DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ULUSLARARASI DEMOKRASİ, İNSAN VE HUKUK KONFERANSI

(Kitapta Yayınlanan)

DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ

ULUSLARARASI DEMOKRASİ, İNSAN VE HUKUK KONFERANSI

-Teori ve Uygulama-

26-28 Eylül 1997

TÜRKİYE'DE İNSAN HAKLARI SORUNU VE AŞMA YOLLARI

İNSAN HAKLARI VE ULUSAL KÜLTÜR

Yılmaz ENSAROĞLU

MAZLUM DER Genel Başkanı

Öncelikle, Uluslararası Demokrasi, İnsan ve Hukuk Konferansı'ndan ötürü Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'ne ve Konferans Sekreteryası'na tebriklerimi, takdirlerimi ve şükranlarımı sunuyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

"Türkiye'de İnsan Hakları Sorunu ve Aşma Yolları" ya da "Demokrasi ve Haklar: Türkiye İçin Bir Gelecek Perspektifi" gibi oturum başlıkları ile sınırlamaya çalışsanız bile İnsan Hakları ve Ulusal Kültür arasındaki ilişki ve çelişkileri, bir tebliğ sınırları içerisinde ele almak doğrusu bir hayli zor gözükmektedir. Tek başına bir konferans konusu olarak düşünülmese bile, böyle bir konferansın bir oturumunun sadece bu konuya ayrılması, hem Türkiye'nin insan hakları sorununun köklerine ulaşmak, hem de bu kavramları kendi referanslarımız ışığında tartışabilmek açısından gereklidir. Bu çalışmada öncelikle, insan hakları ve ulus/ulus devlet/ulusal kültür gibi konumuzla ilgili kavramlar ve bu kavramlar etrafında geliştirilen politikalar ve tartışmalar; daha sonra da bunların ülkemizle ilgili yansımaları üzerinde durmaya çalışacağım.

İçinde yaşadığımız süreçte, evrensel öznelerden çok, farklı olma hakkını vurgulayan 'kimlik'ler konuşulmaktadır. Ulusalcılık, günümüzde kültürel bir boyut taşımaktadır. Kültürel ulusalcı tutumların, keskinleştiği alanlardan birini de insan hakları oluşturmaktadır. Ancak bu, yeni başlayan bir süreç olmaktan çok, yeniden gelişen ve kendini üreten bir süreç olarak algılanmalıdır. Batı'nın Aydınlanma düşüncesi ve etnomerkezci tutumuyla, bütün dünyayı içerisine sokmaya çalıştığı evrensel tasarısına yönelik yargılamalardan, Aydınlanma'nın doğurduğu "insan hakları" kavramı ve onun "evrenselliği" de payını almaktadır. Birtakım Asya'lı, Afrika'lı ve İslamcı çevreler, tarihsel olarak Batı coğrafyasında kavramsallaştırılan insan haklarının içerdiği değerlerin, 'Batılı' olduğunu ve Birleşmiş Milletler kaynaklı uluslararası insan hakları normlarının evrensel değerleri içermediğini vurgulayarak kendi değerlerinin 'Batılı' insan hakları standartları ile uyuşmadığını dile getirmektedirler. Aynı çevreler, insan haklarının evrenselliğini de Batı'nın emperyalist politikalarının bir unsurunu olarak değerlendirmektedirler.

Bu yaklaşımlar karşısında Batılılar da, Batı'nın artık insan haklarının evrenselliğini tartışma konusu etmek istemediği yolunda tavır takınmakta ve mevcut Batılı modele uygun olmayan 'insan hakları' yaklaşımlarının, gerçekte insan hakları kavramı ile ilgili olmadığında ısrar etmektedirler.

Modern insan hakları kavramının doğuşundan itibaren, muhafazakarlar da, sosyalistler de onun liberal kökenine ve evrenselliği tezine ciddi itirazlar geliştirdiler. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nden beri, muhafazakarlar; toplumu parçaladığı, geleneği yokettiği gerekçelerine dayanarak, insan haklarının bireyci tabiatını eleştirirlerken, sosyalistler de kollektivist düşüncelerle insan hakları kavramına muhalefet ettiler.

Batılıların deyimiyle Üçüncü Dünyalı Halklar, Batı'nın ulusal ve ekonomik haklar yerine bireysel kişi hakları ve siyasal hakları vurgulayan insan hakları politikalarına karşı tutum aldılar. Ancak günümüzde insan haklarının evrenselliğine yönelik itirazlar, daha çok "kültürel" boyut taşımaktadır.

Batılı olmayan ülkeler, "iki yüzlü ve çifte standartlı" uluslararası insan hakları politikalarının, Batı'nın çıkarlarına göre kurulduğuna inanmaktadırlar. Çünkü bu ülkeler, Batılı insan hakları anlayışının belgelere bağlanarak ulusalüstü hukuk belgeleri özelliği kazandığı ana merkez durumunda olan ve tarafsız bir evrensel kuruluş olması gereken Birleşmiş Milletler Örgütü'nün, insan haklarını gözetmekten çok, Batılı ülkelerin çıkarlarını koruyan ve kollayan politikalar geliştirdiğini ve uyguladığını çok acı olaylar yaşayarak öğrendiler. Körfez Savaşı, Somali, Bosna örneklerine ilaveten, Batı'nın genel olarak Batı dışındaki kişi hakları ve siyasal haklardaki ihlalleri sıkı sıkıya takip ederken, ekonomik ve sosyal hakları ihmal eden, hatta bu hakları insan hakkı değilmişcesine yoksayan politikalarının da Batı'nın çıkarlarını temsil ettiği düşüncesindedirler. Milyonların açlık ve yoksulluğunu insan hakkı ihlali saymayan, hatta beslenmenin bir insan hakkı olmadığı yolunda görüş bildiren Batılı insan hakları politikaları, sadece kültürel açıdan değil, ekonomik açıdan da eleştirilmektedir. Batılı insan hakları anlayışına ve politikalarına yönelik eleştiriler, Batımerkezciliğe yönelik olduğu kadar, Batılı emperyalist yayılmanın ekonomik ve kültürel sonuçlarına karşı haklı bir temel üzerinde yükselen bir direniş karakterini de taşımaktadır.

Dolayısıyla, insan haklarını yalnız kendine özgü değerler olarak kabul eden; bu kavramı bir kültür üstünlüğü olarak sunan ve kendi dışındaki kültürlere insan hakları bahanesiyle müdahaleyi hak sayan Batı'nın egemen politikaları, Batı'ya karşıtlık temelinde kültürcü eğilimleri güçlendirmekte ve hem Batı'nın insan hakları politikalarını hem de insan hakları kavramının ve onun evrenselliğinin reddine yol açmaktadır.

İnsan haklarının evrenselliği tezine karşı kültürel açıdan özgün insan hakları kavrayışları "kültürel görecelik" kuramına dayanmaktadır. Bu konu konferansımızda ayrı bir tebliğ konusu olduğu için bunun detayına tekraren girmeyi uygun bulmuyorum. Ancak tüm bunlar, bizim insan haklarından ve onun evrenselliğinden yüz çevirmemize yol açmamalıdır. Çünkü, kim tarafından ne amaçla kavramsallaştırılırmış olursa olsun insan hakları, Yaratıcı'nın hiçbir istisna söz konusu olmaksızın ve tam bir eşitlikle insanlık ailesinin her bireyine tanıdığı insanlık onuruna bağlı olan haklardır. İnsanlık onurunda din, dil, cins, renk, ırk ve kavim farkı gözetilmediği gibi, insanlık onuruna sıkıca bağlı olan ve yararlanılabilmesi için "insan" bireyi olmaktan başka şart aranmayan insan haklarında, hiçbir farklılık ve ayrıcalık söz konusu olamaz. Dolayısıyla yapılması gereken evrensel bir insan hakları anlayışına ve mücadelesine sırt çevirmek değil, aksine insan haklarını, her tür dışlama ve baskı ilişkisinden azade bir tarzda yeniden kurmaya yönelmek ve Aydınlanma'nın, pazar ekonomisinin mutlak hakimiyeti için araçlar olarak kurguladığı insan haklarını aşmaktır. Bu da insan haklarının özgürleştirici karakterinin farkında olmak; adalet, eşitlik ve özgürlüğün içeriğini insan hakları mücadelesine taşımak ve her tür baskıdan kurtuluşun somut kanallarından biri olarak onu yeniden formüle etmekle mümkün gözükmektedir.

"Ulus" ise, modern ulus devletle ortaya çıkmış bir kavramdır. Modren ulus devlet de, önce ticari, ardından sınai kapitalizmin, toprağa bağlı kapalı feodal toplumların iç bünyelerinin çatlamasının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Modern devlet, toprağa bağlı ulus temelinde örgütlenmiştir. Hakim eğilime göre ulus devletler, giderek artan üretime pazar bulma saikiyle doğmuşlardır. Eğer bu görüş doğruysa, ulus devlet sadece Avrupa'ya özgü bir kategoridir ve bugün dünyada ulus devlet adı verilen şey, Avrupa sömürgeciliğinin bir ihraç ürünüdür. Nitekim Afrika, Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika'daki devletlerin türedi geçmişlerine bakıldığında, bu görüşü doğrulayan sayısız örnek bulunabilir. Bugün buralarda gördüğümüz ulus devletler, Avrupalı sömürgeci devletlerin, kendi aralarındaki güç ve çıkar ilişkilerine göre türetilmişlerdir. Amerika kıtasının güneyinde de gözlenen bundan farklı değildir; İspanya, Portekiz, İngiltere ve ABD, kıtanın geniş arazilerini parçalara ayırıp, her biri üzerinde birer ulus devlet kurmayı çıkarlarının devamı ve nüfuz kurmalarının aracı olarak görmüş ve diledikleri gibi sınırlar çizmişlerdir. Çin, Hint ve Müslüman kavimlerin iç içe yaşadığı bölgelerde, tarihin hiçbir döneminde ulus devletlerin görülmeyişi, bugün bu kadim kültür ve medeniyet mirasına sahip havzaların nasıl Avrupalı sömürgeciler eliyle paramparça olduklarına ve her bir sun'i parçaya birer ulus devlet kılıfı geçirildiğine açık göstergedir.

Kilisenin dini ve kutsal hakimiyetinden kurtarılan topraklar ve Hristiyan topluluklar, dünyevi iktidarın temsilcisi kralın tam hakimiyeti altına girince, toprak ve ahaliye yeni bir tanım gerekli oldu. Toprağın kriterlere göre çizilen sınırlarına vatan ve bu topraklar üzerinde yaşayan insan topluluklarına "ulus" ve ulusun bireylerine "vatandaş"(yurttaş) adı verildi.

Ulus devlet ile bir yandan sınıflara bölünmüş feodal topraklar üzerinde pazar serbestleştirilirken, öte yandan dini referans ve egemen ruhani hiyerarşiye göre kurulmuş toplumsal hayatın değerler sistemi, yeni yükselen burjuva sınıfının seküler değerleri ileyer değiştirdi. Bu değişikliğin, devlet düşüncesini kutsallaştırması kaçınılmazdı. Bu kutsallık, ulusta aranan mitolojik, etnik, coğrafi veya kültürel faktörlerin yüceltilmesi ile beslendi ve bu da merkezi kültür konumuna çıkartılıp, tekil hukukun otoritesi ve kolluk kuvvetleriyle koruma altına alındı.

Bu süreçte Protestanlık, Kilise'yi ulusallaştırmayı başarınca, din de ulusal bir kimlik kazandı ve böylece papalığın merkezi ve birleştirici otoritesi, ulusal parçalara bölünmüş oldu. Monarşinin evrensel Katolik Kilisesi'nden kopardığı her parça "ulus" olabilmek için, kendine farklı bir kimlik bulmak zorundaydı. Bu yeni kimlik tanımını da "din" yerine "kültür"ü merkezi ideoloji yerine geçiren "devlet"ten başkası yapamazdı. Yani ulusu var eden şey, ne ortak irade ve arzu, kültür; ne de etnik köken, kavim ve dil birliğidir. Ulusu var eden şey; modern devletin merkezi gücü, eğitim, hukuk, bilim ve teknoloji gibi yönlendirici kurum ve emredici araçlarıyla bireyin ve yerel grup ve cemaatlerin standartlaştırılması, ortak amaca göre bir tür seferberliğe koşulmasıdır. Birey ve gruplar, yerel özerk gruplar yeniden tanımlanıp "ulus"laştırılırlarken, buna kendileri değil, modern devlet karar vermektedir. Bu yüzden de modern devlet, anonim, kimseye ait olmayan ve aidiyetsiz toplumsal yığınlar yarattığı oranda, merkezi, totaliter ve yönlendirici bir aygıt olmak zorundadır. Bireyin ve toplumsal hayatın her alanına müdahalesi bundandır. Ekonomiden iletişime, hukuktan sağlığa, eğitimden bilgiye, spordan sanata,beslenme, giyinme ve oturma düzenine kadar modern devletin denetim dışı bıraktığı alan yoktur. Bu yönüyle modern devlet, çoğulculuğa karşıdır; herkesin ve herşeyin eşitlendiği türdeş bir merkezi kültürü hakim kılmayı, bütün çokluk ve farklılıkları, özerk birim ve alanları tekil olan içinde eritmeyi, zenginlik olan çeşitlilikleri yok etmeyi hedeflemektedir. Tüm bu özellikleri itibariyle modern devlet, tarihi boyunca insanoğlunun tanık olduğu en ceberrut devlettir ve ne yazık ki bugün yeryüzünün tamamında bir tek bu modern devlet modeli yürürlüktedir; aralarında sadece form farkı bulunmaktadır. Modern devlet, başarı ve becerisini, kalkınma, teknolojik gelişme, ekonomik büyüme, rasyonel organizasyon, planlama, kaynak bulma, ulusal geliri artırma vb kıstaslarla ölçmektedir. Adalet, zayıfları koruma, ruhsal ve ahlaki tekamül, ahde vefa, sözleşmelere bağlılık vb erdeme ait değerler ve idealler, bu devletin referansları arasında yer almamakta, hatta bunlar rasyonel gelişme ve güç elde etmek gibi dominantlara zarar verici olarak görülmektedir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Ulus olduğu için devlet değil, devlet olduğu için ulus vardır. Diğer bir ifadeyle; devleti ortaya çıkaran ulus veya ulusal gerçeklik değildir. Tam aksine modern devlet ulusu ortaya çıkarmış, türetmiştir. Şu halde aile, aşiret, kavim, cemaat ve ümmet ne kadar gerçekse, ulus da o oranda gerçek değildir.

Ancak ulus devlet, tanımı gereği, bir kavmi esas almak zorunda olduğundan, aynı topraklarda ve yüzyıllarca birlikte yaşayan çok sayıda dini ve etnik kimliği inkar etmek durumundadır.

Günümüzde dünyada yirminin üstünde kriz bölgeleri oluşmuş olup, bu bölgelerde dini ve etnik çatışmalar giderek büyümektedir. Dünyada konuşulmakta olan 8000 ayrı dilin ve 3000 ayrı etnik grubun varlığından sözedilmektedir. Oysa Birleşmiş Milletler'e kayıtlı olan ulus devlet sayısı henüz 200'ü bulmuş değildir. Ayrı dil konuşan ve ayrı etnik kimliğini öne çıkaran binlerce insan topluluğu ulus devlet istemektedir. Tam bu nokta da etnik sorun ya da azınlık hakları sorunu önümüze çıkmaktadır. Çünkü ulus ve ulus devletler varetme süreci, birtakım kavimlerin 'uluslaştırılması', bazı kavimlerin ise 'etnik grup' olarak tanımlanmasıyla gerçekleştirilmiştir.

Emperyalist güçlerin politikaları doğrultusunda kendilerine bir devlet kazandırılan etnik gruplar 'uluslaşmış', bu devletlerin hegamonyası altında yaşamaya ve ihmal, inkar, asimilasyon politikalarına mahkum edilenler ise 'etnik grup' olmuşlardır. Hatta aynı etnik grup, bir coğrafyada devlet sahibi olarak 'ulus' imtiyazı kazanırken, aynı etnik grubun başka bir coğrafyada ve başka bir etnik grup esas alınarak oluşturulan bir ulus devlet çatısı altında yaşayan parçası, 'etnik grup'luğa mahkum edilmişlerdir. Bu da 'ulus'un gerçek olmadığının en çarpıcı göstergelerinden birisidir. Bu yüzden, Azerbaycan'daki Azeri'leri bir ulus olarak tanımlarken, İran'da yaşayan Azerileri bir etnik grup olarak tanımlamanın; ya da Irak'taki Arab'ı bir ulus olarak tanımlarken, Türkiye'de yaşayan Arapları bir 'etnik grup' olarak tanımlamanın hiçbir bilimsel açıklaması yoktur.

İşte tüm bu faktörler, 'azınlık hakları' sorununu, 90'lı yıllarda insan hakları hukukunun en önemli konularından biri haline getirmiş bulunmaktadır.

Azınlık haklarının günümüzde kazandığı yeni önem, ulus devletin çözülmeye başladığı ve 21.yüzyılın da ulus devlet sonrası yüzyıl olacağı yönündeki tesbitler üzerinde gelişmektedir. Ulus devletler döneminde ihmal, hatta inkar edilen azınlıklar, yeni bir uluslarüstü sisteme geçiş sürecinde yeniden hatırlanmakta ve insan hakları, azınlık haklarını da içeren üst kavram olarak global sistemin hukukunun sınırlarını çizmektedir.

Modern uluslararası hukukun gelişimiyle birlikte, ulusal devletler kurulup bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde, uluslararası hukuk çerçevesinde dayanılan kavram, ulusların self-determinasyon hakkıdır. Ne var ki, yeni bağımsız devletlerin toprakları içinde biraraya gelen kültürlerin farklı dil, din ve etnik kimliklere sahip olmaları kaçınılmazdır. Ulusal devletin kuruluşundan sonra, devletin önceden varolan kültürleri alıp ulusa çevirdiği ya da ulusları icat ettiği süreçte sağlayamadığı homojenlik, azınlıklara ve azınlık haklarına temel oluşturmaktadır. Ulus devletler doğarlarken, yeni kurulan devletler, "bölgesel bütünlük" dogmasını kabul ederek, azınlıkların ayrılma haklarını inkar etmişlerdir. Mevcut devletlerin çoğu, farklı halklardan bir mozaik görümündedir, sınırları içinde dil ve etnik açıdan homojenliği sağlamış devlet sayısı bir düzineyi geçmezken, dünya çapında 261 azınlık grubu risk altında yaşamaktadır.

Uluslararası hukuk tarihinde devletler, azınlık haklarını tanımakta pek gönüllü davranmamışlardır. Çünkü azınlıkların varlığının kabulü ve onlara özel haklar tanınması, ulusal birliğin sağlanma sürecirnde çoğunluk olmayan kültürlere yönelik asimilasyon politikalarıyla kolaylıkla bağdaşmaz ve elde edilmeye çalışılan toplumun homojen görüntüsünde bir çatlak oluşturur.

Kuramsal planda ulusal devlet, egemenlik alanı üzerinde yer alan çeşitli gruplara eşit mesafede durmak ve eşitlik içinde davranmakla yükümlü olsa da, pratikte her devlet, kendi koşullarında bir egemen gruba ayrıcalıklar tanımış ve 'öteki' grupların din, dil, ırk, kültür kimliklerini yok saymıştır. Bu anlamda yurttaş olma bakımından bir eşitlik varsa da, bu, bazılarının daha 'gerçek', bazılarınınsa 'sahte' yurttaşlar olmalarına engel değildir.

Modern uluslararası hukukta, azınlıkların korunmasına ilişkin normlar geliştirilmiş, birtakım önlemler alınmışsa da, bu, 'pragmatik' saiklerden kaynaklanmıştır. Bu bakımdan, azınlıklara birtakım haklarının verilişinin, çoğunlukla savaşlar sonucunda galip devletlerin mağlup devletlere dayatmalarıyla gerçekleştiğini görmekteyiz. Uluslararası hukukta, ulusların bağımsız bir devlet olmayı da içeren self-determinasyon haklarının olduğu, azınlıklarınsa böyle bir haklarının olmadığı kabul edilir. Ancak, hukuk nezdinde self-determinasyon hakları tanınmasa da, azınlık gruplarının, bağımsızlık mücadelelerinde amaçlarına eriştiklerinde, 'ulus' kimlikleriyle uluslararası alanda kabul edildikleri görülmektedir. Uluslararası hukuk tarihi, bu anlamda, bir dönem 'azınlık' sayılan grupların, bir başka dönem 'ulus' sayılmalarının örnekleriyle doludur.

Azınlıklar, genellikle, ulus devletin sınırları içinde sayısal olarak çoğunluk ve fiilen egemen olan topluluk içinde yer almayan gruplar olarak kabul edilirler. Bu grupların nasıl saptanacağına ilişkin kesin kriterler olmasa da azınlıklar, din, dil, etnik kimlikler temelinde ortaya çıkmışlardır. Tarihsel olarak önce 'dinsel azınlıklar'ın ortaya çıkmasına paralel bir biçimde, azınlıkların korunmasına yönelik akdedilen erken anlaşmalarda, dinsel azınlıkların din özgürlüğü hakları tanınmaktadır.

1780'lerde ulusal bir dil zorunlu hale getirilir ve 19.yüzyılın ortalarında şu ya da bu halk dili, devlet dili olarak kullanılır. Dolayısıyla 20.yüzyıl başlarında, 'dilsel azınlıklar'ın korunmasına ilişkin devletlerarası anlaşmalar imzalanır.

1918'den sonra self-determinasyon hakkı, olabildiğince pratiğe aktarılır. Ondan itibaren de hiçbir zaman haritanın, ulus ilkesine göre çizilmesine yönelik sistemli bir girişime kalkışılmaz. Çünkü artık emperyalist devletler arasında paylaşım gerçekleştirilmiş, ekonomik ve politik güç, Batı'da köklü biçimde bölüşülmüş ve self-determinasyon hakkının Avrupa'da nötralize edilmesi aşamasına gelinmiştir. Bu noktada asıl değişim, devletler içindeki "ezilen halklar"a, artık "ezilen azınlıklar" denilmesi yönünde yaşanmıştır.

Artık "her ulusa bir devlet" formülasyonu, yerini, "her milletin, mevcut devlet yapısı içinde korunması, saygı görmesi ve ona serbest gelişme imkanı verilmesi"ne bırakmıştır. Bu doğrultuda I. Dünya Savaşı sonrasında azınlıklar, tarihlerindeki en yoğun korumaya ulaşırlar; grup olarak tanınırlar, hem bireysel, hem de kollektif haklara sahip kılınırlar. Bu dönemde yapılan anlaşmalarda, eşitlik, yurttaşlık, etnik kimliğini, dilini, kültürünü koruma ve geliştirme; kısmi özerklik; okul ve diğer eğitim kuruluşları kurma; bu okullarda kendi dilini özgürce kullanma; hayır kurumları, kültürel ve sosyal kurumlar kurma; din ve okul işleri bakımından bölgesel özerklik gibi haklar yer almaktadır. Ancak tanınan bu hakların uygulamaya geçtiği pek söylenemez.

II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararasılaşma dalgası yeniden yükselmiş ve bu kez merkezine evrensel özne olarak 'birey'i almıştır. Artık insan hakları 'yurttaş hakları' formundan sıyrılarak, ulusal düzeyden uluslararası düzeye taşınmış ve uluslararası hukuk bireyle ilgili alanlara karışmaya başlamıştır. Bundan böyle devletler hukukunun temel taşı olan 'ulusal egemenlik' ilkesinin yerini, 'insan hakları' almıştır. Azınlıkların hakları da, insan hakları belgelerine, bireyin hakları bağlamında içerilmiştir. II. Dünya Savaşı ertesinde azınlık hakları bu şekilde gözden düşerken, self-determinasyon ilkesi bakımından yeni bir yükseliş dönemi başlar; 70'li yıllarla birlikte Birleşmiş Milletler, self-determinasyonun, ayrılıkçılığı özendirecek bir ilke olarak kabul edilmemesi gereğini ilan eder. Günümüze kadar da, self-determinasyon ilkesi, sömürge ülkelerin dışına taşırılmamış; uluslararası düzenin bir başka önemli kuralı olan 'ülke bütünlüğü' ilkesinin self-determinasyon ilkesiyle çatışması durumunda, daima 'ülke bütünlüğü' tercih edilmiştir. Dolayısıyla kurulu bir siyasi birimin parçalanmaktan çok, varolan haliyle muhafazasını sağlayan ve devletin iç örgütlenmesini, en çok da siyasal yönetim biçimini saptama hakkı anlamında 'iç' self-determinasyon, Batı'nın gözünde self-determinasyon ilkesini anlamlandırır olmuştur.

Yeni azınlıklar politikalarının merkezinde duran kavramlar, 'yerel ya da özerk yönetim'dir. Bu anlamda azınlık haklarının bugünkü çerçevesi, yalnız kategorik olarak bir grup insanın haklarını düzenlemekten çok, dünyanın yeniden düzenlenmesine ilişkin egemen politikaların bir parçasını oluşturmaktadır.

Azınlıklarla ilgili uluslararası belgelerde tanınan haklardan başlıcaları arasında şunlar belirtilmeye değer: Ulusal azınlıklara mensup kişilerin, herhangi bir asimilasyon girişimine uğramadan kimliklerini ve kültürlerini bütün yönleriyle sürdürme ve geliştirme hakkı; özel alanın yanısıra kamusal alanda da anadilini özgürce kullanma hakkı; gönüllü mali ve diğer katkıları ve kamusal yardım alabilen kendi eğitsel, kültürel ve dilsel kurumlarını, örgütlerini kurma hakkı; kendi dillerinde bilgi dağıtımında ve alışverişinde bulunma hakkı; uluslararası hükümet dışı kuruluşlara katılma hakkı; kamusal işlere etkin katılma ve karar alma süreçlerinde temsil edilme hakkı; ulusal düzeyde ve gerektiğinde bölgesel düzeyde, mensup oldukları azınlığa ya da yaşadıkları bölgeye ilişkin kararlarda etkili yer alma hakkı.

Uluslararası belgeler, azınlıkların haklarının izdüşümlerini, devletlerin ödevleri biçiminde açık ve somut olarak saymışlardır. Bazıları arasında şunlar kaydadeğer: Devletlerin ulusal azınlıklara mensup kişilerin "kamusal yaşam, ekonomik etkinlikler ve kendi toplumlarının inşası"yla ilgili olanaklara etkin biçimde sahip olmaları için gerekli koşulları yaratma ödevi ve bu bağlamda, azınlıklara resmi dili öğrenme zorunluluğunu dayatmaksızın kendi anadillerini öğrenmeleri için yeterli olanakları tanıma; eğitim kurumlarında tarih ve kültür öğretiminde ülkelerindeki azınlıkların tarih ve kültürlerini de gözetme; azınlıkların kimlikleririn korunması ve geliştirilmesi ile ilgili işlere katılım da dahil olmak üzere, azınlıkların kamusal nitelikli işlere etkin katılmalarına saygı gösterme; ulusal politika ve programlarını ve başka devletlerle yaptıkları işbirliği ve yardım programlarını, azınlıklara mensup kişilerin meşru çıkarlarını gözönüne alarak hazırlama ve uygulama. Ayrıca, devletlere ulusal azınlıklar arasındaki sınırlarötesi enformasyon akışına herhangi bir müdahalede bulunmama, azınlık üyelerinin sınırlarötesindeki ortak kimliği paylaştıkları kişilerle bağlantılarını herhangi bir cezai ya da idari yaptırıma bağlamama ve sınıraşırı işbirliğini teşvik edici önlemleri alma ödevleri yüklenmiştir.

Kuşkusuz Türkiye de azınlıklarla ilgili sorunlar nedeniyle dünyanın dikkatlerini fazlasıyla üzerine çeken ülkelerden birisidir. Türkiye bugüne değin, "Türkiye'de Lozan Anlaşması ile tanınan azınlıklar dışında azınlık yoktur" resmi görüşü doğrultusunda hareket etmektedir. Ne var ki bu nakarat, Türkiye'nin yaşadığı Güneydoğu ya da Kürt Sorununun en önemli ve Batı'nın başta gelen ilgi odağı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye'nin resmi görüşü ülkemizin Güneydoğu'sunda yaşanan sorunun bir terör sorunu olduğu yolundadır ve bu yüzden de bu sorunu sadece askeri yöntemlerle çözme çabasındadır. Oysa bu sorun, çok boyutlu toplumsal bir olgu olarak ele alınmalıdır. Çünkü bu sorunun ekonomik, sosyal, siyasal, tarihsel, etnik, kültürel, güncel, yerel ve uluslararası birçok boyutları vardır. Bir boyutu terör ise, bir diğer boyutu da etnik bir sorun olmasıdır. Etnik sorunlara askeri çözüm arayışları, bütün toplumun askerileşmesine neden olmakta, bu durum da yukarıdan ve aşağıdan terörün karşılıklı olarak birbirlerini üretmelerine yol açmaktadır. Farklı etnik grupları bünyesinde barındıran ülkelerde çoğunluk grubun etnik bağlılığı, devlet ulusalcılığına dönüşerek güçlenir; ikincil grupların etnik bilinçleri ya hakim grup tarafından asimile olma ya da kendilerini kültürel aşağılar olarak tanımlama yoluyla kısıtlanır. Bir devletin etnik politikasını, dil politikaları açısından değerlendirmek mümkündür. Çünkü herşeye rağmen dil, etnik gruba kendi ayırıcı vasfını kazandıran ve etnik kimliği temsil eden en önemli kategoridir.

Bu sorun, ülkemizde üniter ulus devlet yapılanması içinde etnik ilişkilerin düzenlenme biçiminden kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle sorun, etnik köken anlamında farklı insanlar arasındaki ilişkilerin toplumsal ve siyasal kurumlar çerçevesinde nasıl düzenleneceği sorunudur. Türkiye'nin yaşadığı ve son 13 yılda otuzbine yakın can kaybına, onbinlerce yaralıya, onbinlerce tutuklu ve hükümlüye, üçbine yakın boşaltılmış köy ve mezraya, üç milyon civarında yerinden edilmiş insana ve ülkemizin ekonomik kaynaklarının büyük ölçüde harcanmasına mal olan bu önemli sorunun çözümlenmesinde ulus ve etnik grup kavramları stratejik önem taşımaktadırlar.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, nasıl bir ulus kavramının kurgulandığından başlayarak sorunu değerlendirmek gerekmektedir. Türkiye ulus devletinin kurulmasında dayanılan kavram, "Türk ulusu" kavramıdır. Bu kavramın nasıl tanımlandığına baktığımızda, belirli bir süreç boyunca farklı tanımların geliştirildiğini görmekteyiz. Atatürk'ün siyasi kariyerinin üç ayrı aşamasında, söylemine hakim olan "Türk" tanımlarını şöyle özetleyebiliriz:

1.Dini tanım: "Anadolu ve Rumeli'nin müslüman ahalisi Türk'tür."

2.Siyasi (cumhuriyetçi) tanım: "TC vatandaşı olup Türk dilini, kültürünü ve ulusal ülküsünü benimseyen herkes Türk'tür."

3. Etnik (ırkçı) tanım: "Orta Asya'nın otokton ahalisi Türk'tür."

Birinci tanım, 1919-22 yıllarında sürdürülen Milli Mücadele'nin hareket noktası, ideolojik dayanağıdır. 1923'te cumhuriyetin ilanı veya 1924 başında İslam'ın resmi statüsünün lağvıyla gündeme gelen ikinci tanım, birincisinden son derece keskin bir kopuşu simgeler. 1929-30 kışında Atatürk'ün kendini adadığı tarih çalışmalarında şekillenen ve 1932 Tarih Kongresi'nde resmen ilan edilen üçüncü tanım, daha problematik bir tarihe sahiptir. Irkçı görüşün ipuçları, cumhuriyetin ilk kurulduğu günlerden beri yer yer hissedilir; 1930'dan sonra da, ırkçı ve cumhuriyetçi tanımları bağdaştırma çabaları sürecektir.

Milli Mücadele'nin öznesi olan millet, Anadolu ve Rumeli'nin müslüman ahalisidir. Milli Mücadele'nin temel belgesi olan Misak-ı Milli Beyannamesi, hiçbir şekilde bölünemeyecek olan milli araziyi, halkı Arap olan kısımlar hariç olmak üzere, "Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksam" diye tanımlar. Misak-ı Milli'de "Türk" deyimi geçmez. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin temel belgelerinde, "Türk" deyimine rastlanmaz. Aynı şekilde Amasya Beyannamesi'nde, Millet Meclisi seçimine ilişkin tebliğde, BMM namına çıkarılmış kanun, tamim ve kararlarda sözü edilen millet, Araplar hariç tutulmak kaydıyla Osmanlı devletinin İslam milletidir Mustafa Kemal'e göre...

Lozan Antlaşmasına göre, Türkiye'de bırakılan gayrimüslimler için "azınlık" adı altında ayrı bir hukuki statü yaratılmıştır. Azınlık statüsünün ölçütü dindir; örneğin anadilleri Türkçe hatta Kürtçe olan Anadolu Ermenileri azınlık mensubu sayılırken, Ermenice konuşan müslüman Hemşinliler Türk kabul edilmişlerdir.

1923-24'ten itibaren dini referans, "Türk ulusu"nun resmi tanımından düşmüştür. Ulusal kimliği belirleyen öge olarak, kelime-i şehadetin yerini siyasi irade unsuru alacaktır: Türk olmak için gerekli ve yeterli koşul, Türk dilini, Türk kültürünü ve Türkiye Cumhuriyeti rejiminde ifadesini bulan ulusal ülküyü benimsemektir. 1931 tarihli CHP programına göre,"Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ülküsünü benimseyen her vatandaş, hangi din ve mezhepten olursa olsun Türk'tür." Tanımda sözü geçen dil koşulu, anlaşıldığı kadarıyla, Türkçe'yi kabul etmekle sınırlıdır. "Atadili" koşulu aranmamış; vatandaşın atalarının konuştuğu ve kendi çocukluğunda öğrendiği dil ne olursa olsun, kendisinin Türkçe konuşması ve çocuklarına Türkçe öğretmesi yeterli sayılmıştır. Buna karşılık söz konusu olanın, "resmi dil" olmadığı, özel hayatta konuşulan dili kapsadığı belirtilmelidir. "Türk" olmak için, evinde Türkçe konuşmak şarttır. Türkiye'de anadili Türkçe olmayan çeşitli grupları Türkçe konuşmaya teşvik için, Cumhuriyet dönemi boyunca alınmış tedbirleri, bu anlayış çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Kültür koşulu tanımlanmamıştır. Öteden beri Türk kültürünün en önemli (hatta dil hariç, tek) birleştirici ögesi olan İslam dini çıkarılınca, geriye ortak kültür namına ne kaldığı zaten belli değildir. Uygulamada, çocuklarına Türkçe adlar vermek, "kültür" koşulunun tek somut ifadesi olacaktır. Cumhuriyet idealini ve onun bütünleyici ögeleri olan Türk dili ve kültürünü benimseyen herkes, din ve soy ayrımı olmaksızın kendine Türk diyebilir. Yani bir ulusa mensup olmanın koşulu, bir ulusal ülküyü ve o ülküyle özdeşleşen siyasi seçenekleri benimsemek ise, o halde o ülküyü ve uzantılarını benimsemeyi reddeden bir kimse -eğer yabancı değilse- mantıken "vatansız" veya "vatan haini" olmak zorundadır. Temel vatandaşlık hakları, siyasi bir ideale sadakat koşuluna bağlanmıştır.

Ulusal ülkü kavramına dayalı ulusal kimlik düşüncesi, yirmi yıla yakın bir kan ve felaket çağının ardından, yeryüzünün uygar uluslarının birçoğunda saygınlığını yitirmiştir. Türkiye'de ise uygar dünyanın 1945'ten beri nefret ve infialle andığı bu teori, halen "birleştirici", hatta "demokrat" ve "sol"(!) bir anlayış olarak sunulabilmektedir.

Türk sözcüğünün eski anlamıyla yeni anlamı arasındaki ayrım, TC kurucularının bu dönemdeki ifadelerinde bilinçli olarak netliğe kavuşmamış, muğlaklık sürdürülmüştür.

Türkleri "Orta Asya kökenli bir ırk" olarak tanımlayan üçüncü yaklaşıma göre Orta Asya kökenli olduğunu kanıtlanamayan bir insan Türk sayılamaz. 1932 Türk Tarih Kongrasi'nde kesin biçimine kavuşan Türk ırk teorisini şöyle özetleyebiliriz:

1.Üstün ırk, Orta Asya'dan dünyaya yayılan Türk ırkıdır.

2.Türk ırkının belirleyici bir vasfı dildir. Bir topluluğun "öz" Türk ırkından sayılabilmesi için Türk dilini korumuş olması şarttır.

3.Tarihteki tüm uygarlıklar, ya bizzat bu ırk, veya bu ırkın hakimiyeti altına girerek onun üstün özelliklerinden pay alan karışık toplumlar tarafından kurulmuştur. Sümer, Eti ve Etrüskler öz Türk'tür; Çin, Hint, Arap, Babil, Mısır, Yunan ve Roma uygarlıkları ise, hakim Türk unsurunun etkisiyle uygarlaşmış ilkel toplumların eseridir.

4.Yeryüzünün tüm uygar toplumları ırkan az ya da çok karışarak asıllarından uzaklaşmış oldukları halde, Türkiye Türkleri, dillerini ve diğer ırsi özelliklerini korumuş saf bir ırktır; dolayısıyla öbür toplumlardan üstündür.

5.Saf Türk ırkının çağımızdaki mümtaz timsali Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir.

Bu ilginç teori, bir yandan "saf ırk" iddiasıyla, Türkiye halkının tümünü Türk ırkına dahil etmeye girişmiş; öte yandan akla hayale gelebilecek her türlü etnik unsuru Türk kökenli olarak tanımlamıştır. Eğer yeryüzünün tüm ulusları Türk kökenliyse, o zaman Türk olmanın herhangi bir ayırdedici vasfı kalmaz. Yine şayet Türkiye Türkleri, mesela dil ve törelerini korumuş olmaları yüzünden ötekilerden daha Türk'se, o zaman Türkiye halkını tek ırk olarak tanımlama çabası iflas etmektedir. Yani Türkiye'de herkes Türk'tür, ama bazıları "daha" Türktür.

Ancak tarihi ve mantıki tutarsızlıklarına rağmen bu teori dayatılmış ve daha ileri gidilmiştir. 1930'ların hakim siyasi kişiliklerinden, Atatürk'ün sofrasının sürekli müdavimi, Adalet Bakanı ve Türk İnkılabı Tarihi Profesörü Mahmut Esat Bozkurt, bunun bir adım sonrasını şöyle ifade etmektedir: "Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk'tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır." Burada sözü edilenler, Türkiye'de yaşayan yabancılar olamayacağına göre, 1924 anayasasında sözü edilen "vatandaşlık itibarıyla" Türklerden (ve Türk Tarih tezinde sözü edilen Hitit, Kürt, Etrüsk Türklerinden) ayrı bir de "öz Türkler" bulunduğu sonucu çıkmaktadır.

Yeni ulusal kimliğin esası olarak sunulan Kemalist Cumhuriyet fikri, birleştirici bir ideal olarak zayıftır. Israrlı propagandaya rağmen tutmamıştır. Ulus fikrinin temeli, bir devletin vatandaşları arasında kardeşlik ve dayanışma duygusu yaratmak; ülkeyi yöneten devletin "iyi" ve "bizim" olduğu kanısını yerleştirmektir. Oysa 1923-24'te tanımlanan cumhuriyet ülküsü, yerini almaya çalıştığı "müslümanlık" fikrinin kapsayıcılığına, duygusal derinliğine ve siyasal esnekliğine sahip değildir.

Cumhuriyet ülküsü, "Sovyet sosyalist devrimi" fikrinin sürükleyiciliğine veya Amerikan cumhuriyetinin temelini oluşturan "özgürlük" fikrinin teorik zenginliğine de sahip değildir. Söz konusu yapı ve anlayış çerçevesinde, devlet yönetimine talip olanlar dışında "Türk" kavramının kimseyi cezbedebilecek, heyecanlandıracak bir özelliği yoktur. Kaldı ki, Kemalist cumhuriyetin kilit unsuru olan kişi yüceltmesi, yaygın varsayımın aksine, Anadolu ve Rumeli halkının geleneklerine aykırıdır. Ayrıca ulusal ülkünün zorunlu ögesi olarak sunulan dil meselesi, umulandan çok daha büyük bir direnişle karşılaşmıştır. Hiç kimse, Atası öyle istedi diye anadillerini değiştirme gereği duymamıştır. Özellikle Kürtler, dil değiştirme talebine büyük tepki göstermişlerdir.

1924 sonlarından 1930'a kadar ülkenin hemen her tarafını saran isyan ve direnişlerin sayısal boyutları hakkında herhangi bir fikir edinmek güçtür. Ancak direnişin odaklaştığı iki paltformdan birincisi, kendilerini öncelikle "Türk" değil, "müslüman" sayan insanların, bu kimliğin simgesi haline gelen şapka konusu üzerinde yoğunlaşırtırdıkları inatçı ve eylemli protestodur.

Devletin varlığı açısından daha tehlikeli olan ise kendini "Kürt" sayan insanların, 1925 ve 1930 yıllarında patlak veren ve on yıllar boyunca tam olarak bastırılamayan ayaklanmalarıdır. Dikkat edilirse Kürtlerin, prensip olarak bağımsız bir ulus olma talebi yoktur. Fakat İslamiyet temelinde Türklerle sürdürmeye pekala razı oldukları siyasi beraberliği, "Türklük" temelinde yeniden tanımlamayı kabul etmemişlerdir.

Türkiye'de devlet ise Kürtlerin bu tavrı karşısında, yeni ulus devlet çatısı altında etnik ilişkileri yeniden düzenlemek yerine, inkar, asimilasyon, tehcir, zorunlu iskan gibi baskıcı yollarla sorunu bastırmayı hep tercih etmiştir. Bunca yıl denenmesine ve sonuç alınamamasına karşın, bu politikalar hala ısrarla sürdürülmekte, hatta sorunun çözümüne ilişkin farklı görüşlerin açıklanmasına bile tahammül etmemektedir. Farklı görüşleri dile getirenler yargılanmakta, hapsedilmekte ve vatan hainliğiyle suçlanmaktadırlar.

Son dönemlerde daha yaygın bir biçimde, nüfusu farklı etnik kümelerden oluşan bir toplumda, bu kümelerin (siyasal ya da toplumsal anlamda) çoğunluk-azınlık ikilemine düşmeden birlikte varolmalarının, ancak çok kültürlülük modelinin koşullarının varlığı ile mümkün olacağı ileri sürülmektedir. Çok kültürlü bir toplumu tanımlayan koşulları şöylece sıralayabiliriz:

1. Farklı kimlik kümelerin her birinin farklı olan ihtiyaç ve emelleri olduğu gerçeğinin, herbir farklı kimlik kümesi ve onun üyeleri tarafından kabul görmesi,

2. Farklı kimlikler taşıyan herbir kümenin, diğer kümelerin dil ve kültürlerinin korunması, yaşatılması ve geliştirilmesi konusunda belirlenmiş açık bir arzularının olması,

3. Farklı kimlikler taşıyan herbir kümenin, diğer kümelere yönelen desteklerinin, yalnızca bu kümelerin kültürel çıkarları bağlamında değil, ama bütün toplumsal oluşumun bir üst kimliğinin belirleyici özelliklerinin oluşturulması anlamında düşünülmesi,

4. Farklı kimlik kümelerinin üyesi olan bireylerin, toplumsal, ekonomik ve siyasi alanlarda bütün kurum ve süreçlerde eşit katılımcılar olarak yer alması,

Çok kültürlülük modelinin kurulması, ancak iki temel araçla sağlanabilir:

1. Kurumsallaşan toplumsal politikalar,

2. Toplumsal ve bireysel düzeylerde psiko-sosyal davranış ve tavırlar.

İlk araç, o toplumdaki siyasi ve toplumsal kurumlar, ikincisi ise sivil toplumun, kamuoyunun konumu ile ilgilidir. Çok kültürlülüğün toplumsal politikalar çerçevesinde kurumsallaşmasının temelini oluşturabilecek oluşumlardan birisi, belki de en önemlisi olarak anayasal vatandaşlık kavramı düşünülebilir. Nitekim bunun pek çok örnekleri bilinmektedir.

Nüfusu, Kastilyanlar(% 73), Katalanlar (% 17), Galicialar (% 8) ve Basklar (% 2) olmak üzere dört temel etnik kümeden oluşan İspanya'nın 1978 Anayasası, giriş bölümündeki üniter devlet yapısı ile birlikte, etnik kümelerin yoğunlaştığı bölgelerin özerkliği konusunu vurgular. Bu çerçevede İspanya Anayasasının ikinci maddesi şöyledir: Bu anayasa, İspanyol ulusunun çözülemez tekilliğine ve İspanyolların bu ülkesinin bölünemezliği üzerine temellenir, fakat bu ülkeyi oluşturan bölgelerin ve farklı etnik kümelerin, kendini yönetme hakkını ve birbirleriyle dayanışma gerekliliğini kabul eder ve garantiye alır. Anayasa'nın 3.maddesi, İspanyolca dilinin devletin resmi dili olduğunu belirtir. Ancak İspanya'daki diğer dillerin özerk bölgelerdeki toplulukların konumları çerçevesinde resmi dil olarak kullanılacağını da dile getirir. Aynı maddenin 3.kısmı, azınlıkların bu sözü edilen konumları ile ilgili olarak, ulusal bütünlük için tehlike değil, tersine birleştirici bir unsur oldukları değerlendirmesini yapar: İspanya'daki farklı dillerin varlığı ile ortaya çıkan zenginlik, özel saygı ve korumaya layık kültürel bir mirastır.

Nüfusunun % 6'sını İsveçlilerin oluşturduğu Finlandiya'da Anayasa, Fin ve İsveç dillerini konuşan vatandaşların kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarının eşit ve tam olarak karşılanacağını garanti eder. Ayrıca okulların düzenlenmesi ile ilgili olarak belediyeler, kendi bölgelerindeki azınlık çocuklarının temel ilk eğitimlerinin (1-6 sınıflar arası) kendi dillerinden sağlanması için -bu öğrencilerin sayısı 13 ve yukarısı olduğu durumlarda- gereken düzenlemeleri yapmakla yükümlüdürler.

Aynı şekilde İsveç, Kanada, Avustralya, Hindistan, Singapur, Nikaragua ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin anayasalarında, bir yandan üniter devlet yapısı vurgulanmakta, diğer yandan sınırları içindeki farklı etnik kümelerin kültürel kimliklerini ve dillerini koruma ve geliştirme ve kendi bölgelerinde otonomi kurma hakları kabul edilmiştir. Tüm bu örnekler, farklı etnik kökenlerden gelen insanların, -bu etnik kimliklerini de koruyarak- bir toplumsal sözleşme anlayışıyla, bir üniter devletin üyeleri (vatandaşları) olabileceklerini göstermektedir. Ancak çok kültürlülük politikalarını benimseyen üniter ulus devlet, farklı etnik kökenlerden gelen vatandaşları için her etnik grubun kabul edebileceği bir üst kimlik oluşturmalıdır.

Kuşkusuz çok kültürlülük, yalnızca bir toplumsal ve siyasal felsefe değil, aynı zamanda bir uygulamadır. Çok kültürlülük politikaları, üniter devlet yapısını dolaylı ya da dolaysız olarak tehdit eden bir unsur değildir; tersine bir toplumsal zenginliğin yeniden üretilmesine yardımcı olan unsurdur. Farklı etnik kümelerden oluşan toplumlarda asıl tehdit, asimilasyon, inkar,ayrımcılık ve etnik yokediş seçeneklerini gündeme getirmektir.

Kaldı ki farklı etnik gruplar, Allah'ın kevni ayetlerindendir ve hiçbir otorite tarafından yokedilmesi mümkün değildir. Batılıların "doğa yasası" diye tanımladıkları Sünnetullah, kainatın varoluşundan beri hükmünü yeryüzü krallarının olanca zulmüne rağmen, doğada sürdürmektedir. Nitekim ekoloji (çevrebilim) de, yaşamın sürmesinin ön koşullarından birisinin, türlerin çeşitliliği olduğunu söyler. Tekkültürler dayanıksızdır ve kolayca yok edilebilirler. Çevrebilimde çoğulculuk aynı biçimde çalışır. Bir ulus devlet içinde bir dilin konuşulur olması, zorunlu olarak eşitlik ve uyum getirmez.

Türkiye artık, bunca yıllık tecrübesinden sonra da hala doğruyu görmemekte ısrar ediyorsa, ya sünnetullaha ya da kendini kuşatan batılı insan hakları anlayışının örgütleyerek tüm dünyaya dikte ettiği ve kendisinin de birçoğunu imzalayarak taraf devlet yükümlülüğü altına girdiği ulusalüstü hukuk belgelerine boyun eğmek ve doğruyu görmek zorundadır.

Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 1997-09-26
Okunma Sayısı : 1905
Şube ve Temsilcilerimiz
mazlumder-genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: istanbul[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2376929

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari