğu bu iki sorun kümesine ilave olarak, ülkemizin özel koşullarından kaynaklanan bir dizi sorunun da mevcut olduğu görülmektedir.

İnsan haklarını savunma amaçlı örgütlerin karşı karşıya bulundukları sorunlar, esas olarak, devletin kuruluş ve işleyişinden kaynaklanmaktadır. Ülkemizde devlet, toplumun çeşitli kesimlerinin genel mutabakatına dayalı bir siyasal organizasyon olarak değil, dar bir bürokrat kadronun "de facto" egemenliğinin ifadesi olarak kurulmuştur. Bunun anlamı, ayrıcalıklı bir kesimi ve bu kesimin konumunu meşrulaştıran resmi bir ideolojinin dışında kalan yığınların ve ideolojilerin dışlanması, bastırılması ve hatta kimi zaman yok edilmeye çalışılmasıdır. Başka bir ifadeyle devlet, ülkemizde hiçbir zaman toplumun çeşitli kesimleri arasındaki genel rızaya dayalı gerçek bir hukuk devleti olamamıştır. Bu nedenle de cari sistem; kendisini toplumdan, toplumun etnik, dini ve ideolojik çeşitliliğinden korumak için, insan haklarını sürekli olarak çiğnemek zorunluluğu duymaktadır. Demokratik devletlerde dahi insan haklarının en fazla devletlerce ihlal edildiğini dikkate aldığımızda, Türkiye'deki insan hakları savunucularının karşı karşıya bulundukları sorunun büyüklüğünü farketmek güç olmayacaktır. Özellikle 28 Şubat'tan bu yana içinde bulunduğumuz ve birçok çevre tarafından "ara rejim" olarak tanımlanan süreçte, yıllardan beri Türkiye'nin iki temel sorunu olan Kürt sorunu ile din sorunu çevresindeki ihlallerin daha da yoğunlaştığını ve bu iki alanda cereyan eden devlet kaynaklı ihlallerle mücadelenin maliyetinin her geçen gün arttığını görmek mümkündür. Özellikle Kürt sorunu çevresinde yaşanan ihlallere karşı mücadelenin maliyetini en ağır ve en acı biçimde ödeyen insan hakları savunucularının uğradığı baskılar ortadadır. Bu süreçte MAZLUMDER de, devletin baskısını her geçen gün daha fazla hissetmekte ve hedef haline getirilmeye çalışılmaktadır. Son iki ayda, gerekçe gösterilmeksizin şubelerimiz basılmakta, evraklarımıza el konulmakta, yöneticilerimiz ve üyelerimiz gözaltına alınmakta, banka hesaplarımız yasadışı bir biçimde bloke edilmekte ve bazı basın organları da, yayınları ile bu süreci hızlandırmaktadırlar.

Egemen sistemin insan hakları ihlalleri üreten bu yapısının işleyişinin ilişkili olduğu diğer bir sorun ise "muhatap" bulamama sorunudur. Resmi devlet örgütlenmesinin dışında yer alan, varlığı bilinen, ama resmen yalanlanan bazı gizli ve etkili güçlerin mevcut olduğu bir ülkede, insan hakları savunucularının muhatap bulma sorununun olması kaçınılmazdır. Daha açık bir ifade ile "derin devlet"in hükümetin üstünde belirleyici olduğu ülkede, bir ihlalden dolayı hükümete başvurduğumuzda, onun da zaman zaman mağdur kadar çaresiz kalabildiğini görmemiz mümkündür.

İnsan hakları örgütlerinin karşı karşıya bulundukları diğer bir sorun ise, kolaylıkla ve sıklıkla devletin hedefi haline gelmeleridir. Bilindiği gibi insan hakları mücadelesi; bireysel insanı, herkesten ve her kesimden gelebilecek tehlikelere karşı savunmayı ifade eder. Bunun anlamı, insan hakları örgütlerinin, en büyük örgütlü güç olan devletlerle, sıkça karşı karşıya gelmek zorunda olmaları demektir. Özellikle siyasal nitelikli hak ihlallerinde insan hakları örgütleri, kolaylıkla devletin siyasi muhaliflerinin safında görülebilmekte, muhalif güçlerle özdeşleştirilmektedir. Özellikle devletin araçsal bir değer taşımanın ötesinde kutsandığı; ona, aşkın anlamların yüklendiği ülkelerde, insan onuru ve insan şahsiyeti kavramlarının yerine, ulusal onur ve devletin manevi şahsiyeti gibi soyutlamalar ikame edilmekte ve insan hakları örgütleri, sıkça "yüce değerler"i ihlal etmekle suçlanmaktadırlar. Devlete karşı mağduru savunmak, insan hakları savunucularının, sıkça iç düşmanla, dış düşmanla veya her ikisi ile de özdeşleşmesine gerekçe teşkil etmektedir. Örneğin Güneydoğu'da yaşanan insan hakları ihlallerini dile getirmek, bölücülük veya dış güçlerin oyununa gelmek, hatta onların bir parçası olmak şeklinde değerlendirilmektedir. Aynı şekilde din özgürlüğü alanında yaşanan ihlallere tepki göstermek de, "fundamentalizm" ya da "irtica" ile suçlanabilmektedir.

İnsan hakları örgütlerinin karşı karşıya bulundukları diğer bir sorun ise, medyanın işlevine ilişkindir. Medyayı, devletten kaynaklanan sorunlar başlığı altında ele almamız için birçok neden vardır. Herşeyden önce ülkemizde medya, siyasal iktidarın dışında, onu denetleme işlevi gören bir sivil güç olmaktan ziyade, devlet örgütlenmesinin bir parçası gibi işlev görmektedir. Son günlerde bazı büyük medya grupları ile iktidar aygıtı arasında kısmen gün yüzüne çıkan kirli ekonomik ilişkiler, bunun kanıtı olarak değerlendirilebilir. Yine son günlerde ibretle izlediğimiz kışkırtıcı yayınları, medyanın sadece insan hakları örgütlerini karalamakla kalmayıp, toplumsal barışı da dinamitleyebilecek bir politikanın aracı olduğunu göstermektedir.

Medyanın devletten kaynaklanan ihlaller bağlamında ele alınmasının diğer bir nedeni de, sadece kartel medyası sahiplerinin değil, buralarda yazar-çizer konumunda olanların çoğunluğunun da ideolojik bakımdan devletle ilişkili olmalarıdır. Genel olarak medyanın, geniş halk kesimlerinin uğradığı ihlalleri görmezden gelmekle de yetinmeyerek, bunlara kılıf hazırlamalarının ve bu ihlalleri teşhir eden insan hakları örgütlerini hedef göstermelerinin nedeni budur.

Diğer bir sorun da, devletin genel olarak insan haklarına ilişkin uluslararası düzenlemelere, özel olarak da insan hakları örgütlerinin serbest faaliyetlerine ilişkin uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uymamasıdır. Aslında insan hakları örgütlerinin faaliyetleri, birçok uluslararası belgenin yanında, Türkiye'nin imza koyduğu 3 Ekim 1991 tarihli Moskova Belgesi ile de güvence altına alınmıştır. Bu belge uyarınca devlet, sivil toplum örgütlerine son derece geniş bir faaliyet alanı açmayı taahhüt etmekte, onlara her türlü kolaylığı sağlamayı ve bilgi vermeyi kabul etmektedir. Ancak pratikte insan hakları etkinliklerine ilişkin başvurular, bilinçli bir şekilde formalitelere boğulmakta ve kimi zaman da yasaklanmaktadır.

İnsan hakları örgütlerinin faaliyetlerini sınırlayan diğer bir sorun ise mevzuatla ilgilidir. Yasaların örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan hükümleri, bu kuruluşların keyfi baskınlara, aramalara, soruşturma ve yargılanmalara muhatap olmasına, çalışmalarının istenilen zamanda durdurulmasına veya kapatılmalarına imkan vermektedir. Herhangi bir derneğin kapatılmasına niyetlenildiğinde, otoriteler, mevzuatta gerekçe bulmak için fazlaca uğraşmamaktadırlar. Bu durum, insan hakları mücadelesi veren örgütleri psikolojik baskı altında tutmaktadır.

Sonuç olarak; ülkemizde insan hakları örgütlerinin faaliyetlerini güçleştiren, hatta yer yer imkansız kılan bir devlet engelinden söz etmek mümkündür.

İnsan hakları savunucularının karşı karşıya bulundukları sorunların diğer bir boyutu ise, sivil toplum kaynaklıdır. Türkiye toplumunda farklı dünya görüşlerine, farklı yaşam biçimlerine mensup bireyler ve gruplar, ne yazık ki, kendileri gibi olmayanları da içine alabilecek kapsamda bir insan hakları anlayışına yeterince ulaşmış değillerdir. Her kesim, kendi yaşadığı sorunları, uğradığı baskıları dile getirirken, diğer kesimlerin de benzer acılar yaşadığını görememekte veya görmek istememektedir. Bu anlamda toplumumuzun ciddi bir ahlaki sorunundan söz edilebilir. Çeşitli toplum kesimleri arasındaki bu yalıtılmışlık durumu, tüm kötülüklerin kendisine yüklendiği çok sayıdaki "öteki" kategorisinin üretilmesini ve hatta devletin, söz konusu öteki kötülere karşı kışkırtılmasını da beraberinde getirmektedir. Örneğin Kürt sorunu çerçevesinde dile getirilen insan hakları talepleri "bölücülük", sol kesimin talepleri "yıkıcılık" ve İslami kesiminkiler ise "irtica" olarak suçlanmakta ve kolaylıkla mahkum edilmektedir. Daha kötüsü; devletin, bir kesimin haklarını kısıtlamak için ileri sürdüğü gerekçeler, diğer kesimlerce kabul görmekte ve onaylanmaktadır. Bu durum insan hakları mücadelesinde, sivil toplum örgütleri arasında işbirliğini de güçleştirmektedir.

Büyük medyanın dışında kalan bazı basın-yayın organları da, neredeyse tamamen kendi tabanlarının haklarını dile getirmekle, bu yalıtılmışlığın devamını sağlamaktadırlar. Hiç şüphesiz bunun istisnaları vardır, ama büyük bir dezenformasyon bombardımanı altında sesleri yeterince duyulmamaktadır. Kendi siyasal varoluşunu "öteki"nin kötülüğü ile anlamlı kılmak isteyen ve farklı olana karşı önyargılarını korumayı "ilkeli"lik sanan bu basın organlarının mevcut olduğu bir ortamda, ayrımsız bir insan hakları mücadelesi verebilmenin, devletten önce toplumdan kaynaklanan bir handikapını da göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Örneğin bizim, "MAZLUMDER falanca olayda neredeydi ?" şeklindeki sorulara muhatap oluşumuzda alternatif medyanın da maalesef payı vardır. Oysa kurulduğu günden bu yana, ayrımsız bir insan hakları anlayışını ısrarla sürdürdüğünü rahatlıkla söyleyebileceğim derneğimiz, bugüne dek kendisine başvuran hiçbir birey veya grubu kimliğine bakarak reddetmiş değildir. Böyle davranmamızın tek nedeni, insan haklarını herkes için savunmaya kararlı oluşumuzdur. Böyle bir yaklaşımı herkesten beklemeye de hakkımız var diye düşünüyorum. Ama ne yazık ki kamuoyunun büyük bir bölümü, sadece büyük medya yüzünden değil, muhalif medyanın da bu seçiciliği yüzünden çifte standartsız bir insan hakları mücadelesine ilişkin duyarlılığımızdan yeterince haberdar olamamıştır.

Öte yandan insan hakları kuruluşlarının, örgütlü siyasal muhalif grupların uğradığı hak ihlalleriyle ilgilenerek, geniş sessiz yığınların yaşadığı ihlallerle yeterli ölçüde ilgilenmemelerinin ya da ilgilenememelerinin de, hem ilkesel ve etik açıdan önemli bir sapma olduğunu, hem de toplumun, insan haklarına sahip çıkmasını zorlaştırdığını ve insan hakları örgütlerinin marjinalleştirilmesini kolaylaştırdığını vurgulamak istiyorum.

Bu noktada, insan hakları örgütlerinin bu sorunlarını aşabilmeleri için şu hususlara dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

Herşeyden önce insan hakları örgütleri; perspektif, söylem, kuşatıcılık ve çifte standartsız bir mücadele gibi konularda, sürekli kendilerini gözden geçirmek durumundadırlar. İnsan hakları örgütleri, hak ihlaline uğrayan birey ya da toplulukların yanında olmak ancak onlarla özdeşleşmemek zorundadırlar. Aynı şekilde hak ihlalini yapanların da, hak ihlaline uğrayanların da kimliğine bakmaksızın tavır almayı gerçekleştirmeleri gerekmektedir.

İnsan hakları örgütlerinin; halkla, sivil toplum örgütleriyle, ulusal ve uluslararası düzeyde çalışan insan hakları savunucularıyla, iletişim ve işbirliğini/güçbirliğini artırmaları gerektiğine ve herşeye rağmen içte ve dışta güvenilir olmayı başarabilmek zorunda olduklarına inanıyorum. Yani insan hakları savunucuları; söylemlerinde, tepkilerinde ve etkinliklerinde, kendilerini marjinalleştirmek isteyenleri haklı kılacak durumlara düşmemeye ve asıl güçlerini Türkiye toplumundan almaya dikkat etmek zorundadırlar.

Öte yandan devlet yetkilileri de; insan hakları örgütlerini düşman gibi görmekten vazgeçmeli ve iktidarı/gücü/kaynakları; halkla, örgütlü toplumla, sivil toplum kuruluşlarıyla paylaşmalıdırlar. Yetkililer, başka ülkelerdeki ihlallere yönelik tepkilerimizi memnuniyetle karşılarken, ülkemizdeki ihlallere yönelik tepkilerimizi "düşmanca tavırlar" olarak nitelemeyi terketmeli ve insan hakları örgütlerinin de, insanca yaşanabilir daha güzel bir ülke için çalıştıklarını bilmeliler diye düşünüyorum. Çünkü ülkemizdeki insan hakları savunucuları da, ülkemizdeki insan hakları sorunlarını, ihlallerini konuşmaktan gurur ya da onur duymamaktadırlar.

Sonuç olarak; ülkemizde insan hakları örgütlerinin faaliyetlerinin çerçevesini belirleyen, bu faaliyetleri sınırlandıran ciddi bir bürokratik refleksten ve bununla baş etmeyi güçleştiren bir toplumsal engelden söz etmek gerekir. Bunun aşılması, nihai anlamda bir rejim sorunu olarak görülebilir. Çünkü bunu aşmak, devletin resmi ideolojiyi terketmesine, toplumu dönüştürmeye yönelik projesinden vazgeçmesine, resmi bir kimlik dayatmamasına, kısacası bir hukuk devleti olmasına bağlıdır. Ancak bundan daha önemlisi, bizim öncelikle kendimizi mercek altına almamız, devletin söz konusu hakları bu kadar kolay çiğneyebilmesini mümkün kılan hatalarımızla yüzleşebilmemiz, kendimiz gibi olmayanın, hatta bize karşı olanın dahi hakkını savunmayı mümkün kılacak bir ahlakı kendi içimizde tesis edebilmemizdir. Aramızdaki duvarları, başkasından beklemeden tek taraflı olarak bizler yıkamazsak, insan haklarının önüne rejim tarafından örülen ana duvarı da yıkamayız. Bunun kolay bir iş olduğunu söylemek istemiyorum. Herkesin herkesi, her kesimin bir diğerini suçlamak için son derece zengin bir gerekçe koleksiyonunun mevcut olduğu bir ülkede, "ötekiler"in haklarını savunmaya kalkışıp da aymazlıkla veya birilerinin ekmeğine yağ sürmekle suçlanmayı göze alabilen kaç kişi vardır? Belki az, ama yine de ümit var olmamız için sebeplerimiz de var diye düşünüyorum.

Ayrımsız bir insan hakları temelinde bireyler ve örgütlerce verilecek istikrarlı ve kararlı bir mücadelenin uzun vadede zihinlerimizdeki önyargı putunu yıkacağına inanıyorum. Bunu başarabildiğimizde, insan haklarını ihlal edenlerin yalnızlaştıklarını ve marjinalleştiklerini görebileceğiz. Toplumumuzun son günlerde belirginleşen bir cinnet atmosferine doğru savrulduğu bir ortamda bu sözler fazla iyimser görülebilir. Ama kötümser olmaya da hakkımız yok diye düşünüyorum ve başarıya ulaşıp ulaşamamaktan bağımsız olarak bu uğraşa değer diyorum. Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 1998-11-28
Okunma Sayısı : 2284
Şube ve Temsilcilerimiz
mazlumder-genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: istanbul[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2379530

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari