HAFTALIK İNSAN HAKLARI DEĞERLENDİRMESİ - 10.04.2017

İNSAN HAKLARI VE MAZLUMLAR İÇİN DAYANIŞMA DERNEĞİ

(MAZLUMDER)

HAFTALIK İNSAN HAKLARI DEĞERLENDİRMESİ

(10.04.2017)

MAZLUMDER Genel Başkanı Ramazan Beyhan, İDLİP’te Yaşanan Kimyasal Katliam; Avrupa’da Kaybolan Mülteci Çocuklar; Gazze Ablukası ve Kudüs’te Yaşanan İhlaller; Mısır’da Yaşanan Kilise Saldırıları ve OHAL ilanı; Mültecilere Yönelik Hukuksuz İade Girişimleri ve Bu konudaki KHK Uygulaması; İzmir’de Mültecilere Dönük Yaşanan Linç Girişimi; İLKAV’a ve Diğer Yerel Cemaatlere Yönelik Baskılar; Karakol ve Nezarethanelerdeki Olumsuz Koşullar ve Cezaevlerinde Yaşanan Yayın Yasakları vakalarına ilişkin değerlendirmelerde bulunmuştur.

 

İDLİPTE (SURİYE) YAŞANAN HAVA SALDIRISI VE KİMYASAL/KONVANSİYONEL SİLAHLARLA KATLEDİLEN MASUMLAR – KİMYASAL SİLAH TARTIŞMALARI ÜZERİNDEN ÖRTÜLEN KATLİAMLAR

Suriye rejimi tarafından Suriye’nin İDLİP şehrine gerçekleştirilen, hava saldırıları sonucu haber ajanslarına yansıyan nefes almakta zorlanan çocuk görüntüleri yüreğimize bir ateş gibi düştü…

Saldırı sonrası çeşitli haber kanallarından ulaşan görüntüler yaşanan katliamın boyutunu gösteriyor. Tetikçisinin bazen ABD, bazen RUSYA bazen de rejim olduğu hemen her saldırı sonrası açıklanan, artık istatistik verisi haline gelen çocuk, kadın, yaşlı, genç ölü/yaralı sayısı her gün daha da kaybolan insanlığımızın ve yok olan izzetimizin nişanesi gibi…

Ölenler birer sayıdan ibaret değil… Ölenler Hatice, Fatma, Ayşe, Muhammed, Ahmet, İbrahim, İsmail, Ömer, Ali… Kardeşimiz, kızımız, oğlumuz, yeğenimiz…

Söz söylemenin bir anlamı kalmadığı bu noktada, katillerin, işbirlikçilerin, sessizce seyredenlerin, gücünü/imkânlarını bu katliamları engellemek için kullanmayanların, er ya da geç bu kanda boğulacaktır.

Tekrar tekrar hatırlanmalıdır ki coğrafyamızın sorunları emperyalist emellerinden vazgeçme ihtimali bulunmayan ABD, AB, NATO ve Rusya eliyle çözülemez.

Modern İnsan Hakları düşüncesi ve pratiğinin bir hastalığı olarak gördüğümüz saldırı sonrası yaşanan “kimyasal silah mıydı, değil miydi…” tartışmalarını ise yaşanan katliamı örtmek için kullanılan manipülatif argümanlar olarak gördüğümüzü vurgularız. Ölen masumlar açısından nükleer mi - kimyasal mı - yakarak katleden varil bombaları mı - yıkarak nefessiz bırakıp öldüren diğer kitle imha silahları mı fark etmemekte neticede çocuklar babasız-annesiz, aileler yuvasız, aileler çocuksuz, nesiller yurtsuz kalmaktadır.

İstanbul Şubemiz tarafından yapılan suç duyurusu bağlamında sorumluların Türkiye yargı mercilerince de yargılanabileceği gerçeğinden hareketle gerekli mekanizmaların harekete geçirilmesi gerektiğini vurgular, coğrafyamızın rutini haline getirilen katliamların sona ermesi için geliştirilecek hakkaniyet ve adalet temelli, insan yaşamını mukaddes sayan her türlü çabayı desteklediğimizi ifade ederiz.

 

KAYBOLAN/KAYBEDİLEN MÜLTECİ ÇOCUKLAR VE AVRUPA

AB polis teşkilatı Europol’un yaptığı araştırmalara göre, 2015 yılında Avrupa’ya ulaşan 1 milyon mültecinin yüzde 27’sini çocuklar oluşturuyor. Ayrıca, bahse konu araştırmada Avrupa’ya gelen 10 binin üzerinde çocuğun ise kayıp olduğu belirtiliyor. Yaşları 13 ila 16 arasında değişen çocukların durumları ve nerede oldukları ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmadığı ifade edilen araştırmada, bu çocuklardan yaklaşık 5 bininin İtalya topraklarına girdikten sonra, 3 bin 500’ünün ise Almanya topraklarında kaybolduğu tahmin ediliyor.

Dünyaya İnsan Hakları nutukları atan AB’nin mafya, fuhuş, organ kaçakçılığı gibi sektörlerin etkisinin yadsınamayacağı bu tür kaybolmalar karşısında istatistiki veri açıklamaktan daha öte adımlar atması gerektiği açıktır.

Kaybolan çocukların özellikle, öksüz, yetim ya da ailesinden ayrılmış çoğunlukla Suriyeli ve Iraklı savaş mağduru çocuklar olduğu gerçeği karşısında kanımız donmuş, sözümüz tükenmiştir.

Bize düşen güzel ama yetersiz bir takım amellerimizin büyüsüne kapılmadan yerlerinden edilmiş mazlum kardeşlerimiz için topraklarımızı neden selam yurdu yapamadığımız sorusuyla yüzleşmek ve izzetimizi tekrar kazanmanın maddi-manevi yollarını aramaktır.

 

GAZZE ABLUKASI VE İŞGALCİNİN ŞIMARIKLIĞI, EZAN YASAKLARI, BASİT İDDİALARLA ÖLDÜRÜLEN İNSANLAR

Gazze’ye yönelik işgalci İsrail ambargosu sürekli derinleşmekte, yabancı insan hakları gözlemcilerinin Gazze şeridine girmesine ve raporlama yapmasına müsaade edilmemekte, bölgede çalışan insani yardım kurumları ve çalışanları uyduruk iddialarla terörize edilerek bu çalışmaların önü tıkanmakta, yaşanan abluka nedeniyle Filistinliler Gazze şeridine girip çıkma imkanlarından yoksun bırakılmaktadır.

Başından beri karşı çıktığımız dağın fare doğurduğu Mavi Marmara Anlaşmasındaki taahhütlerini bile yerine getirmeyen işgalci İsrail’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi bir kurumu olan TİKA’nın Mohammed Mortaja isimli çalışanını bile uzun süredir gözaltında tutuyor olması karşısında şımarıklığın boyutu ortadadır.

Yine özellikle Kudüs’te bulunan Müslümanlara ait mabetlere tecavüz girişimlerinde bulunan işgalci güç yerleşimci adı ile ifade edilen çeteleri ile her yıl biraz daha dozaj artırmaktadır. Bu girişimlerin bir parçası olarak getirilen ezan yasaklaması Müslümanlarca çeşitli yöntemlerle delinmiş ve işlevsiz kılınmaya çalışılmışsa da işgalcinin nihai hedef olarak bölgede yaşayan Müslümanları bölgeden çıkarma ya da görünmez kılma çabası içerisinde olduğu açıktır.

Bu hukuksuz tecavüzleri kınadığımızı belirtir, Kudüs’te İslam izlerinin silinmesinin önüne geçmek adına her Müslümanın üzerine düşeni yapmasının zorunluluğuna işaret ederiz. Bölge devletlerinin bu konudaki hassasiyetlerini en üst seviyede göstermeleri gerekmektedir.

İşgalci İsrailin bu çerçevede uzun süredir yürüttüğü hukuksuzluklardan birisi de polisi bıçaklama girişimi ya da saldırı girişimi iddiasıyla çoğunlukla kadınlara yönelik gerçekleştirdiği silahlı öldürme vakalarıdır. En son 49 yaşındaki Siham Rateb Nimir isimli kadın bir polis memurunu bıçaklamaya çalıştığı iddiasıyla öldürülmüştür. 49 yaşındaki bir kadının bir polis memurunu bıçakla öldürmeye çalıştığı iddiasıyla öldürülmesi açık bir çarpıtma olup basına yansıyan benzer vakalarda İsrail asker ve polisinin bu konuda alabildiğine pervasız olduğu bilinmektedir. Bütün bu cinayetleri kınadığımızı vurgularız.

 

MISIR’DA YAŞANAN KİLİSE SALDIRILARI VE OHAL

Mısır'ın Tanta ve İskenderiye şehirlerindeki 2 kilisede meydana gelen bombalı saldırılarda, 43 kişi öldü, 119 kişi yaralandığını öğrendik. Saldırıları IŞİD’in üstlendiği ifade edildi.

Öncelikle mabetlere burada ibadet için bulunan insanlara karşı yapılan bu saldırıları, kim tarafından yapılmış olursa olsun, kınadığımızı ifade ederiz.

Saldırılar sonrasında Mısır’da kanlı bir darbe ile iktidara gelen Sisi’nin 3 ay süreyle olağanüstü hal ilan ettiği basına yansıdı. Terörle mücadele çerçevesinde tüm yetkilere sahip Terörle Mücadele Yüksek Kurulu oluşturulacağını aktaran darbeci generalin kilise saldırısı üzerinden yoğun bir devlet terörü estirerek özellikle IŞİD’le alakası olmadığını bizden çok daha iyi bildikleri İhvan’a ve İhvan benzeri cemaatlere yakın kişi ve kurumlara dönük imha hareketine girişeceğinden endişe etmekteyiz. Nitekim bu çerçevede çok sayıda gözaltı işlemi yapıldığı basına yansımıştır.

 

MÜLTECİ SORUNLARI – İADE GİRİŞİMLERİ – AMACI DIŞINDA KULLANILAN KHK’LAR

OHAL ilanı sonrası gündeme gelen OHAL KHK’ları ile OHAL ilan gerekçesi ile alakası olmayan hemen her alanla ilgili başlıklar da KHK metinlerinde kendisine yer bulmuştur.

Bu kapsamda en kritik düzenlemelerden birisi de iltica talebi bulunan ya da Türkiye’den gitmek istemeyen, burayı sığınak olarak gören veya gönderilmek istendiği ülkede öldürüleceği ya da işkence göreceği korkusunu yaşayan mültecilerin geri gönderme kararına karşı açtıkları İdari Davaların sonucunu bekleme zorunluluğunu ortadan kaldıran KHK hükmüdür.

Bahse konu KHK hükmü ile Türkiye’den gitmek istemeyen ve bu isteğin ciddiyetini kendi derisini yüzerek ortaya koyan, mülteciler dava bile açmış olsalar bir oldu bitti ile çoğunlukla mezarı olacak ülkelere gönderilmeye çalışılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki Allah zamanı, refahı, gücü insanlar arasında evirip çevirmektedir…

 

İZMİR’DE YAŞADIĞIMIZ UTANÇ VE COĞRAFYAMIZI TERK EDEN HER MÜLTECİ İLE BİRLİKTE  BİRAZ DAHA KAYBOLAN İNSANLIĞIMIZ

İzmir'in Torbalı ilçesinde, 5 Nisan’da, çocukların bisiklete binme tartışmasının ardından çıkan kavga nedeniyle kötü niyetli kişi ya da kurumlarca estirilen linç havası içerisinde çadırları da yakılan iki yüz civarında Suriyeli mevsimlik işçi, kaldıkları mahalleyi eşyalarını bile alamadan terk etmek zorunda kalmıştır.

Her ne kadar ilçe geneline teşmil edilmemesi gereken bir vaka da olsa bu vakadan ders çıkartılarak kötü niyetli kişilerce her zaman provoke edilmesi muhtemel bu tür olayların daha başlamadan önüne geçilmesi anlamında ciddi bir bilinçlendirme çalışması yapılması gerektiği açıktır.

Yine mültecilere dönük nefret ve ayrımcılık içeren her tür eylem, söz ve yayının da önüne geçilmesi, özellikle mültecilerin vatandaşlardan çok daha iyi bir takım imkanlara sahip oldukları yalanları üzerinden çeşitli iç sorunların ajite edilerek mültecilerin nefret odağı haline getirilmesi çabalarının önüne geçilmesi hayati öneme sahiptir.

 

İLKAV’A YÖNELİK BASKILAR VE ÇEŞİTLİ ÖRGÜT İSİMLERİ BAHANE EDİLEREK MAĞDUR EDİLEN YEREL CEMAATLER/TOPLULUKLAR

Daha önceki açıklamalarımıza da yansıyan İLKAV’a dönük baskılar, vakıf yöneticilerine yönelik yaşanan gözaltılar serbest bırakma ile sonuçlanmasına rağmen vakfın internet sitesinin erişiminin engellenmesi ile devam etmiştir.

Bunun dışında da Türkiye’nin değişik şehirlerinde yaygın İslam yorumunun dışındaki yorumlara sahip çeşitli kişilere ve topluluklara dönük ciddi mağduriyetler yaşatıldığını öğrenmiş bulunmaktayız. Davet ve tebliğ çalışmaları yapan çeşitli kişi ve kurumlar çeşitli gerekçelerle ve İŞİD gibi meşhur bazı örgüt isimleri ile birlikte zikredilerek yargı önüne çıkartılmakta ve tutuklama dahil çeşitli mağduriyetlere muhatap olmaktadırlar. 3-5 yıl öncesine kadar sürekli el-Kaide örgütü ile anılarak mağdur edilen kişi ve kurumların bugün IŞİD adıyla anılarak mağdur edilmeleri yargıda değişen bir şey olmadığını göstermektedir.

Yine özellikle Doğru Türkistanlı, Özbek, ya da Asya ülkeleri kökenli mülteciler de özellikle Reina saldırısı sonrasında potansiyel terörist muamelesine tabi tutulmuş, bazen hiç gerek yokken evlerinden alınarak günlerce gözaltında kalmış, bazen ortada esaslı delil olmamasına rağmen tedbiren tutuklanmışlardır. Bu insanların trajedilerini ve ürkekliğini anlatmak için, “bizi geri göndermesinler de cezaevine atsalar da olur” şeklindeki sözleri yeterli olur kanaatindeyiz.

Belirtmek gerekir ki yargı ve özellikle ceza yargılaması bir oyuncak olmayıp bağımsızlığı, tarafsızlığı ilke edinmiş, adalet temelli ve herkesin kendisini güvende hissedeceği bir fiziksel ve düşünsel yapıya evirilmesi gerektiği son 15 yılda yaşadıklarımızla sabittir.

 

KARAKOLLARDAKİ OLUMSUZ KOŞULLAR

15 Temmuz Darbe girişimi sonrası yaşanan gözaltı ve tutuklama yoğunluğunun üzerinden hayli zaman geçmiş olmasına rağmen özellikle mahalle ve ilçe karakollarında bulunan nezarethanelerde ciddi sorunlar yaşandığını gözlemliyoruz.

2-3 metrekarelik alanlarda 10-15 kişinin tutulduğu, hijyenik olarak ciddi sıkıntıları barındıran, bina alanı ve memur sayısının mevcut gözaltı sayılarına hizmet vermeyi imkansız kıldığı  bu tür nezarethanelerin ilgili ulusal ve uluslararası standartları taşımadığı açıktır.

Hükümetten bu konuda derhal gerekli adımları atmasını talep ediyoruz.

 

OHAL’in VURDUĞU CEZAEVLERİ - CEZAEVLERİNDE YAŞANAN KİTAP VE YAYIN YASAKLARI                          

Cezaevlerinde Eylül 2016’dan itibaren yürürlüğe konulan yasaklamaların en önemlilerinden birisi kitap yasak ve sınırlamalarıdır. Bu tarihlerde Bolu F Tipi Cezaevini ziyaret eden Cezaevi Komisyonu üyelerimiz, yeni yönetimin hukuka ve vicdana aykırı olarak kitap kısıtlaması başlattığını, söz konusu uygulama kapsamında bir mahpusun en fazla beş kitap bulundurabileceğini, eldeki fazla kitapların ise ceza infaz kurumundan çıkarılması gerektiğini, aksi halde fazla kitapların cezaevi idaresi tarafından çöpe atılacağını öğrenmişlerdi.

( http://istanbul.mazlumder.org/tr/main/faaliyetler/cezaevi-ziyaretleri/24/mazlumderden-bolu-f-tipi-cezaevine-ziyaret/12854 )

Geçen sürede bu yasak farklı cezaevlerinde de uygulamaya sokulmuş, ek olarak mahpuslara dışarıdan kitap, dergi ya da diğer yayınların gönderilmesi de yasaklanmış bulunmaktadır.

Belirtmek gerekir ki mahpuslar için en önemli hayata tutunma araçlarından birisi olan kitapların yasaklanması/sınırlanması apaçık bir zulümdür. Cezaevlerini birer kitap cenneti haline getirmesi gereken devletin bunun tam aksi bir tutum takınarak sınırlayıcı çabalara girişmesi akıl almaz bir durum olduğu kadar utanç vericidir.

 

Ramazan Beyhan

MAZLUMDER Genel Başkanı 

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Basın AçıklamalarıTarih 2017-04-12
Okunma Sayısı : 1007
Şube ve Temsilcilerimiz
mazlumder-genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: info[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2043129

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari