AB SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR - Yılmaz ENSAROĞLU

AB SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR

Yılmaz ENSAROĞLU

"AB Süreci ve Müslümanlar" konulu böyle bir forum düzenleyen Özgür-Der'in yöneticilerini, çalışanlarını ve bu foruma katkı sağlayanları yürekten kutluyor, forumun hayırlara vesile olması dileklerimle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

AB Sürecinin böyle bir forumla tartışmaya açılmasını önemsiyorum; çünkü uzun yıllardır neredeyse tüm dünyada baskı ve terör altında yaşayan Müslümanlar, kendileriyle ilgili yapılan büyük pazarlıkların bile öznesi olmayı bir türlü başaramamaktadırlar. Avrupa Birliği süreci de, gerek AB sınırları içinde yaşayan, gerekse AB'nin eşiğinde bekletilen ülkelerde yaşayan Müslümanların doğrudan ve aktif müdahalede bulunamadıkları ve tutum geliştiremedikleri bir süreçtir. Dahası kimi Müslümanların zihninde AB, özellikle Türkiye'de 28 Şubat'la birlikte daha da yoğunlaşan baskılardan kurtulma umudu ile yanaşılması düşünülen bir limana dönüşmüş bulunmaktadır.

Avrupa Birliği gerçekten baskılardan kurtulmayı sağlayabilir mi? AB insan hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasına aracılık edebilir mi? Kopenhag Kriterleri, AB vatandaşlarının insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmelerinin gerçekten teminatı mıdır? Bunun için AB'nin ne gibi araçları/kurumları vardır? Kopenhag Kriterleri, temel sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlarla ilgili olarak neler öngörmektedir? Bu ve benzeri soruların doğru cevapları, bir tutum geliştirmek bakımından büyük önem taşımaktadır. Ancak bu konularla ilgili yapılmış ve bir politika belirlememizi sağlayacak çalışmalardan ne yazık ki yoksunuz.

Bu çalışmada, insan hakları alanında Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Parlamenter Asamblesi ve özellikle AB'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu ile birkaç yıllık doğrudan ilişki ve iletişimin, dolayısıyla birçok gözlemin ışığında, daha çok Kopenhag Siyasi Kriterlerinin kapsamına giren sorunlar tartışılacaktır.

Değerli Misafirler,

Türkiye'nin Avrupa Birliğine girişi, toplumun çeşitli kesimlerince tartışılmaktadır. Bu yöndeki çabaların, toplumun büyük bir bölümünün desteğini kazanmış olduğu görülmektedir. Bugün geldiğimiz aşamada Avrupa ile bütünleşme ideali, Türkiye'nin iç politikasındaki temel sorunlar ekseninde yeni müttefikler ve yeni muhalifler edinmiş bulunmaktadır. Bu anlamda Türkiye kamuoyunun, geleneksel siyasi yelpazenin belirlediği ayrımları aşan farklı bir eksende yeniden bölünmüş olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye'nin insan hakları sorunu, bu yeni farklılaşma eksenini ortaya çıkaran en önemli konuyu oluşturmaktadır. Ülkedeki iki temel sorunun mağdurlarının, yani etnik ve dini muhalefetin, mevcut olumsuz siyasi koşulların etkisiyle bu konuda özel bir duyarlılık geliştirdikleri gözlenmektedir.

Özellikle yıllar boyunca Avrupa Birliğini siyasi ve dini bakımdan kuşkuyla karşılayan, hatta açık bir dille reddeden İslami çevrelerin birçoğunun, onların duyarlılıklarını bir ölçüde yansıtan siyasi partilerin ise tamamen, Avrupa Birliğinden yana açık bir tutum almaları da ilgi çekici bir temel siyasa değişikliğini ifade etmektedir.

Türkiye'deki çeşitli toplum kesimlerinin Avrupa'ya bağladığı umutların, onu taşıyanlar açısından gerçekçi olup olmadığını zaman gösterecektir. Ancak, insan hakları ihlallerine maruz kaldıklarından yakınan belli başlı kesimlerin bu umutlarının karşılanıp karşılanmayacağını veya ne ölçüde karşılanacağını, Avrupa'nın bugüne kadarki politikasına bakarak kestirmek güç değildir. Özellikle Türkiye'nin, büyük kitlelerin mağduriyetine yol açan iki temel insan hakları sorunundan din özgürlüğü alanında Avrupa Birliği'nin genel tutumu, Birliğin bu soruna ilişkin yaklaşımı 1998, 1999, 2000 ve 2001 Gelişme Raporlarında yeterince görülmektedir. Özellikle Türkiye'deki laiklik ya da din sorununu anlama konusunda Avrupa'nın isteksiz ve bu alanda yaşanan sorunlar karşısında nasıl suskun kaldığı ve bu perspektif hatasının muhtemel sonuçları üzerinde durmak gerekmektedir.

Burada sözü edilen "Avrupa"nın kolektif bir Avrupa imajına dayanmadığını, tek ve homojen bir Avrupa'nın bulunmadığının bilindiğini, buradaki Avrupa'nın devletleri ve özellikle de AB'ne üye devletleri kapsadığını, NGO'ların önemli bir bölümünün ve özellikle insan hakları kuruluşlarının bu değerlendirmelerin dışında tutulduğunu belirtmekte yarar vardır.

1993 yılında belirlenen ve Türkiye'nin siyasi alanda gerçekleştirmesi gereken temel değişikliklere ilişkin bir çerçeve çizen Kopenhag Kriterleri, "üyelik için aday ülke[nin] demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların sayılmasını ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olma[sını]" öngörmektedir. Bu bağlamda Türkiye'nin cari insan hakları rejimini eleştirenlerin, Türkiye'nin iç dinamiklerine bırakıldığında demokrasinin ve insan haklarının mümkün olmadığına inananların ve özellikle de cari siyasi rejimin baskısından en fazla rahatsız olan toplum kesimlerinin ve kitlelerin Avrupa Birliğine bir kurtarıcı rolü biçmesini ve bütünleşmenin onlar açısından bir ideale dönüşmesini anlamak güç değildir. Bu kesimler, önceleri devlete ait olarak görülen bu ideali, geldiğimiz aşamada ondan fazla talep eder gibidirler. Daha ilginç olan ise, devlet otoritesini simgeleyen güçler veya yönetici elitler arasında bu ideali paylaşmayanların bulunduğunun, hatta bunların hiç de azımsanmayacak sayı ve güçte olduklarının artık iyice belirginleşmiş olmasıdır. Türkiye'de bürokrasinin -özellikle onun denetlenemeyen bölümünün- ve devletle organik ilişki içinde bulunan iş çevrelerinin, Türkiye'nin Birliğe adaylığının -deyim yerindeyse- ciddileşmesinden, sessiz ama belirgin bir rahatsızlık duydukları görülmektedir. Bunun anlamı, bu tartışma üzerinden, yönetenlerin iki ana gruba bölünmüş olduklarıdır. Ancak bölünenler sadece onlar değildir. Bu tartışma sağ, sol ve İslami kesimi de kendi içlerinde bir anlamda ikiye bölmüştür. "Avrupa ile bütünleşme ideali"nin artık her kesimden muhalifleri ve yine her kesimden destekçileri bulunmaktadır.

Birliğin gelişme raporları, insan hakları konusunda bazı önemli tespit ve yorumlar içermekle birlikte, Türkiye'nin insan hakları tablosunu oluşturan bazı temel sorunları ihtiva etmemesi bakımından ciddi eksiklikler taşımaktadır. Bu raporlar, Türkiye'nin din özgürlüğü sorununda dramatik bir suskunluk arzetmektedirler. Türkiye Gelişme Raporları, sorunu ve ihlalleri, ihlallerin kaynağını teşhis etmekten uzaktır. Bu raporlar, Müslüman olmayan azınlıklarla ilgili bazı doğru tespitler içermektedir ancak, bu tespitler de eksiktir. Çünkü ne dinsel azınlıkların sorunları, bu tespitlere indirgenebilecek durumdadır, ne de din özgürlüğü alanında sadece Müslüman olmayan azınlıklar ihlallere uğramaktadır. Müslümanlarla ilgili olarak ise sadece Alevilerin yaşadığı sorunlara ve bazı taleplerine son iki yıllık raporlarda yer verilmiştir.

Raporlarda, her şeyden önce Türkiye'de 28 Şubat muhtırası ile başlayan ve askeri güçlerin sivil hükümeti yıkıp yerine başkasını kurmalarıyla devam eden sürecin siyasete etkisi ve insan hakları bakımından doğurduğu sonuçlar ele alınmamaktadır. Bu sonuçlar arasında en önemlisi, Türkiye'de 28 Şubat 1997 tarihinden itibaren din özgürlüğü alanında ciddi, yoğun ve ağır ihlaller üreten bir sürecin başlamış olmasıdır. Sadece "siyasal İslam"la değil, Kemalist ideolojinin "irtica" olarak adlandırdığı bir sosyolojik durumla, bir yaşam biçimiyle mücadele gerekçesiyle gerçekleştirilen bu askeri müdahale, bu raporlarda ancak asker-sivil ilişkileri konusunda ortaya çıkan anti-demokratik sonuçları bakımından ele alınmış olup, bu müdahalenin kendilerine karşı yapılmış olduğu kesimlerin hakları konusunda ise hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır.

Din ekseninde bir siyasal uzlaşmazlığın yaşandığı ve dini talepleri olan bir partiye karşı muhtıra verilerek seçimle gelmiş bir sivil hükümetin yıkılıp yerine başkasının kurulduğu, MGK tarafından "irtica" denilen bir sorunun "PKK'dan daha öncelikli iç tehdit" ilan edildiği ve son dört yıldır bu konuda asker bürokratlar tarafından, büyük medyanın "topyekun savaş" manşetlerinde ifadesini bulan bir mücadele programının yürütüldüğü bir ülkede, din özgürlüğü konusunda raporda yer almaya değer herhangi bir ihlalin yaşanmamış olması mümkün müdür?

Değerli Konuklar,

Avrupa Komisyonunun, Türkiye'deki uygulamalar konusunda Kürt sorunundan farklı olarak din sorunu konusunda resmi tezleri kabul etmeye daha yatkın olmasının ilk nedeni, Avrupa Topluluğunu oluşturan devletler açısından "fundamentalizmle mücadele"nin, demokrasiden ve insan haklarından daha önemli görülmesi olabilir. Bugüne kadar izlenen çizgi, AB açısından Müslümanların sivil ve siyasal haklarına yönelik ihlallerin görmezden gelinebileceğinin kabul edildiğini akla getirmektedir. Bu anlamda sorun, bilgi sahibi olmamanın ötesinde, insani ve ahlaki değerler adına kaygı verici olan daha vahim bir sorun gibi görünmektedir.

Türkiye'de insan hakları ihlallerini doğrudan yaşayanlar açısından bakıldığında sorun şudur: Avrupalılar, genellikle İslam'a karşı tarihsel ve/veya dinsel kökleri olan bir önyargıya sahiptirler ve bu önyargı ihlalleri görmemeye veya mantığa büründürmeye neden olmaktadır. Avrupa insan hakları konusunda ne söylerse söylesin, sonuçta Avrupa'nın göbeğinde ve herkesin gözleri önünde Bosna'da ikiyüz elli bin Müslüman katledilmiştir. Kosova'da da aynı senaryonun oynanması uzun bir süre "üzüntüyle" izlenmiş ve binlerce insan ölürken onlar "sorunu görüşmeler yoluyla çözmeye" çalışmışlardır(!). Bu bahsi uzatmak mümkündür ve solun ekonomik, sağın ulusal çıkar ve dindarların dini gerekçelerle açıklamaya çalıştıkları olgu, Avrupa'nın insan hakları konusunda samimiyetsiz ve çifte standartlı olduğudur.

Avrupa'dan bakınca Müslüman ülkelerdeki din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili sorunların bir türlü görülememesi, ekonomik ve siyasi çıkarlar sorununun ötesinde kültürel nedenlerden de kaynaklanıyor olabilir. Avrupalı politikacı veya devlet adamı, etnosentrik bir bakış açısının taşıyıcısı olabilmektedir. Konumuz açısından bunun anlamı, bu kişinin Müslüman toplumlardaki sorunları bütünüyle önyargısız biçimde anlamaya çalışsa bile, kültürel kodlarının, onu sıklıkla yanıltabilmekte oluşudur. Batılı değerler adına hareket ettiğini ileri süren, kravat takan ve tıraşlı bir diktatörün, ona sakallı olanından daha az itici gelmesi veya daha kötümser bir izlenimle sempatik bile görünmesi; demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin "despotik Doğu toplumları" için lüks görülüp, demokratik olduğunu iddia eden ama açıkça belirli bir sosyal kesimin ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarına dayanan rejimlerin desteklenmesi söz konusudur.

Bu raporlarda somutlaştığı üzere, nedenleri ne olursa olsun, sonuç olarak din özgürlüğü alanında yaşanan, özellikle 28 Şubat sonrası yoğunlaşan baskıların Avrupa Devletleri tarafından büyük ölçüde görmezden geliniyor olduğu söylenebilir. Bazı Müslüman ülkelerde ve bu arada Türkiye'de laikliği koruma adına yapılan ve aslında belirli bir kesimin ayrıcalıklı ekonomik ve sosyal pozisyonunu sürdürmesi için bahane teşkil eden bu baskı ve ihlaller, "Batılı değerler" adına yapıldığı ileri sürüldüğü için bazı Batılı bireylere çok itici gelmemektedir.

Müslümanların yaşadığı bir ülke düşünün ki, orada devlet, Müslüman bir aileye çocuğuna 12-13 yaşına kadar din dersi vermeyi yasaklamış olsun, onun dini eğitim alması engellenmiş olsun, onun nasıl giyineceği, nasıl düşüneceği, nasıl inanacağı devlet tarafından belirlenmek istensin, tarikata girmesi veya dini ayin yapması yasaklanmış olsun, kurban bayramında kestiği kurbanın derisini bile devletin seçtiği bir kuruma bağışlamak zorunda olsun, gittiği camide her Cuma dinlediği hutbe, bir devlet kurumu (DİB) tarafından belirlenmiş olsun, mahallesinde dinlediği vaaz bile tek bir merkezden yayınlanıyor olsun, başörtüsünden dolayı okulunu, işini ve kariyerini kaybetsin. Devlet başörtülü kadınlardan kamusal işlerin finansmanı için vergi alsın, ama ona kamusal alanda hizmet vermeyi reddetsin; örneğin üniversiteye almasın. Karısı başörtülü olmak veya sadece namaz kılmak, bazı kurumlarda çalışan bürokratlar için işten atılma gerekçesi olsun. Böyle bir ülkede din nedeniyle muhalif olmak için fundamentalist olmaya gerek yoktur. Dindar, dine karşı kayıtsız veya dini inancı olmayan, ama içinde az da olsa bir adalet duygusu bulunan bir insanın bütün bunları onaylaması mümkün değildir.

Sonuç olarak; Avrupa'dan beklenen, kendi deklare ettiği ilkelere uymasıdır. Bu bağlamda Kopenhag Siyasi Kriterlerinin ve adaylık sürecinin, Türkiye'de insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına büyük ölçüde olumlu katkılar sağlayacağı rahatlıkla söylenebilir. Ancak din özgürlüğü alanı için aynı şeyleri söyleyebilmek hala oldukça zor görünmektedir. Buna karşılık Müslümanlardan beklenmesi gerekenler ise, öncelikle kendileri olmaları ve zalim olmak kadar mazlum olmayı da reddetmeleridir. Mazlumiyet konumuna sığınmaktan ve edilgen olmaktan sıyrılarak etken hale gelmeleridir. Milyonlarca Müslümanın zaten AB vatandaşı olduğunu ve Türkiye'nin de aday ülke konumunu göz önünde tutarak ve iki tarafın politikaları yakından izlenerek yapılması gerekenler düşünülmelidir. Unutmayalım ki seksen yıldır iktidarı ellerinde tutanlar ve Batı'nın bir parçası olmaya çabalayanlar, şimdi yıllardır keyiflerince kullandıkları iktidarı 'ortak'larıyla paylaşmak istememektedirler. Dolayısıyla Türkiye'nin AB'ye giriş süreci, diğer adaylara nazaran daha büyük gerilimleri ve hesaplaşmaları içinde barındırmaktadır. Bu aşamada, üzerlerinde pazarlıklar yapılan nesneler ya da yığınlar görüntüsü verilmesi ve halkın bu sürece müdahale edememesi; korkular, vehimler ve çıkarlar sarmalıyla kuşatılmış bir biçimde savrulması son derece acıdır. Doğru bilgi ve sağlıklı tespitler ışığında sorunlar tartışılmalı ve ilkeli yaklaşımlar geliştirilmelidir.

Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

İstanbul, 22 Eylül 2002

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 2002-07-22
Okunma Sayısı : 2638
Şube ve Temsilcilerimiz
mazlumder-genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: istanbul[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2376934

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari